Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

İbrâhim Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası


İBRÂHİM (ALEYHİSSELÂM)'IN  HAYATI (KISSASI)  

Mukaddime: 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Onun kulu ve Rasûlü’dür…

Bundan sonra:

Değerli okuyucular; Bu yazımda da inşeAllâh, İbrahim (aleyhisselam)' ın hayatını (kıssası)'nı anlatmaya çalışacağım. İbrahim (aleyhisselâm) Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'de ismi geçen Peygamberlerden birisidir. Ayrıca Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'in surelerinden bir sureninde adıdır. Rivayete göre, İbrâhim (aleyhisselâm) Allah Subhanehu ve Teâlâ' nın Peygamber Âdem  (aleyhisselâm)' dan itibaren  Âdem (aleyhisselâm) oğullarına göndermiş olduğu Yedinci  Peygamberdir. "Ulul Âzim" Peygamberlerinde ikincisidir.
En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰه۪يمَۜ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّا

"‎Kitap’ta İbrâhîm’i de an! O, özü sözü bir/sıddîk olan bir nebiydi."

‎(Meryem:  19/41) 

‎ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَن۪يفًاۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ

"‎Hiç kuşkusuz İbrâhîm, tek başına bir ümmetti. Gönülden Allah’a kulluk yapan, (şirki terk edip dini Allah’a halis kılan bir) hanîfti. Müşriklerden de değildi/olmadı."

‎(Nahl:  16/120) 

Salih (aleyhisselâm)' dan Sonra:

Semûd kavmi korkunç bir ses ve sarsıntıyla yıkılıp helak olmuş, Sâlih (aleyhisselâm) Allah’a iman edenlerle birlikte kurtulmuştu. Aradan yıllar geçmiş, insanların anlayışı değişmiş, şeytan da onlara yapacağını yapmış, insanları azdırdıkça azdırmıştı.

O günlerde insanlar tamamen maddeci bir yapıya bürünmüş; bütün amaçları mal, mülk edinmek, para kazanmak ve lüks içinde keyfince bir hayat sürmek olmuştu. Toplumda faizcilik yaygınlaşmış, hak hukuk çiğnenmiş, insanlar birbirlerine şüphe ile bakmaya başlamıştı. Halk sınıflara ayrılmış; bir avuç zalimin ezdiği  mazlum yığınlar  oluşmuştu. İnsanların inandığı tanrı sayısı beş binlere kadar çıkmış, neredeyse her insan kendi hevâsına göre bir ilah edinme peşine düşmüştü.

Din ve inançları sermaye olarak kullanan istismarcı bir din adamları sınıfı oluşmuş,  bu sınıfların önderliğinde yapılan tapınaklar putlarla doldurulmuştu. Din adamları insanlara putperestlikte öncülük ediyor, mabetlerin her türlü kaynak ve imkanlarını kendi menfaatleri için kullanıyorlardı. Bu adamlar mabetlerde kalıyor, tapınaklara takdim edilen hediyelerle geçiniyorlardı.  Ticaretin ve yargının merkezi de bu tapınaklar olmuştu. Bu arada halkın arasında, insanları ilah edinme şirki de ortaya çıkmıştı. 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا

"‎Kim hidayet bulursa kendi lehine hidayeti bulmuş olur. Kim de sapıtırsa kendi aleyhine sapıtmış olur. Hiçbir günah sahibi başkasının günahını yüklenmez. Biz, peygamber göndermeden azap edecek değiliz."

‎(İsrâ:  17/15) 

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın Soyu:

İbrahim b. Târah (Âzer), b. Nahor, b. Sarug (Şarug) b. Rau (Ergu), b. Falığ, b. Hûd  (Âbir), b. Şalıh, b. Erfahşed, b. Sâm, b. Nuh (aleyhisselâm)' dır.  [1]

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın Nesebi hakkındaki rivâyetler muhteliftir. Bu rivayetlerin hepsi Sâm b. Nûh (aleyhisselâm)' a vardığında ittifak etmişlerdir. 

Sa‘lebî:

“İbrâhim (aleyhisselâm)' ın babasının asıl adı Terah (Târah)  idi. Nemrud tarafından puthânesine nâzır tayin olunduğu zaman Târah adını Âzer’e tahvil etmiştir ki Âzer, puthânedeki putlardan birisinin adı idi” diyor.

İbn Hişâm’ın rivayetine göre, 

Nûh (aleyhisselâm)' ın vefatı ile İbrâhim (aleyhisselâm)' ın arasında peygamber olarak Hûd (aleyhisselâm) ile Sâlih (aleyhisselâm) vardır ve bu aradaki fâsıla 1143 senedir. 

İbrâhim (aleyhisselâm) ile Hûd (aleyhisselâm) arasında da 630 senelik bir fâsıla olduğu bildiriliyor. İbrâhim (aleyhisselâm)' ın tevellüdüyle tûfan arasında 1263 senelik bir fâsıla vardır.

İbrâhim peygamberin vilâdeti Nemrud b. Kenân’ın hâkimiyeti zamanına müsâdiftir. 

