
Bakış Açılarımız
İşte, seninle aynı cümlede bile duramadığımız o kadar çok şey var ki… Yine de kelimeleri aynı anda aynı masaya koyup konuşabiliyoruz ya, belki de asıl mucize bu zaten.Senin gözünden dünya, biraz daha keskin kenarlı, biraz daha net sınırlarla çevrili görünüyor. Benim gözümde ise her şey biraz daha bulanık, biraz daha iç içe geçmiş, biraz daha “belki de” ile dolu. Sen “bu böyledir” dediğinde içimden hemen bir “acaba öbür türlüsü de olabilir mi?” fısıldanıyor. Sen kararlı bir adım atarken ben durup etrafa bakıyorum, sanki bir şeyleri kaçıracakmışım gibi. Sen “kesinlikle yanlış” diyorsun, ben “yanlış olması da bir hakikat olabilir mi?” diye dolanıyorum aynı cümlenin etrafında. Bu farklılık bazen yoruyor, değil mi?
Birbirimize aynı resmi gösteriyoruz, ama sen kırmızı bir elma görüyorsun, ben o
elmanın gölgesinde yatan pembemsi bir hüznü fark ediyorum. Sen “meyve işte,
yenir” diyorsun, ben “bu elma birinin elinden düşmüş olabilir, belki de son
lokmasını yiyemeden” diye iç çekiyorum. Sen gülüyorsun bu haline, “yine mi
abartıyorsun?” diyorsun. Haklısın da. Ama benim için o abartı değil; benim
dünyam böyle nefes alıyor.Bazen düşünüyorum: Keşke senin gibi net olabilsem.
Keşke bir şeye “evet” ya da “hayır” diyebilsem de içimde bin tane küçük soru
işareti kalmamış olsa. Keşke senin gibi hızlı kızabilsem, hızlı affedebilsem,
hızlı geçebilsem bazı şeylerin üstünden. Ama olmuyor. Benim içimde her duygu
uzun uzun demleniyor. Öfke bile saatlerce, günlerce çay gibi demlenip soğuyor,
sonra ancak tadına bakabiliyorum. Sen ise öfkeni bir anda içip bitiriyorsun,
bardağı masaya koyup “tamam, geçti” diyorsun. Ben o bardak masada dururken hâlâ
kokusunu alıyorum. Farklı bakış açılarımız var diye birbirimizi yanlış anlamaya
başladığımız anlar oluyor. O anlarda en çok canımı yakan şey şu oluyor aslında:
Senin gözünde ben fazla duygusal, fazla karışık, fazla “yok artık”ım. Benim
gözümde sen fazla katı, fazla aceleci, fazla “bu kadarı da olmaz”sın.
İkimiz de
birbirimizi biraz eksik görüyoruz. Ve işte tam burada, en acısı başlıyor:
birbirimizi sevdiğimiz hâlde, birbirimizi tam anlayamamanın hüznü. Ama sonra
başka bir şey fark ediyorum. Belki de seni bu kadar değerli kılan şey, tam da bu farklılığın kendisi. Eğer
sen de benim gibi her şeye “acaba” gözlüğüyle baksaydın, ben sana niye hayran
olacaktım ki? Senin o dimdik duruşun, “ben buyum ve bu benim doğrum”
diyebilmen, benim sürekli sallanan iç dünyama bir çapa gibi geliyor bazen.
Benim yumuşak, dalgalı, gri tonlarımda dolaşan ruhum da belki senin keskin
dünyana ufak bir esinti, ufak bir “dur bir dakika, başka bir renk de var”
hatırlatması oluyor. Biz birbirimizi tamamlamıyoruz belki.
Ama birbirimizi dengeliyoruz. Sen beni yere bastırıyorsun, ben seni biraz gökyüzüne çekiyorum. Sen “gerçekçi
ol” diyorsun, ben “hayal de gerçekliğin bir parçası” diyorum. Sen “bırak artık”
diyorsun, ben “biraz daha tutsak mı acaba?” diyorum. Ve bu itiş kakışın içinde,
garip bir ahenk oluşuyor aslında. Sanki iki farklı enstrüman, aynı parçayı
çalarken sürekli birbirine uyum sağlamaya çalışıyor gibi. Bazen yoruluyoruz,
evet.
Bazen “neden aynı gözle bakamıyoruz ki?” diye iç çekiyoruz.
Ama sonra susuyoruz.
Çünkü susunca duyuyoruz: Kalp atışlarımız hâlâ aynı ritimde değil belki, ama
aynı şarkıya eşlik etmeye çalışıyor. Ve bu bile yeter bana.
Seninle aynı manzaraya bakarken bile bambaşka şeyler görmek…
Ama yine de aynı anda aynı havayı solumak.
Aynı cümlede kavga edip, aynı cümlede barışmak.
Senin sert, benim yumuşak.
Senin kesin, benim belki.
Senin şimdi, benim birazdan. Farklıyız.
Çok farklıyız.
Ve garip bir şekilde,
tam da bu farklılık yüzünden
birbirimize hâlâ tutunabiliyoruz. Yazının sonunu getiremiyorum, çünkü aslında
bitmiyor ki bu hikâye.
Sen hâlâ “ama ben böyle düşünüyorum” diyeceksin,
ben hâlâ “ben de ama şöyle de olabilir” diye uzatacağım. Ve ikimiz de haklı
olacağız.
İkimiz de biraz haksız. En güzeli de bu değil mi zaten? Vesselam.
Mehmet Aluç
Yazarın
Önceki Yazısı