Akifin Terazisinde Abdülhamid Alıntı
Görüşler
Akif’in
terazisinde Abdülhamid
16/04/2026 00:01[email protected]Yusuf Tosun
Abdülhamid tartışması bize, ülkemizde tarihin çoğu
zaman günün ideolojik ihtiyaçlarına göre yeniden üretildiğini gösteriyor. Oysa
tarih, kimlik inşa malzemesi olmaktan çıkarılmadıkça sağlıklı bir zemine
oturamaz.
''Tarih
okumak, araba süren kişinin arada bir ihtiyaç oldukça dikiz aynasına bakması
gibidir. Unutmayalım ki ön cam, dikiz aynasından yüz kat büyüktür. Ön cama
bakıp araba sürmesi gereken bir sürücü sürekli dikiz aynasına bakarsa arabayı
ya duvara çarpar ya da bir kayaya bindirir.”(1)
Hüseyin
Çelik’in Sultan Abdülhamid’i anlattığı kitabının önsözünde tarihle ilgili
yapmış olduğu bu benzetme, Türkiye’de tarih ile kurduğumuz problemli ilişkiyi
özetliyor bir bakıma. Geçmişe bakılmadan yol alınmaz, fakat bütün dikkatini
dikiz aynasına veren bir sürücünün akıbeti de, ne yazık ki bellidir. Şu bir
gerçektir ki, tarih, dünle ilgilidir, bugüne ibret verir ve geleceğin şekillenmesine
katkı sunar. Onu bir hesaplaşma kürsüsüne ya da hamaset sahnesine
dönüştürdüğümüzde hem geçmişi hem bugünü ıskalamış oluruz. Sultan Abdülhamid
etrafında dönen tartışmalar da ekseriyetle böyle bir zeminde yürümüş ve zamanla
bir yanda “Kızıl Sultan”, diğer yanda “Ulu Hakan” indirgemeci yaklaşımıyla
tartışılagelmiştir. Şevket Süreyya Aydemir’in 1970’lerde basılan Enver Paşa
isimli kitabının birinci cildinde Abdülhamid dönemi anlatılırken tam da ifade
etmek isteğimiz bu yaklaşım dile getirilir:
“İki tane Abdülhamit
var. Bunun biri; hayatının karanlık muhasebesi 10 Şubat 1918’de kapanan, hayata
gözlerini yuman, Sultan İkinci Abdülhamit’tir.
Bir de, bir
başka İkinci Abdülhamit var: Birtakım insanların, birtakım hayal oyunlarıyla
şimdi yaratmak istedikleri, fakat gerçeklerle tek ilgisi olmayan bir masal
adamı! Bir ulu padişah!..” (2)
Son yarım
asırdır yaşadıklarımız bu yaklaşımı belirgin bir şekilde ortaya koyar
niteliktedir. Her ne kadar sloganlar karmaşık tarihsel gerçekliği basitleştirir
gibi gözükse de Sultan Abdülhamid devri, basit sıfat ve sloganlarla
açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Söz konusu katmanları açmak için o
dönemin mercek altına alınıp derinlemesine irdelenmesine ihtiyaç vardır.