Vilâdet mahallinde ihtilâf edilmiştir. Bunlar içinde en sahihi Nemrud’un saltanat makarrı ve İbrâhim (aleyhisselâm)' ı ateşe attığı Bâbil şehrinde doğduğuna dair olan rivayettir. İbn Sa‘d Tabakāt’ında  İbrâhim (aleyhisselâm)' ın künyesi “Ebü’l-Edyâf” (konuklar babası) olduğunu bildirmiştir. 

(İbn Abbas (radıyallahü anhümâ)' dan gelen bir rivayete göre, 
İbrâhim (aleyhisselâm)' ın  evi yol uğrağı bir yerde imiş. Her gelen misafire ikram edilirmiş, bunun için Ebü’d Dayfân denilmiştir.)

Kur’an’da büyük isimlerle en çok anılan peygamber, İbrâhim (aleyhisselâm)' dır ve 
Evvâh, Halîm, Münîb, Hanîf, Kānit, Şâkir” isimleri o cümledendir.

Rabbimiz, İbrâhim (aleyhisselâm) ile o günün insanlarını aydınlığa çıkarmak istediği gibi, kıyamete kadar gelecek insanları da onun önderliği ve rehberliğiyle cahiliye karanlıklarından kurtarıp hakka eriştirmek istemiştir. Allah’ın böylesi bir kavme gönderdiği İbrâhim (aleyhisselam), Kur’ân-ı Kerim’de kendisinden en çok bahsedilen  “ulü’l-azm"  Peygamberlerden birisidir.

Ulü’l-azm peygamberler beş tanedir. Onlar risalet vazifelerini yerine getirirken büyük zorluklarla karşılaşmış ve bunlara karşı üstün bir sabır ve gayret göstermişlerdir.  Bu güzel duruşları sebebiyle de ulü’l-azm peygamberler olarak isimlendirilmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerim’de babasının ismi Âzer şeklinde geçmekte ve putperest olduğu ifade edilmektedir.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ اٰزَرَ اَتَتَّخِذُ اَصْنَامًا اٰلِهَةًۚ اِنّ۪ٓي اَرٰيكَ وَقَوْمَكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

(Hatırlayın!) Hani İbrâhîm, babası Azer’e demişti ki: “Putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz ki ben, senin ve kavminin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu düşünüyorum.”

‎(En'âm:  6/74) 

Peygamber Efendimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' de, İbrâhim (aleyhisselâm)' ın babasının adını Âzer olarak zikretmiştir.

(Tecrid- i Sarih Tercemesi, IX, 108-109)

Künye Değil Üsve!:

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın en meşhur künyesi "peygam­berlerin babası" manasına gelen "Ebu'l-enbiyâ" dır. Bu künyenin İbrâhim (aleyhisselâm)' a verilmesinin sebebi, Kurân-ı Kerim'de isimleri geçen 25 peygamberden 14' dünün  O’nun soyundan gelmesidir.

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın diğer künyeleri mü’minler için güzel birer üsve; yani uyulacak güzel örneklikler olarak kabul edilmelidir. Onun en meşhur lakabı  “Halîlü’r Rahmân”; yani “Rahmân olan Allah’ın dostu”dur.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَمَنْ اَحْسَنُ د۪ينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلًا

"‎Muhsin olarak/Kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışarak yüzünü Allah’a teslim eden ve hanîf olan İbrâhîm’in milletine uyandan daha güzel bir dine kim sahip olabilir? Ki Allah, İbrâhîm’i dost edinmiştir."

‎(Nisâ:  4/125) 

Diğer lakaplar ise en üst basamağı Halîlu’r-Rahmân sıfatı olan bir merdivenin basamakları gibidir.

Halîl:  bir kimsenin sırdaşı, sevgisi kalbinin her yerine nüfûz eden has dostu demektir. 

“Hiçbir eksiği olmayan sevgili” manasına da gelen Halîl kelimesi, Halîlu’r-Rahmân veya Halîlullah şeklinde Allah’ a izafe edilerek kullanılır.

Allah’ın, İbrâhim (aleyhisselâm)' ı halîl yani dost edinmesine hadislerinde yer veren sevgili Peygamberimiz,  

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Allah, İbrâhim’i dost edindiği gibi beni de dost edinmiştir”

(Müslim, Mesacid 23)

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Eğer ben insanlardan birini dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i dost edinirdim. Fakat sizin Peygamberiniz Allah’ın dostudur” buyurmuştur.

(Müslim, Fezailü’s- Sahabe 3,6,7) Ayrıca bk: Buhari, Salat 80)

Böylece o, bir kulun ulaşabileceği bu en yüce makamın kendisine de ihsan buyrulduğunu ifade etmiştir.

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın Allah’a dost olmasının sırrı, O’nun, Allah’ın rızasını ve muhabbetini kazandıracak ibadet ve salih amellerde zirve olmasıdır. İbrâhim (aleyhisselâm)' ın insanlara yaptığı iyiliklerde onlardan hiçbir şey istememesi de bu sırra dahildir. 

Rivayete göre, İbrâhim (aleyhisselâm) bir keresinde ölüm meleğiyle karşılaşmıştı. Ona: 

Rabbim beni niçin dost edindi, diye sordu. Melek, şöyle cevap verdi: 

“Sen insanlara iyilik yaparsın ancak onlardan bir şey istemezsin!”

(Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 107)

İbn Kesîr şöyle der: 

“İbrâhim (aleyhisselâm) sevgi makamlarının en yükseği olan dostluk makamına ermiştir. Bunun sebebi, Rabbine karşı çokça itaat etmesinden başka bir şey değildir."

(İbn Kesir, I, 442)

Burada, itaatte çokluktan anlaşılması gereken şey, İbrâhim (aleyhisselâm)' ın, hem kulluğun kalitesinde, hem de her emrin ve yasağın derhal yerine getirilmesinde en yüksek seviyeyi yakalamış olduğudur.

Kurân-ı Kerim’de, İbrâhim (aleyhisselâm)' ı Halîl makamına ulaştıran, şirk ve dalâletten uzak durup, tevhid dinine sımsıkı sarılan Hanif

(Âl-i İmrân:  3/67 ve 95 ); 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفًا مُسْلِمًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

"‎İbrâhîm, Yahudi değildi. Hristiyan da değildi. Hanîf bir Müslim’di. O, müşriklerden de değildi."

‎(Âl-i İmran:  3/67) 

 ‎ قُلْ صَدَقَ اللّٰهُ فَاتَّبِعُوا مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

De ki: “Allah doğru söyledi. Hanîf olarak İbrâhîm’in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.”

‎(Âl-i İmran:  3/95) 

(Nahl:   16/123);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ ثُمَّ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

Sonra da sana, “Hanîf olarak İbrâhîm’in milletine uy!” diye vahyettik. O, müşriklerden değildi.

‎(Nahl:  16/123) 

Allah’a gönülden itaat ve kulluk eden Kânit

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَن۪يفًاۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ

"‎Hiç kuşkusuz İbrâhîm, tek başına bir ümmetti. Gönülden Allah’a kulluk yapan, (şirki terk edip dini Allah’a halis kılan bir) hanîfti. Müşriklerden de değildi/olmadı."

‎(Nahl:  16/120) 

çok şükreden Şâkir 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ شَاكِرًا لِاَنْعُمِهِۜ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

"‎(Allah’ın) nimetlerine şükreden biriydi. (Allah) onu seçti ve dosdoğru yola iletti."

‎(Nahl:  16/121) 

çok ah ve niyâz eden Evvâh

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ

"‎İbrâhîm’in, babası için bağışlanma istemesi, sadece ona verdiği sözü yerine getirmek içindi. Babasının Allah düşmanı olduğu açığa çıkınca ondan teberrî etti/uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, (çokça “ah” çeken, dertli, duygulu) ince kalpli ve yumuşak huylu biriydi."

‎(Tevbe:  9/114) 

yumuşak huylu Halîm

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ

"‎İbrâhîm’in, babası için bağışlanma istemesi, sadece ona verdiği sözü yerine getirmek içindi. Babasının Allah düşmanı olduğu açığa çıkınca ondan teberrî etti/uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, (çokça “ah” çeken, dertli, duygulu) ince kalpli ve yumuşak huylu biriydi."

‎(Tevbe:  9/114) 

ve Allah’a gönülden yönelen Munîb

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَحَل۪يمٌ اَوَّاهٌ مُن۪يبٌ

"‎Çünkü İbrâhîm yumuşak huylu (ince kalpli, duygusal), çokça “ah” çeken ve (Allah’a) yönelen biriydi."

‎(Hûd:  11/75) 

gibi sıfatları zikredilmiştir. Ayrıca O, Ebû’d-Difân veya Ebû’l-Edyâf yani misafirlerin babasıdır. Bütün bu sıfatlarla İbrâhim (aleyhisselâm) Allah’ın dostu olmaya hak kazanmıştır. Eğer mü'minler İbrâhim (aleyhisselâm)' a verilen lakaplardaki güzel özelliklerle kendilerini süsleyebilirlerse, umulur ki onlar da, “Halîlullah" Allah’ın dostu” olmakla ödüllendirilirler.

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Babası ve Yurdu:

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Babası Târah (Âzer), Harran halkından idi.   [2] 

Onun, Küfe ile Basra arasındaki Kûsâ köyü halkından olduğu da söylenir.    [3] 

Harran; büyük bir şehir olup Mudar´ın kasabası idi. Reha ile araları bir günlük, Rakka ile araları iki günlüktür. Musul Şam ve Rum yolu üzerindedir. Harran´ı, ilk önce kuran, İbrahim (aleyhisselâm)' ın kardeşi Haran olduğu için, oraya Harran adı verilmiştir. Tufandan sonra yer yüzünde ilk kurulan şehirdir.    [4]

Kûsâ: Babil toprağındaki Irak köylerindendir ve Fırattan, Irak´a akıtılan ilk ır­mağın da, adıdır.    [5]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Babası Târah (Âzer), Kral Nemrud´un putlarının Bakı­cısı ve İdarecisi idi.
Harranda, kıtlıkla karşılaşınca, evini.    [6]  

Nemrud´un oturduğu.      [7]  

Kûsâ´ya nakletmişti.     [8]

En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Annesi:

Rivayete göre İbrahim (aleyhisselâm)' ın annesi ise Erfahşed b. Sâm, b. Nuh oğullarından Kernba b. Kûsâ´nın kızı Nuna veya Efrayim b. Ergu, b. Falığ, b. Hûd  (Âbir), b. Şalıh, b. Erfahşed, b. Sâm, b. Nuh (aleyhisselâm)' ın kızı Ebyuna idi.[9]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Şekil Ve Şemaili:

İbrahim (aleyhisselâm): orta boylu, ak benizli, elâ gözlü.       [10], 

ak saçlı, güzel ve güler yüzlü, açık alınlı, uzunca yanaklı ak sakallı idi.  [11]

Ayak izlerine varıncaya kadar. 
[12] 

şekil ve şemailce Peygamberimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e, insanların, en çok benzeyeni idi.      [13]

En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.

