Erik ağacının dallarına sinen o ışık,
yalnızca bir yansıma değil;
eşiğinde durduğumuz bir zamanın fısıltısı
Bir adım, sadece tek bir adım atabilsek,
belki de bir şarkının kalbindeki
o kadim sedaya karışacak,
varlığın sırrına ereceğiz.
Martın mahmurluğu üzerimizden çekilirken,
zamanın kalbinde sisli bir ikindiye yol almak
kaçınılmaz bir kaderdi.
Masalar mağrur, eşyalar elemden münezzeh olsa da;
coğrafyanın ruhumuza üflediği o diri rüzgâr,
bizi her daim taze bir şiirin içine çeker.
Şüphenin duvarlarını yoklayan o ansızın gelen sızı,
aslında hayatın kendisi.
Toprakla bütünleşen yaprağın kaderi,
tırmanışın bittiği yerde
hangi sancağı dikeceğimizi sorar bize
Şair adı verilir
Kalbimizin en yaralı,
en açık yerine
Çünkü acı, bir şairin göğüs kafesinde
her daim tetiktedir;
tutkulu, birleşik ve asildir.
Unutulmamalıdır ki,
bu dünyada acı çekmek ruhun tutkusudur.
Şehrin uğultusu ruhu boğarken,
suç şehrin mi yoksa bizim mi ?
Fırtına dindikten sonra,
o koyu karanlıkta başrolü yine kendimize biçeriz.
rengini kaybeden bir lalenin yasını tutarken,
şefkat iksirine bulanmış avuçlarımızla
bir şükran demeti sunarız hayata.
Sırra varanların kalbine girmeden,
dostluğun izzetine ulaşılamaz olduğunu biliyorum
Adımlar hızlanacak, yükler omuzlanacak
ve zafer,
o birkaç adım ötedeki menzilde karşılayacaktır bizi.
Bir resmin içinden çekip
kalbimize ithal ettiğimiz o yangın,
sabahı ateşler içinde bulan bir hastanın
yalnızlığı kadar sahicidir.
Vefanın o eşsiz ikliminde,
sırrını kuşandığımız her aşkın ateşini de kuşanırız.
İşte o an iliklerimiz donar,
nabzımız varlığın ritmine ayak uydurur.
Artık sükûtun hükmü yoktur;
biz hem vehmin kendisiyizdir
hem de o vehmin tam ortasında
yapayalnız.
Şimdi başköşemizde mavi bir lale konuk.
Vav’ın sülüs hattındaki gizemi gibi uysal,
mahcup ve sürgüsüz bekliyoruz
Kaç kez "hoşça kal" dediysek
o kadar geri döndük kendimize;
her veda aslında bir rücu imiş.
Belki de en büyük eylemimiz,
ruhun merhalelerden geçtiği o soylu sükundur.
Hayat, sınav içinde bir sınavdır;
kalbimiz daraldıkça aslında kendi içinde genişlemekte,
yitirerek bulmanın o ağır bedelini ödemekte.
Nihayetinde her şey bir buluşmaya çıkar.
Bir mağaranın sadakati,
bir dostun samimiyeti
ve bir yılanın soğuk nefesi;
hepsi aynı nizamın parçası.
Denize bakarak bulduğumuz doğrular ne kadar gerçekse,
o denize bakarken işlediğimiz günahlar da
o kadar bize aittir.
Yol ise hep uzağa,
hep çağırana doğrudur.
Ve günün sonunda,
tüm masallar geride kaldığında;
gecenin derinliğinden süzülen bir İstanbul lalesi,
ömrün hüsn-i hatimesi olarak düşer göğsümüze.
Kentin gürültüsü susar
Fırtına biter
Karanlıkta başrolü yine kendimize keseriz.
Gönlümüzde yitik bir şehir
Dilimizde sülüs bir sükût...
Vav gibi bükülürüz kendi içimize;
Çünkü biliyorum
Yitirmek, bulmanın o en ağır, en kutlu bedeli
Şimdi bir mağara sessizliği kuşandım,
Denizin o yorgun sahillerinde.
Denize bakarak işlediğim günahlar şahit,
Ufuklara bakarak bulduğum doğrular rotadır ruhuma.
Eylemlerim yanı başımda saklı
Yol bitti,
Muştu kapıda.
Ve günün sonunda,
Bütün masallar arkada kalınca,
Ömrün o en güzel son cümlesi;
Bir İstanbul suretinde düşer eşiğime
Kelimelerin ruhuna dokunan,
o sırra yakın duran bir dost gibi.
Ben sadece yürümeyi denedim
Kelimelerin feriyle,
ilhamın bereketi üzerinde şiirlere doğru
ve daima o mavi umutlara
redfer