Her şey, avuçlarımızdan sızan bir kum saati gibi başladı.
Zihnimiz henüz kirlenmemişken.
Tasavvurlarım vardı benim;
avuçlarımda henüz çiğ düşmemiş taze tomurcuklar.
Gerekli diye nitelediklerim,
zihnimin aynasına koyup kutsallık atfettiklerim,
ve hatta olmazsa olmazlarım.
Bir de umutlarım vardı; isli ve soğuk.
İstemsizce boyun eğdiğim,
zorunlu mesailerin çarkında ufalanıp giden,
hükmü başkasına ait emanet günler.
Koca yıllar…
O iyimser takvimlerin arasından sızmış.
Aslında bir ömür geçmiş,
o bir gün dediğim, o vaat edilmiş topraklardan.
Taaa o günlerden bugüne;
her şafakta bir öncekinden daha yorgun,
kuytu bir köşede kendi kendime fısıldadığım
o kısık sesli, karanfil kokulu cümle:
Hele bir işlerim bitsin, asıl o zaman başlayacağım.
Hay Allah!
Zaman nasıl da bir cellat sessizliğiyle geçiyor,
dumanı tütmeyen bir yangın misali…
Sizin de parmaklarınızın arasından kayışını tutamadığınız,
benimse içine düştükçe eridiğimi anladığım
o amansız akış.
Bakıyorum son yıllara;
bazen yinelenen, bazen köhneleşen,
etiketsiz sunulan o ruhsuz, kimliksiz kalabalıklara…
Tıpkı sizin de aynaya baktığınızda
gözbebeklerinizde gördüğünüz o kadim yorgunluk gibi.
İnsan, kendi kurduğu hapishanenin parmaklıklarını
disiplin ya da sorumluluk sanarak parlatıyor çoğu zaman.
Oysa ruhun tavan arasında uyumaya terk ettiğimiz
o saf niyetler, tozlandıkça daha çok ağırlaşıyor.
Bir kitabı rafa koyup vakit gelince okuyacağım demekle,
bir secdeyi işler bitince diye ertelemek
aynı soğuk uçurumun kıyısına bırakıyor bizi.
Biz bekledikçe hayat eksilmiyor;
biz hayatı beklerken eksiliyoruz.
Kendi kendimize verdiğimiz sözlerin ağırlığı altında ezilirken,
aslında o asıl olanın bizi her an çağırdığını
duyacak mecalimiz bile kalmıyor.
Belki de en yakıcısı,
o devasa ve muhafazasız uryanlık:
Hayatın, bu işlerin gri toplamından ibaret olduğunu anlamak.
Oysa ne anlamı vardı bu beyhude koşturmacanın?
Ruhumu emen, vicdanımı körelten
bu tozlu ve çıkmaz yolların?
Beni insan hissettiren, kalbimi bir kuş gibi çırpındıranlar.
Vakitsizlik ,
uçurumunun kıyısında sessizce sırasını bekleyenler,
tozlanmış hayaller, açılmamış düşler silsilesi…
Ruhumun tavan arasında uyuttuklarım gibi.
Farklıdır belki bekleyenlerimiz;
biri kitaptır, biri hasret, biri secde…
Ama bekleyişin o soğuk rengi hep aynıdır.
Galiba en çok kitaplar kırgın bize;
o raflardaki mahzun ve küskün sessizlik.
Hüzünlü finaller, mecburi unvanlar için
satırlarını talan ettiklerimiz ;
hattat titizliğiyle vakit gelince diyerek
kenara ayırdıklarımız…
Aslında hepsi o tek ve geri dönüşsüz final içindi:
Hayatımızın finali.
Üç mukaddes bölüme ayırmıştım o mübarek sayfaları,
kendi kurduğum kusursuz disiplin hapishanesinin
parmaklıkları ardında.
Önem verdiğine ömründen pay vermelisin demiştim;
zihnimin kalabalığına uygun,
ağır ve gösterişli prangalar hazırlamıştım,
oysa onlar için…
Kelam-ı Kadim mi?
Birkaç cüzden aşağısı yakışmazdı bu sevdaya.
Tilavetini kusursuz kıldığım,
mealini ilmek ilmek dokuduğum
o kutlu ayetler. …
O Nebevî sözler mi?
Bir saatten aşağısı derman olamazdı yarama.
O klasik kitaplar mı?
Otuz sayfa araştırmadan, satır aralarında kaybolmadan
ben ona okuma mı derdim?
Demezdim elbette;
kendime olan o amansız dürüstlüğümle.
Ve demezken, o ideallerin gölgesinde
nasıl ezildiğimi tahmin edersiniz;
tıpkı sizin de o yüksek çıtaların altında
nefessiz kalışınız gibi.
Sadece resimlerdeki değil ki köşelerde unuttuklarımız;
nafile ibadet cetvelleri,
kalbin o hiç gidilmemiş gizli durakları…
Anahtar kelimeyi bıraktım avucunuza,
gerisini siz zaten yaşıyorsunuz:
Hepsi o müsait vakit bahanesinin kurbanı.
Bir vicdan hesabı yapalım şimdi; kabaca ama acımasız.
Ruhun asıl rızkı beş saat tutuyor günün dairesinde.
Şimdi dürüstçe fısıldayalım:
Bu bitmeyen işlerin amansız çarkından sıyrılıp,
gününün o beş saatini
O Asıl olana,
O Sonsuz olana adayabildik mi?
Ben diyemem…
Zira yalan söylemek, ruhu daha çok karartır.
Kaba hatlarıyla aynı kader çizgisindeyiz aslında;
farklı fırtınalarda savrulsak da,
aynı pişmanlık denizinde boğuluyoruz.
Hayat, o işlerin toplamıymış meğer;
bizse sadece figüranları.
Ve biz; işlerimiz bitince yaşamaya başlayacağımızı sanan,
kendi kurduğu tuzağa,
kendi tatlı yalanıyla düşenlerdeniz.
Nihayetinde, perde kapanırken
elimizde kalan ne gösterişli unvanlar
ne de tamamlanmış işler listesi kaldı.
Sadece o asıl olana ayırmadığımız vakitlerin sızısı
ve raflarda bıraktığımız o küskün sessizlik kaldı.
Hep bir adım ötesini arayan yolcular olarak,
aslında yolun bizzat kendisinin
bir imtihan olduğunu
ancak yol biterken anladık.
Kendi yalanlarımıza öyle çok kandık ki,
hakikatin o dupduru aynasına bakmaya
artık yüzümüz bile kalmadı.
Belki de asıl yaşamak,
tüm işleri olduğu yerde bırakıp,
ruhun o bekleyen beş saatine,
o ebedi rızkına tereddütsüz teslim olmaktı.
redfer