İSTİBDAT
GÖLGESİNDE BİR İMPARATORLUK
13 Nisan
1909’da yaşanan 31 Mart Vakası’nın ardından, 27 Nisan 1909’da meclis kararı ve
hal fetvasıyla tahttan indirilen Sultan Abdülhamid’in, diplomatik ustalıkla 33
yıl imparatorluğu ayakta tutma sürecinde yaptığı eğitim reformları, demiryolu
ağı ve borç yönetiminin yanı sıra aynı dönemde jurnal sistemi ve sansürle
siyasal katılımı daralttığı da bir vakıadır. Bu nedenle kendi döneminde hem de
kendinden sonraki dönemlerde birçok yazar, şair ve özellikle de tarihçi
tarafından acımasızca eleştirilmekten kurtulamamıştır. Keskin eleştiri ve
tespitleriyle bunların başında Şevket Süreyya Aydemir gelir. Ona göre
Abdülhamid devri (1876-1908), Osmanlı İmparatorluğu’nun yalnızca kaçınılmaz
çöküşünün devamı değil, aynı zamanda son umut olarak görülen Tanzimat
çabalarının da iflasıdır. Bu süreçte devlet kurumları zayıflamış, itibarını
yitirmiş ve imparatorluk adeta yalnızca harita üzerinde varlığını sürdüren bir
yapıya dönüşmüştür. Aydemir, bu genel çözülmeyi Abdülhamid’in yönetimiyle
özdeşleştirerek, imparatorluğun cehalet içinde giderek içten boşaldığını,
ekonomik ve siyasi bağımsızlığını kaybettiğini, ordunun ve donanmanın
çökertildiğini ve devletin artık tedavi edilemez bir çöküş sürecine girdiğini
savunur. (3)
Öte taraftan
Aydemir’in aksine Abdülhamid dönemini yere göğe sığdıramayan yazar-şair ve
tarihçiler de bir hayli fazladır. Mesela geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan
İlber Ortaylı, Sultan Abdülhamid’i 19. yüzyılın en büyük diplomatlarından biri,
son derece zeki ve dirayetli bir devlet adamı olarak değerlendirir. Onu aynı
zamanda bir “diplomasi dehası” ve döneminin hükümdarları arasında öne çıkan bir
lider olarak görür. Konuşma ve yazılarında Abdülhamid’in özellikle eğitim, dış
politika ve kültür alanlarında modern adımlar attığını öne çıkarır. Hatta onun
Avrupa siyasetini yakından takip eden, sanata ilgi duyan ve zanaatkâr yönü de
bulunan çok yönlü bir şahsiyet olduğunu da belirtir. Ortaylı, Sultan
Abdülhamid’in eğitim alanında açılan modern okullarını, İslam dünyasına yönelik
politikalarını ve zor bir dönemde devleti ayakta tutma çabalarını öne
çıkarırken, kanunlara bağlı, kitlesel şiddetten kaçınan bir yönetim tarzına
sahip olduğunu da ifade eder. Daha önemlisi tartışmalı da olsa Latin harflerine
geçişi düşünecek kadar ileri görüşlü olduğuna dikkat çeker. (4)
Görüldüğü
üzere tarihçilerin dikiz aynasından Sultan Abdülhamid dönemi, hem yoğun
sansürün, jurnal mekanizmasının ve güvenlik siyasetinin kurumsallaştığı bir
dönem hem de çökme ile yüz yüze gelen bir imparatorluğu ayakta tutma çabası
olarak görülür. Ancak tarih hiçbir zaman tek boyutlu olarak ilerlemiyor. Öyle
ki Sultan Abdülhamid’i deviren İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarında yaşanan
olaylar, ağır yenilgiler ve imparatorluğun dağılması, bazı çevrelerde
Abdülhamid dönemine dönük bir mukayese doğurmuştur. Fakat bu tür bir mukayese,
tek başına bir haklılık da üretmez. Aynı mantık Abdülhamid’in istibdadını da
Meşrutiyet’in/Cumhuriyet’in sorunlarını da haklı çıkarmaz. Sonraki felaketler,
önceki uygulamaları otomatik olarak meşrulaştırmamalı.