Kral Nemrud'un Soyu Ve Marifetleri:

Rivayete göre, Nemrud b.  Kuşya (kûş veya kush) b.  Kenan b. Ham b. Nuh (aleyhisselâm)' dır. 

Nemrud; ilk defa, kötü yol açan.  [14], 

İlk defa, başına tac giyen.     [15]

İlk defa, yıldızların durumunu ortaya koyan ve onlar hakkında nazariyeler ku­ran ve ameliyeler yapan.     [16].

(Kabil´den sonra) ilk defa, ateşe tapan kimse.   idi.

Yerden bir ateşin çıktığını görünce, varıp önünde yere kapanmış ve üzerine bir bina çattırarak ona bir bakıcı da, tayin etmişti.       [17]

İnsanları, kendisine tapmağa, ilk defa davet eden de, Nemrud idi.       [18]

Halkın Sema İlimleri İle Uğraşmaları:

Nemrud´un zamanında, insanlar da, yıldızlara âid bilgilerle uğraşırlar; güneşin, ay´ın tutulacağı tarihi hesaplarlar, yıldızları ve mevkilerini belirlerler.  [19], 

yıldızlar, ve felek (gökyüzü, sema, evren) v.s. lere âid yaptıkları âletlerle onlardan bir takım hükümler çıkarırlardı.      [20]

Nemrud´un Rüyâsı ve Korkunç Tedbirlere Başvurması:

Rivayete göre: Nemrud; o sıralarda, rüyâsında    [21], 

bir yıldızın doğduğunu gör­müştü ki, yıldızın parlaklığı, ay´ın aydınlığını, güneşin ziyasını bastırıyordu!

Nemrud, bundan, son derecede korktu.

Sihirbazları, Kâhinleri ve Kaifleri (iz ve yüz çizgilerinden anlayanları) davet edip bunun, sırrını sordu.    [22]

Onlar da:

"Ülkende şu yılda bir çocuk doğacak, halkın Dinini değiştirecek.      [23], 

senin ölü­mün, saltanatının zevali, onun eli ile olacaktır!" dediler.      [24]

O sırada Nemrud, Küfe Babilinde oturmakta idi. Oturduğu köyden ayrılıp başka bir köye taşındı.
Oradan, bütün erkekleri, çıkarttı. Orada, yalnız kadınları, bıraktı.      [25]

Her 10  erkeğin üzerine, güvenilir bir Murakıb (denetleyici) tâyin etti. [26]

Doğan erkek çocukların hepsinin öldürülmesini emretti.        [27]

Bunun üzerine doğan bütün erkek çocuklar, öldürüldü! Nemrud´un, o şehirde önemli bir işi çıktı. Nemrud, İbrahim (aleyhisselâm)' ın babası Âzer´den başkasına güvenmediği için, onu, çağırdı.       [28]

"Ben, sana, bir işimi havale etmek istiyorum. Seni, oraya, ancak, sana olan güvencimden dolayı, gönderiyorum. Ailenin yanına varmamak, kendisile münâsebette bulunmamak üzre and (yemin)  ve­riyorum!         [29]

Bak! Eşinle, sakın münâsebette bulunayım deme, hâ!" dedi.      [30]

Âzer:

"Ben, bu hususta Dinimden fedâkârlık yapmakta çok cimriyimdir." dedi.        [31]

Bunun üzerine, Nemrud, ona, yapacağı işi, havale etti. Âzer, şehre girip Nemrud´un işini hallettikten sonra, kendi kendine  

"Ailemin yanına bir varsam da, ne yapıyorlar bir baksam?" dedi.      [32]

Rivayete göre Ailesinin yanına varınca, sözünde duramadı. Bunun üzerine, ailesini, Küfe ile Basra arasında Evr diye anılan bir köye kaçı­rarak orada bir bodruma yerleştirdi. Kendisinin, yiyeceğini, içeceğini ve tüm  ihtiyaçlarını sağladı. Aradan, uzun bir müddet geçip te, bir şey zuhur etmeyince, 

Nemrud:

"Demek, bu, yalancı sihirbazların sözü imiş,  Yurdlarınıza dönünüz artık!" dedi. 

Erkekler de yurtlarına döndüler.       [33]

İbn.İshak´a göre de:

İbrahim (aleyhisselâm)' ın doğma zamanı yaklaşınca, Müneccimler,

Nemrud´a:

"Senin, şu köyünde, şu yılın, şu ayında İbrahim adında bir çocuk doğacak!      [34] 

Senin Dinini yerecek, topluluğunu dağıtacak.    [35] 

Halkı, dininizden ayıracak ve putlarınızı, kıracaktır!" dediler.

