28
Şubat 2026’dan bu yana sürmekte olan ABD-İsrail-İran Savaşı yavaş yavaş
sönümlenmeye başladı. Hiç kuşkusuz bu savaşın en ağır bedelini ödeyen İran
oldu: Yüksek devlet kademelerinden isimlerin ve ordunun kilit figürlerinin
hayatını kaybetmesi, nükleer tesislerin ciddi biçimde tahrip edilmesi, onlarca
ilin hedef alınması…
WASHINGTON’IN DOKUNMAZLIK ALGISI SARSILDI
Ne
var ki sahnenin öbür yakasına geçildiğinde tablo çok daha muğlak bir görünüm
almaktadır. ABD ve İsrail, bu savaşın baş hedefi olan rejim değişikliğini
gerçekleştiremediler. Dahası — ve bu nokta üzerinde dikkatle durmak gerekir —
mevcut gelişmelerin seyrine bakıldığında, yürütülen operasyonun İran rejimini
zayıflatmak bir yana, onu paradoks bir biçimde güçlendirmiş olabileceği
ihtimali giderek daha güçlü bir olasılık olarak belirmektedir.
Bu
savaş yalnızca Orta Doğu’nun jeopolitik dengesinde deprem sarsıntı yaratmakla
kalmadı; ABD’nin küresel caydırıcılık kapasitesine ilişkin zayıflıklarını da
tüm rakipleri önünde açık seçik ortaya koydu. İran’ın Bahreyn’den Ürdün’e,
Kuveyt’ten Katar’a uzanan coğrafyada ABD bağlantılı üsleri ve askeri altyapıyı
hedef alması, Washington’ın Orta Doğu’daki “dokunulmazlık” algısını ciddi
biçimde sarstı. İnsan kayıplarının görece sınırlı kalması bu tabloyu
değiştirmiyor; zira uluslararası ilişkilerde itibar kaybı, kayıp sayılarından
çok daha kalıcı izler bırakır.
ÇEKİLME ZAFER GİBİ GÖSTERİLEBİLİR Mİ?
Savaşa
girişi bile hukuki ve siyasi açıdan ağır sorularla yüklü olan ABD, şimdi
bambaşka bir soruyla yüzleşmek durumunda: Bu savaştan nasıl çıkılır? Ve daha da
önemlisi: Çekilme, zafer gibi gösterilebilir mi?
Bir
savaştan “yenilmemiş” görüntüsüyle çekilme çabası, 20. yüzyılın büyük güçlerine
özgü bir sorun değildir; ama bu yüzyılın en çarpıcı örnekleri, bu çabanın
yapısal sınırlarını son derece çıplak bir biçimde gözler önüne serer.
Vietnam’da
Nixon, Kissinger’ın “Vietnamlaştırma” stratejisiyle savaşı devrederek çekildi.
1973’te “barış onurla geldi” denildi, ancak 1975’te Saigon düştü ve
Büyükelçilik’ten helikopterle tahliye Soğuk Savaş’ın ikonik yenilgi imgesi
oldu.
Sovyetler
Birliği Afganistan’dan çekilirken (1989) Gromov “Arkamda tek bir Sovyet askeri
kalmadı” dedi. Ancak 1992’de rejim çöktü, 1996’da Taliban iktidara geldi.
Fransa’nın
Cezayir’den çekilmesinde (1962) De Gaulle, toprak kaybını ‘dekolonizasyon
Fransa’nın çıkarıdır’ diyerek yeniden çerçeveledi. Ancak OAS, De Gaulle’e suikastler
düzenledi—dışarıya şerefli çıkış, içeride iç savaş kıyısı.
Üç
vakada yapısal ortaklık: Askeri hedefler karşılanamadı ama «karşılandı» söylemi
üretildi; düzen çöktü ama ertelendi; iç siyasi baskı, dış düşmandan belirleyici
oldu.
ŞİMDİ NE OLACAK?
Eğer
ABD, tutarlı bir anlatı inşa ederek bu savaştan “şerefle” çıktığını ilan
ederse, önünde birkaç yapısal sorun durmaktadır. Her şeyden önce, İsrail
dışındaki Orta Doğu müttefikleriyle ilişkide ciddi bir güven erozyonu yaşandı.