BİR KÜLTÜN
İNŞASI
Sultan
Abdülhamid algısı geçen yüzyıl boyunca akademik tarih çalışmalarından ziyade
edebî ve ideolojik metinler üzerinden şekillenmiştir. Özellikle Necip Fazıl
Kısakürek’in Ulu Hakan Abdülhamid Han kitabı, Sultan Abdülhamid’i zamanla güçlü
bir sembole dönüştürmüştür. Özellikle de İslamcı-muhafazakâr kesimin zihin
dünyası daha çok tepkisel olarak ve de ideolojik saiklerle bu fikirler
çerçevesinde şekillenmiştir. Yapılan bu tohumlama zamanla siyaset sahnesinde de
filiz vermiş ve bir rol model olarak benimsenmiştir. Oysa Necip Fazıl’ın bu
eseri, tarihsel bir analizden çok Kemalizm’e tepki olarak geliştirilen bir
karşı-ideoloji inşasıdır. Nitekim 1940’ların sonundan itibaren Büyük Doğu
sayfalarında şekillenen bu örgü, 1960’lardan sonra popüler tarih yazımında
Kadir Mısıroğlu gibi isimler üzerinden kitleselleşmiş ve akademik mesafeden
uzak, duygusal bağlılığa dayalı bir Abdülhamid kültü oluşmuştur.
Romantikleştirilmiş bu örgü, zamanla Abdülhamid’i tarihsel bağlamından koparıp
idealize eden modern politik bir söyleme, yani “Hamidizm” diyebileceğimiz bir
çizgiye evirmiştir. Dönemin konjonktürü bu külte bir alıcı kitlesi kursa da
Aydemir’in ifade ettiği “Masal Adam” ve “İdeolojik Maskot” olmaktan öteye
geçememiştir. Kimi zaman yapılan eleştiriler “sadakatsizlik”, sorgulamalar ise
“ihanet”le eşdeğer tutulmaya başlanmış, ancak zamanla sermayenin tükenme
sinyalleri vermesiyle birlikte kısmen de olsa tabular kırılmış ve sessiz de
olsa “kült” anlayışı sorgulanıp tartışılır hale gelmiştir. Konu, gelecekte de
çokça konuşulup tartışılacağa benziyor.
Oysa tarihî
şahsiyetleri kutsallaştırmak/tabulaştırmak, ötekileştirmek de aynı derecede
sorunludur. Her iki yaklaşım da nesnel anlamayı, anlamlandırmayı ve geçmişten
ders çıkarmayı engeller.
ÂKİF’İN
ADALET TERAZİSİ
Zaman zaman
alevlenen bu ve benzeri tartışmaların en dikkat çekici boyutlarından biri,
Mehmet Akif’in Abdülhamid’e bakışı olmuştur. Çünkü tartışmayı harlamak isteyen
isteyen kesimler ekseriyetle bu örnek üzerinden yürümüşlerdir. Biliyoruz ki
Âkif’in en belirgin karakteri, haksızlık karşısındaki tavizsiz duruşu olmuştur.
Onun için asıl mesele şahıs değil, ilkedir.
Asım’da yer
alan şu dizeler, bu ahlâkî tavrı açıkça ortaya koyar:
“Bir adam
dursa da bir zâlim imâmın yüzüne,
Adli
emretse, bu zâlim de onun hak sözüne,
İnkıyâd
eyleyecek yerde tutup kıysa ona,
O mücâhid
yazılır tâ şühedânın başına.”
Bu dizeler,
bir “karakter beyanıdır”. Âkif, o günün şartlarında baskıcı olarak gördüğü bir
yönetime karşı sözünü esirgememiştir. Abdülhamid’e yönelik eleştirileri de bu
çerçevede olmuştur genellikle.
Mehmet Akif,
İstibdâd şiirinde “Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!” şeklinde
kullandığı sert ve sarsıcı dil ile yalnızca bir dönemi eleştirmekle kalmaz,
aynı zamanda hürriyetin bastırılmasına duyduğu derin tepkiyi de dile getirir.
Nitekim şiirin istibdat günlerini anlatan diğer mısralarında da hayatın
neşesini yitirdiği, toplumun içine çöken karamsarlığın adeta kolektif bir ruh
haline dönüştüğü görülür. Böylece Akif’in dönem eleştirisinin, belirli bir
şahsın ötesine geçerek, zulüm üreten her türlü yönetim anlayışına karşı ahlaki
bir duruşun ifadesi hâline geldiğini görüyoruz.