Nemrud, bildirilen zaman gelince, adamlar göndererek köydeki her gebe ka­dını getirtti ve göz altında tuttu. Ancak, İbrahim (aleyhisselâm)' ın annesi, pek genç olup gebeliği bilinemediğin­den, gözaltına alınmadı. Nemrud, Müneccimlerin bildirdiği yılın belli ayında.       [36] 

doğan erkek çocukların hepsini öldürttü.      [37]

En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Doğuşu ve Mağarada Büyüyüşü:

İbrâhim (aleyhisselam)' ın çocukluğuna dair, tarih kitaplarında geçen bilgiler arasında O’nun mağarada doğduğu bilgisi vardır. Babası Âzer’in, şehrin önde gelen şahsiyetlerinden birisi olmasına karşın,  İbrâhim (aleyhisselâm)' ın bir mağarada dünyaya gelmesi, zamanın zalim hükümdarı Nemrud’un gördüğü bir rüyayla başlayan olaylar zincirinin son halkasıdır: 

Rivayet olunduğuna göre; Nemrud, rüyasında ışığı ay ve güneşten daha parlak bir yıldızın doğduğunu görmüş ve rüyasını kâhin ve sihirbazlara yorumlatmıştır.  Kâhinler, o yıllarda doğacak bir çocuğun halkın dinini değiştireceğini; Nemrud'un ölümüne ve saltanatının yıkılmasına sebep olacağını haber vermişlerdir. Bunun üzerine Nemrud, yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emrederek büyük bir katliam başlatmıştır. Tarih kitaplarında ayrıntılı olarak anlatılan bu hengâmede Âzer, hamile olan eşini bir şekilde şehir dışına çıkarıp gözlerden uzak bir mağaraya yerleştirmiştir. İşte İbrâhim (aleyhisselâm) bu mağarada dünyaya gelmiştir.

(Bkz.: Sâlebî-Arais s.73,74 ; Taberî-Tarih c.1,s.121)

İbrahim (aleyhisselâm)' ın annesi; doğum yapma zamanı gelince, geceleyin evin­den çıkarak yakınlarında bulunan bir mağaraya gitti. İbrahim (aleyhisselâm)' ı,
ora­da doğurdu.       [38]

İbn. Asâkir´e göre: 

İbrahim (aleyhisselâm); Irak toprağında Babil´in Kûsâ köyün­de hâlen kendisine nisbet edilen Makam´da doğmuştur.       [39]

Annesi; yeni doğan bir çocuk için, ne yapmak lazımsa, hepsini yaptıktan, sa­rıp sarmaladıktan sonra, mağaranın kapısını kapatarak evine döndü. Zaman zaman, mağaraya uğruyor, oğlunun, sağ ve baş parmağını emip dur­duğunu görüyordu. Âzer, gebeliğini ne yaptığını sorduğu zaman, 

Nuna: 

"Bir oğlan doğurmuştum. Öldü!" dedi. Âzer, onu doğruladı ve sustu. [40]

Rivayete göre İbrahim (aleyhisselâm), İsâ (aleyhisselâm)' ın miladından (yaklaşık olarak)  2.000  yıl önce doğmuştur.   [41]

Rivayete göre, İbrahim (aleyhisselâm); mağarada, bir günde, bir haftalık gibi, bir haftada, bir aylık gibi, bir ayda, bir yıllık gibi hızlı büyüyordu. Mağarada, ancak, 15  ay kaldı.

Âzer; oğlunun, mağarada gizlice nasıl doğurulduğunu, büyütüldüğünü, öğre­nince, son derecede sevindi.      [42]

Nemrud, bütün olan bitenleri unutmuştu. İbrahim (aleyhisselâm) da büyümüştü.     [43]

Kendisi, anne ve babasından başka, yaratıklardan, henüz hiç birini görmemişti.       [44]

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın Mesleği Ve (Peygamberler Babası):

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın ismi Kur’ân-ı Kerim’in 25 sûresinde, 63 ayetinde, 69 defa geçmektedir. Onun vasıflarından birisi de Ebu’l-Enbiyâ’dır. Yani O, kendisinden sonra gelen ve Kur’ân’da ismi geçen 14 peygamberin babası, ikisinin de dolaylı yoldan akrabasıdır. Böylesi güzel bir konum O’na bu güzel sıfatın verilmesine sebep olmuştur. Yüce Kitabımızda peygamberliğin O’nun nesline tahsis edildiğine işaret edilerek şöyle buyurulur: 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَجَعَلْنَا ف۪ي ذُرِّيَّتِهِ النُّبُوَّةَ وَالْكِتَابَ وَاٰتَيْنَاهُ اَجْرَهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ

"‎Ona İshâk’ı ve Ya’kûb’u verdik. Zürriyeti arasında nübüvvet ve kitap kıldık. Ona mükâfatını dünyada verdik. Hiç şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.‎"

‎(Ankebût:  29/27) 

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın neslinden gelen bu peygamberler Kur’ân-ı Kerim’de şöyle zikredilmektedir:

“Biz O’na İshâk ile Yakûb’u bağışladık; hepsini de doğru yola ilettik. Daha önce Nûh’u ve O’nun soyundan Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârûn’u da doğru yola iletmiştik. İşte iyilik eden ve işini güzel yapanları biz böyle mükafatlandırırız. Zekeriya, Yahyâ, İsâ ve İlyâs’ı da doğru yola ilettik. Onların hepsi salihlerdendi. İsmâil, Elyesa, Yûnus ve Lût’u da doğru yola ilettik. Onların hepsini diğer insanlardan üstün kıldık.”