Bu erozyonun kısa vadede onarılması güçtür. İkinci olarak, ABD’nin bölgedeki
caydırıcılık kapasitesinin zedelenmiş olması, Çin başta olmak üzere küresel
rakiplerin bölgeye yönelik nüfuz hesaplarını yeniden yapılandırmasına zemin
hazırlayacaktır.
İran
cephesinde ise tablo daha da paradoksal bir görünüm almaktadır. Evet, İran’ın
en üst yöneticileri hayatını kaybetti, nükleer altyapısı ciddi hasar gördü.
Ancak İran rejimi, bu savaşla birlikte belirleyici bir şeyi kanıtladı: Artık
bireylere değil, kurumsallığına dayanan bir yapıya sahip olduğunu. Tek bir
liderin ya da askeri figürlerin kaybı rejimi çökertmeye yetmedi.
Burada
Carl Schmitt’in siyaset teorisine başvurmak kaçınılmaz görünmektedir. Schmitt’e
göre siyasal olan, dost-düşman ayrımıyla belirlenir; egemen ise olağanüstü hal
karşısında toplumu bu ayrım etrafında birleştiren güçtür. İran’da tam da bu
dinamiğin işlediği gözlemlenmiştir: Dış tehdit, iç muhalefeti geçici olarak
susturmuş, halk bir kez daha egemenin çağrısı etrafında kenetlenmiştir. Ocak
2026’daki büyük protestolar savaş başladıktan sonra yerini farklı bir toplumsal
reflekse bırakmıştır.
Ancak
burada İran açısından da kritik bir uyarı yapılmalıdır. Tocqueville’in tarihsel
gözlemi bize şunu öğretir: Baskıcı rejimler için en tehlikeli an, yenilgi
değil, kısmi reformdur. Tocqueville, Eski Rejim ve Devrim’de (1856) Fransız
Devrimi’nin neden tam da monarşinin ıslahat yapmaya başladığı dönemde patlak
verdiğini analiz eder: Kısmi açılım, bastırılmış talepleri serbest bırakır; ama
sistem bu talepleri karşılayacak kapasiteden yoksundur. İran rejimi, bu
savaştan çıkarken ekonomik alanda ya da halkla diyalog mekanizmalarında bazı
adımlar atmak isteyebilir — nitekim bu tür sinyaller zaten gündeme gelmektedir.
Ne var ki bu açılımlar, kontrol dışına çıkma riskini de beraberinde taşımaktadır.
Tocquevilleci paradoks tam da burada devreye girmektedir: Reformun kendisi,
rejim için dönüşü olmayan bir sürecin fitilini ateşleyebilir.
ANLATI GERÇEKLİĞİN ÖNÜNDE NE KADAR
DAYANABİLİR?
Tarih
bize şunu öğretmektedir: Büyük güçlerin “şerefle çekilme” operasyonları, kısa
vadede başarılı anlatılar üretebilir. Ama bu anlatıların ömrü, geride bırakılan
düzenin ömrüyle doğru orantılıdır. Vietnam’da Saigon 1975’te düştü;
Afganistan’da Kabil 1992’de. Anlatı ne kadar güçlü kurulursa kurulsun,
gerçeklik önünde sonunda kendini dayatmaktadır.
ABD
şu an düşünce kuruluşlarında senaryolar üretmekte, arabulucular arasında
mesajlar gidip gelmektedir. Bir “zafer” anlatısı inşa edilecektir — muhtemelen
Hameney’nin öldürülmesi, nükleer programın geriletilmesi ve İran’ın “dize
getirilmesi” üzerinden kurgulanacak bir anlatı. Ama tarihsel kıyaslamalar, bu
anlatının gerçekliğin önünde ne kadar tutunabileceği konusunda son derece
mütevazı bir tablo sunmaktadır.
8
Nisan 2026’da Pakistan arabuluculuğuyla başlayan ateşkes sürecinde Trump,
Hürmüz Boğazı’nın açılmasını kırmızı çizgi belirledi. Bu, ABD’ye ekonomik
baskılar ve seçim vaatleri nedeniyle “şerefli çıkış” yapma fırsatı sunuyor.
Boğaz’ın açılması, küresel ekonomiyi kurtaran bir “zafer” olarak pazarlanarak
operasyonları sonlandırmak için bahane oluşturabilir. Ancak İran›ın 10 maddelik
ağır şartları ve İsrail›deki muhalefet, bu planı zora sokabilir.