Nitekim
İttihat ve Terakki’ye katılırken “bila kayd u şart itaat” ifadesine karşı
çıkması, onun mutlak itaati reddeden mizacını gösterir: “Ben Cemiyet’in yalnız
emr-i marufuna biat ederim.”
Kısacası
onun için ölçü, şahıs değil hep adalet olmuştur.
TON DEĞİŞİMİ
Mİ, MUHASEBE Mİ?
Âkif’in
ilerleyen yıllarda kullandığı bazı ifadelerin, daha yumuşak bir tona işaret
ettiğini görüyoruz. Özellikle Safahat’ın Âsım bölümünde yer alan şu meşhur
dizeler dikkat çekicidir:
“Giden
semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
Ya böyle
kalfa değil, basbayağı muallimdi.
Nasıl da
kadrini vaktiyle bilemedik, tuhaf iş:
Semer
değilmiş o rahmetlininki devletmiş!”
Yumuşak bir
tona işaret eden bu dizeler kimilerince “geri adım” ya da “pişmanlık” olarak
yorumlanmıştır. Oysa burada görülen şey, kişisel bir pişmanlıktan ziyade
tarihsel bir muhasebedir. İmparatorluğun çöküş süreci –Meşrutiyet’in hayal
kırıklıkları, Balkan yenilgileri, I. Dünya Savaşı, işgaller ve nihayet
Cumhuriyet’in kuruluşu– birçok aydını kendi geçmiş pozisyonlarını yeniden
gözden geçirmeye zorlamıştır. Lakin kanaatimize göre Akif’in bu yumuşak gözüken
tonu, mutlak bir fikir değişikliği değil, yaşanan acı tecrübelerin ardından
yapılan dengeli bir değerlendirmedir.
Akif’in
yaşadığı döneme bir bütün olarak baktığımızda, onun Sultan Abdülhamid’le şahsi
hiçbir husumetinin olmadığını hatta ömrü boyunca onunla hiç yüz yüze
gelmediğini de görürüz. Her iki şahsiyetin de İttihad-ı İslam idealini önemli
bir ufuk olarak gördükleri aşikârdır. Ancak bu ortak payda, yöntem ve özgürlük
anlayışındaki derin farkları ortadan kaldırmaz. Sultan Abdülhamid devlet
güvenliği ve diplomasi refleksiyle hareket ederken, Akif’in daha çok ahlaki
itiraz, hürriyet ve adalet merkezli bir dil kullandığını görürüz. Dolayısıyla
her ikisini “birbirine muhalif değil, hedef birliği içinde farklı yöntemler
seçen” şahsiyetler olarak görmek, hem onları ve dönemlerini doğru okumamızı
sağlar hem de tarihsel gerilimi daha yumuşatır. İşte yukarıda ifade ettiğimiz
Akif’in adalet terazisi burada devreye girer. (5)
BİR KUŞAĞIN
ORTAK TRAJEDİSİ
Bu tavır,
yalnızca Âkif’e özgü de değildir. Dönemin diğer aydınlarında da benzer
yaklaşımı görürüz. Mesela Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Hamdi Yazır, Said
Nursi gibi isimler de II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan bu çalkantılı
süreçte hem Abdülhamid devrini hem de sonrasını bizzat yaşamışlardır.
İmparatorluğun dağılması, savaşlar, işgaller ve yeni rejimin inşası gibi
sarsıcı olaylar, ister istemez bir iç hesaplaşmayı beraberinde getirmiştir.
Ancak bu hesaplaşma, genellikle “yanılmışız” itirafından ziyade “şartlar içinde
ne yaşandı, ne yapılabilirdi?” sorusuna odaklanmıştır hep.