(En’âm:  6/84-86);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلًّا هَدَيْنَاۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِه۪ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَۙ

"‎Ona İshâk’ı ve Ya’kûb’u armağan ettik. Hepsini hidayet ettik. Bundan önce de Nûh’u ve soyundan olan Dâvûd, Suleymân, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârûn’u da hidayet etmiştik. İşte muhsinleri/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları böyle mükâfatlandırırız.‎"

‎(En'âm:  6/84) 

 ‎ وَزَكَرِيَّا وَيَحْيٰى وَع۪يسٰى وَاِلْيَاسَۜ كُلٌّ مِنَ الصَّالِح۪ينَۙ

"‎Zekeriyyâ, Yahyâ, Îsâ ve İlyâs’ı da (hidayet ettik). Hepsi salihlerdendi.‎"

‎(En'âm:  6/85) 

 ‎ وَاِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَيُونُسَ وَلُوطًاۜ وَكُلًّا فَضَّلْنَا عَلَى الْعَالَم۪ينَۙ 

"‎İsmâîl, Elyesa, Yûnus ve Lût’u da (hidayet ettik). Ve hepsini âlemlere üstün kıldık.‎"

‎(En'âm:  6/86) 

İbrahim (aleyhisselâm), oğlu İsmail (aleyhisselâm) ile birlikte Kâbe'yi yeniden inşa etmiştir. Bu yönüyle mimar/inşaatçı vasfı ön plana çıkar. Kâbe'yi yeniden inşa edişiyle, Süleyman (aleyhisselâm)' a ve Mimar Sinan'a önderlik etmiştir.

Rivayete göre, Peygamberlerin çoğunun yaptığı gibi, İbrahim (aleyhisselâm)' da geçimini sağlamak için toprakla ve hayvanlarla uğraşmıştır. Kaynaklar, onun çok sayıda koyunu olduğunu ve çiftçilikle uğraştığını belirtir.

Rivayete göre, İbrahim (aleyhisselâm), ziraat ve hayvancılıkla uğraşan, oldukça zengin, cömert ve misafirperver bir peygamber olduğu rivayet edilir. 

İbrâhim (aleyhisselâm)’ ın Önemi:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُۚ اِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ اِنَّا بُرَءٰٓؤُ۬ا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۘ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَٓاءُ اَبَدًا حَتّٰى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهُٓ اِلَّا قَوْلَ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ لَاَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَٓا اَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَاِلَيْكَ اَنَبْنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ

"‎Sizin için İbrâhîm’de ve onunla birlikte olan (müminlerde/resûllerde) güzel bir örneklik vardır. Hani onlar, kavimlerine demişlerdi ki: “Biz, sizden ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerinizden berîyiz/uzağız. Sizi tekfir ettik (üzerinde bulunduğunuz yolu ve sizi reddettik). Bizimle sizin aranızda, tek olan Allah’a iman edinceye kadar, ebedî bir düşmanlık ve ebedî bir kin baş göstermiştir.” İbrâhîm’in babasına söylediği, “Senin için Allah’tan bağışlanma dileyeceğim. (Ama) Allah’a karşı sana hiçbir faydam olmaz.” sözü müstesna. Rabbimiz! Yalnızca sana tevekkül ettik, yalnızca sana yöneldik ve dönüşümüz de yalnızca sanadır.‎"  buyurmaktadır.

‎(Mümtehine:  60/4) 

Kur’ân-ı Kerim’de, uyulacak en güzel örneklerden biri olarak mü’minlere İbrâhim (aleyhisselâm)' ın gösterilmesi, O’nun hayatını öğrenmenin önemini bir kat daha arttırmaktadır. En iyi kul olmanın yolu İbrâhim (aleyhisselâm)' ın yoluna uymaktan geçmektedir. Çünkü O, Allah’ın dostluğunu kazandıracak en üstün özelliklere sahiptir: 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَمَنْ اَحْسَنُ د۪ينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلًا

"‎Muhsin olarak/Kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışarak yüzünü Allah’a teslim eden ve hanîf olan İbrâhîm’in milletine uyandan daha güzel bir dine kim sahip olabilir? Ki Allah, İbrâhîm’i dost edinmiştir.‎"

‎(Nisâ:  4/125) 

O, ilah olarak yalnızca Allah’ı kabul etmiş ve toplumda kendilerini kutsayarak halkı sömürenlerin batıl inançlarını reddetmiştir. O, tevhidin hakim olması için mücadele etmiş ve zalimlerin iktidarını sarsmıştır. Onunla bizim alakamız Yüce Kur’ân’da şöyle ifade edilmiştir:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎اِنَّ اَوْلَى النَّاسِ بِاِبْرٰه۪يمَ لَلَّذ۪ينَ اتَّبَعُوهُ وَهٰذَا النَّبِيُّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۜ وَاللّٰهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِن۪ينَ

