Henüz bir boşluktu,
Sonsuz bir ummanda sırdı her şey, sessizce...
Bir "Ol" nidasıyla yırtıldı o mutlak tenhalık,
Işıktın, kendi gölgeni ilk kez o an tanıdın
Sen, bir rüyanın içinde uyanan ilk fısıltı;
Toprağın çilesine talip, göğün gurbetine hazır,
Mührü kırılmamış bir mektup gibi düştün yola.
Henüz kalem kağıda küsmemişken,
Henüz "Kün" sesi boşlukta yankılanmamışken,
Sen, bir niyet gibi saklıydın o mukaddes uykuda.
Zamanın nabzı atmadan evvel,
Aşkın geniş rahminde bir nokta,
Bir gizli hazineydin, bilinmek isteyen...
Cem makamındaydın;
Bütün haller bir sır gibi saklıydı sende,
Macera, kendi hikâyende erimişti usulca.
Yıllarca göğsünde gezdirdin o cümleyi;
Rüzgârın önünde savrulan,
Yurtsuz ,makamsız bir yaprak gibi.
Anlamak mı? Hayır, anlatmaktı senin arzun;
En ateşli, en hararetli kıvılcım misali...
Kök salmak için değil,
Sadece bir uğrak yeri bildin bu toprakları.
Kadem bastığın yerden toz kalkmadı,
Fâninin mülküne sadece kısa bir anlık iz bıraktın.
Bir cennet sürgünüyle mühürlendiğini anladın birden,
Gözyaşı gibi süzülüp giden saatlerin ardından.
Dünyanın ilk nefesinden beri
Dillerde dönüp duran o uzak ufka kanat açtın.
Mânâyı, bir sevgiliye sarılır gibi
Hikâyenin boynuna doladın yavaşça.
Şimdi o çarşıda, o kalabalık içinde,
Kimi aynasını satıyor, kimi gölgesini...
Sen ise pazarın ortasında bir sükût heykeli.
Sesler çarpıyor göğsüne, kırılıp düşüyor yere,
Dünya bir toz bulutu gibi dönüyor etrafında,
Ama senin merkezin, o değişmez kadim sükûn.
Kervanlar geçiyor yanından, yükü ağır ve yorgun,
Sen ne yolcusun artık burada, ne de hancı.
Bütün kapılar kapandığında duyduğun o ses,
Sana ait gördüğün her renk,
Parmaklarından kayıp giden her kum tanesi;
Sen bu hengamede kendi sessizliğine akıyorsun
Bulutlar çökünce üzerine,
Kalbinin kuytusunda bir şavk belirdi;
Gördün ki her an, aksin üstüne bir aksi iniyor.
Bir hayal, bir hayalle didişiyor sessizce.
Her şey oluyor sanki,
Ama hiçbir şey yerinden kımıldamıyor.
Tufan kopsa ayakların kuru,
Yangın çıksa saçının teli bile kıpırdamıyor.
Acı can evine değdiği an
Her şey aslına dönüyor usulca.
Aksin, yokluğun sinesine karışıyor;
Sahnede kimse yok aslında,
Bir Allah var,
Yalnızca O.
Öyle bir çığlık fırlatın ki Yusuf kuyusundan,
Sesin miydi, nefesin mi, bilemedin.
İki uyku arasındaki o ince çizgide,
Zamansızlık ırmağının kıyısında
Onunla göz göze geldin birden.
Kuşları ürkütmekten korkar gibi
Elini uzattın yavaşça;
Parmak uçlarına müjdeler değdi, ürperdin.
İçine dolan o ışığa, o kadim sevince sordun:
“Sen kimsin?”
Bildiğini bir de onun sesinden duymak için...
Dudaklarından dökülen cevap,
Kendi yankındı:
“Ben senim.”
Durdun...
Gözlerinde yeni bir fecir parladı.
Sis, gökte bir nehir gibi akıp giderken
Aklından tatlı bir rüzgâr geçti.
Adını, kendi sükûtundan devşirdin:
İnsan.
Bu isimle kapandı bütün yaralar,
Bu isimle dindi o kadim fırtına.
Artık ne gölge var ortada, ne de gölgenin sahibi.
Bir nefeslik saltanat bitti, geriye baki kalan,
Işığın ışığa karıştığı o büyük tenhalık...
Söz sustu, hakikat oldu her şey.
O'na döndü.
Güneş söndü
Mekân silindi
Ne bir ayrılık sancısı kaldı şimdi geriye,
Ne de bir özlem;
Damla, kendi okyanusunda kayboldu ve bitti.
Sır çözüldü, perde kalktı, oyun nihayetlendi;
Aşk baki kaldı sadece
redfer