Elbette Rıza
Nur gibi pragmatik ve konjonktüre göre pozisyon değiştiren isimleri bu genel
çerçeveden ayrı tutmak gerekir. Fakat ekseriyetle tablo, bir savrulmadan çok
adalet terazisinde bir muhasebedir. Bu muhasebe, kişisel duygu değişiminden
çok, tarihsel bir bilinçlenmeye işaret eder. Aynı kuşak, hem Abdülhamid’in
güvenlikçi siyasetini hem de onu izleyen dönemin büyük yıkımını tecrübe
etmiştir. Dolayısıyla değerlendirmeleri, tek bir döneme duyulan özlem ya da
öfke üzerinden değil; iki tecrübenin karşılaştırılması üzerinden şekillenmiştir
genellikle.
Bugünden bakıldığında
bu tavır bize önemli bir ölçü sunar. Tarihî şahsiyetler ve dönemler hakkında
hüküm verirken sloganlara değil, adalet terazisinde yaşanmış tecrübeye kulak
vermek gerekir. O kuşak, büyük kırılmaların ardından geçmişi yeniden tartmış ve
anlamaya çalışmıştır. Bu yaklaşım, bugünün kutuplaşmış tarih-siyaset
tartışmalarına da ders niteliğindedir. Aynı zamanda bugün tekerrür eden fikri
ve siyasi kabızlık halinin aşılmasında da önemli bir örneklik teşkil eder.
Çünkü merhum Akif’in dediği gibi:
“Tarih”i “tekerrür”
diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret
alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”
ETİKETLERİN
ÖTESİNE GEÇMEK
Bugün
Abdülhamid tartışması bize, ülkemizde tarihin çoğu zaman günün ideolojik
ihtiyaçlarına göre yeniden üretildiğini gösteriyor. Oysa tarih, kimlik inşa malzemesi
olmaktan çıkarılmadıkça sağlıklı bir zemine oturamaz. Ne “Kızıl Sultan” ifadesi
hakikatin tamamını anlatır ne de “Ulu Hakan” sıfatı yeterlidir. Kabul edelim ki
Sultan Abdülhamid, korkuları olan, tehdit algısıyla hareket eden, diplomasiyle
zaman kazanmaya çalışan, fakat aynı zamanda özgürlükleri daraltan bir
hükümdardır. Onu anlamak için bu çelişkileri de birlikte görmek,
değerlendirmelerimize almak gerekmez mi?
Tarih, taraf
tutmaktan çok ibret almayı gerektirir. Geçmişi putlaştırmak da toptan mahkûm
etmek de bugüne bir şey kazandırmaz. Asıl mesele, o tecrübenin içindeki
dersleri ayıklayabilmektir. Âkif’in terazisi, bugün hâlâ tarih
tartışmalarımızın en eksik aletidir.
Belki de en
sağlıklı tutum, Abdülhamid’i ne kutsal bir kahramana dönüştürüp tabulaştırmak
ne de ötekileştirip Kızıl Sultan’a dönüştürmektir. Onu, bütün karmaşıklığıyla
anlamaya/anlamlandırmaya çalışırsak belki de o zaman dikiz aynasına bakarken ön
camı da ihmal etmemiş oluruz.
KAYNAKÇA
1- Sultan
Abdülhamid, Hüseyin Çelik, Alfa Yayınları, S:8
2-Enver
Paşa, Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitabevi, S:107
3-age, S:123
4-İmparatorluğun
Son Nefesi, Prof. Dr. İlber Ortaylı, Timaş Yayınları
5- Bizim
Akif, Yusuf Tosun, Çıra Yayınları, S:67
YUSUF TOSUN
İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü mezunu olan Tosun,
Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde yüksek linsans yaptı. Yazın dünyasına deneme,
öykü, mektup, günlük, biyografi türlerinde katkıda bulunmuştur. Birçok sivil
toplum kuruluşunda aktif görevi bulunuyor ve Anadolu Yazarlar Birliği Genel
Başkanı.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.