"‎Şüphesiz ki insanlar arasından İbrâhîm’e en yakın olanlar, (tevhid konusunda) onun (yoluna) uyanlar; bu nebi ve (ona) iman edenlerdir. Allah, müminlerin velisidir/dostudur.‎"

‎(Âl-i İmran:  3/68) 

‎ اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ

"‎Sizin dostunuz ancak Allah, Resûl’ü, namazı kılıp zekâtı veren ve rükû eden mümin kimselerdir.‎"

‎(Mâide:  5/55) 

Yaşadığı Asır / Büyüyüp Yetişmesi:

Rivayete göre, İbrâhim (aleyhisselâm)’ ın M.Ö. 2200 ile 2000’li yıllar arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. O, Babil’den sonra Harran’a ve daha sonra Filistin’e geçmiştir. Bir  süreliğine Mısır’a giden  İbrâhim (aleyhisselâm) tekrar Filistin’e  dönmüştür. Yine eşi Hazret-i Hacer’i ve oğlu İsmail (aleyhisselam)' ı  Hicaz bölgesine götürüp bırakmış, kendisi de birkaç defa oraya gidip gelmiştir.

(İbn Sa'd, Tabakât, I, 46 ; Taberî, Tarih, I, 244 -247)

Kur’ân-ı Kerim’de İbrâhim (aleyhisselâm)' ın bebeklik ve çocukluk döneminden bahsedilmez. Hadis sistematiği dışında kalan bazı İslâmî kaynaklarda ise bu dönemle ilgili birçok bilgi mevcuttur. Ancak bu bilgilerin doğruluğu kesin değildir. Doğrusunu yanlışından ayırabilmek gerçekten zordur. Bu konuda en doğru tutum, bizlere fayda verecek bilgiyi yani Kur’ân ve sünnetin ifadelerini öne çıkarmaktır. Böylece doğruluğundan şüphe edilmeyecek kesin bilgilerle Tevhid Peygamberi İbrâhim (aleyhisselâm)' ın hayatını öğrenmiş oluruz. Diğer kaynaklarda geçen bilgiler ise ancak Kur’ân'a ve sünnete uygun olduğu zaman değerlendirilebilir.

İbrâhim (aleyhisselam)' ın çocukluğuna dair, tarih kitaplarında geçen bilgiler arasında O’nun mağarada doğduğu bilgisi vardır. Babası Âzer’in, şehrin önde gelen şahsiyetlerinden birisi olmasına karşın,  İbrâhim (aleyhisselâm)' ın bir mağarada dünyaya gelmesi, zamanın zalim hükümdarı Nemrud’un gördüğü bir rüyayla başlayan olaylar zincirinin son halkasıdır: 

Rivayet olunduğuna göre; Nemrud, rüyasında ışığı ay ve güneşten daha parlak bir yıldızın doğduğunu görmüş ve rüyasını kâhin ve sihirbazlara yorumlatmıştır.  Kâhinler, o yıllarda doğacak bir çocuğun halkın dinini değiştireceğini; Nemrud'un ölümüne ve saltanatının yıkılmasına sebep olacağını haber vermişlerdir. Bunun üzerine Nemrud, yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesini emrederek büyük bir katliam başlatmıştır. Tarih kitaplarında ayrıntılı olarak anlatılan bu hengâmede Âzer, hamile olan eşini bir şekilde şehir dışına çıkarıp gözlerden uzak bir mağaraya yerleştirmiştir. İşte İbrâhim (aleyhisselâm) bu mağarada dünyaya gelmiştir.

(Bkz.: Sâlebî-Arais s.73,74 ; Taberî-Tarih c.1,s.121)

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَلَقَدْ اٰتَيْنَٓا اِبْرٰه۪يمَ رُشْدَهُ مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا بِه۪ عَالِم۪ينَۚ

"‎Andolsun ki bundan önce İbrâhîm’e rüşdünü (olgunluk) vermiştik. Biz onu biliyor (gelişimini ve süreçlerini izliyorduk).‎"

‎(Enbiyâ:  21/51) 

(Nahl: 16/120-122);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَن۪يفًاۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ

"‎Hiç kuşkusuz İbrâhîm, tek başına bir ümmetti. Gönülden Allah’a kulluk yapan, (şirki terk edip dini Allah’a halis kılan bir) hanîfti. Müşriklerden de değildi/olmadı.‎"

‎(Nahl:  16/120) 

 ‎ شَاكِرًا لِاَنْعُمِهِۜ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

"‎(Allah’ın) nimetlerine şükreden biriydi. (Allah) onu seçti ve dosdoğru yola iletti.‎"

‎(Nahl. :16/121) 

‎ وَاٰتَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَۜ

"‎Ona dünyada güzellik verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.‎"

‎(Nahl:  16/122) 

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın daha küçük yaşlarından itibaren başlayan hakikati görme güzelliği, Rabbini tanımasını ve O’na iman ile bağlanmasını sağlamıştı. O asla müşriklerden olmayan muvahhid bir Müslümandı: 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Rabbi ona, “Teslim ol!” dediğinde, “Âlemlerin Rabbi olan (Allah’a) teslim oldum.” dedi.‎

‎(Bakara:  2/131) 

Artık Peygamber olmuştu. Bundan sonraki hakikat yürüyüşü ilâhî rehberlik doğrultusunda devam edecekti. Artık İbrâhim (aleyhisselâm), putlarla birlikte gök cisimlerine tapan kavmine tevhid dinini anlatmak için büyük bir gayretin içine girecekti. Onun, kavminin önünde sergilediği aklî muhakeme Kur’ân’da şöyle anlatılmıştır:

(En’am:  6/75-79)

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَكَذٰلِكَ نُر۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِن۪ينَ

‎"Yakinen iman edenlerden olsun diye İbrâhîm’e göklerin ve yerin melekutunu (insanı hayrete düşüren ayetlerini) gösteriyorduk.‎"

‎(En'âm:  6/75) 

 ‎ فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاٰ كَوْكَبًاۚ قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ

Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş ve “Bu benim rabbimdir.” demişti. Yıldız batınca da, “Şüphesiz ki ben batanları sevmem.” demişti.‎

‎(En'âm:  6/76) 

 ‎ فَلَمَّا رَاَ الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِن۪ي رَبّ۪ي لَاَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّٓالّ۪ينَ

Ay’ın doğduğunu görünce, “Bu benim rabbimdir.” demişti. Onun battığını (görünce de), “Şayet Rabbim bana hidayet etmezse andolsun ki sapıklar topluluğundan biri olurum.” demişti.‎

‎(En'âm:  6/77) 

 ‎ فَلَمَّا رَاَ الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هٰذَا رَبّ۪ي هٰذَٓا اَكْبَرُۚ فَلَمَّٓا اَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ

‎(Sonra) Güneş’in doğduğunu görmüş ve “Bu benim rabbim olsa gerek, bu en büyüktür.” demişti. Güneş batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ki ben, sizin şirk koştuklarınızdan berîyim/uzağım.” demişti.‎

‎(En'âm:  6/78) 
 
‎ اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذ۪ي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَن۪يفًا وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ

‎“Şüphesiz ki ben, yüzümü hanîf olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, müşriklerden de değilim.”‎

‎(En'âm:  6/79) 

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın Akidesi:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ مَا كَانَ اِبْرٰه۪يمُ يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلٰكِنْ كَانَ حَن۪يفًا مُسْلِمًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

"‎İbrâhîm, Yahudi değildi. Hristiyan da değildi. Hanîf bir Müslim’di. O, müşriklerden de değildi.‎"

‎(Âl-i İmran:  3/67) 

En güzel dini arayanlar için İbrâhim (aleyhisselâm)' ın dini, ne güzel bir örnektir. Bütün Peygamberlerle birlikte Son Peygamberin dini de aynı dindi:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 ‎ وَمَنْ اَحْسَنُ د۪ينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلًا

"‎Muhsin olarak/Kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışarak yüzünü Allah’a teslim eden ve hanîf olan İbrâhîm’in milletine uyandan daha güzel bir dine kim sahip olabilir? Ki Allah, İbrâhîm’i dost edinmiştir.‎"

‎(Nisâ:  4/125) 

Madem ki en güzel din  İbrâhim (aleyhisselâm)' ın dinidir; öyleyse biz de Rabbimizin öğrettiği şekilde: 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَقَالُوا كُونُوا هُودًا اَوْ نَصَارٰى تَهْتَدُواۜ قُلْ بَلْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

Dediler ki: “Yahudi ve Hristiyan olun ki hidayete eresiniz.” De ki: “(Hayır, öyle değil!) Bilakis, (asıl hidayet,) hanîf olan İbrâhîm’in yoludur. Ve o, müşriklerden de değildi.”‎

‎(Bakara:  2/135) 

İbrâhim (aleyhisselâm) yalnız dünyada değil, ahirette de güzellik verilenlerdendi: 

(Nahl: 16/120-122);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَن۪يفًاۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ

"‎Hiç kuşkusuz İbrâhîm, tek başına bir ümmetti. Gönülden Allah’a kulluk yapan, (şirki terk edip dini Allah’a halis kılan bir) hanîfti. Müşriklerden de değildi/olmadı.‎"

‎(Nahl:  16/120) 

 ‎ شَاكِرًا لِاَنْعُمِهِۜ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

‎(Allah’ın) nimetlerine şükreden biriydi. (Allah) onu seçti ve dosdoğru yola iletti.‎

‎(Nahl:  16/121) 

 ‎ وَاٰتَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَۜ

‎"Ona dünyada güzellik verdik. Şüphesiz o, ahirette de salihlerdendir.‎"

‎(Nahl:  16/122) 

Sevgili Peygamberimiz Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: 

“Allah İbrâhim’i dost edindiği gibi beni de dost edinmiştir”  buyurmuştur.

(Müslim, Mesâcid, 23)

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, İbrâhim (aleyhisselâm) insanlık için çok güzel ve çok özel bir örnektir.

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Anne ve Babasına İlk Soruları:

İbrahim (aleyhisselâm), mağarada, annesine:

"Benim Rabb´im, kimdir?" diye sordu.

Annesi Nuna:

"Benim!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Senin Rabb´ın, kimdir?" diye sordu.

Annesi:

"Babandır!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Babamın Rabb' ı, kimdir?" diye sordu.

Annesi:

"Nemrud´dur!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Nemrud´un, Rabb´i, kimdir?" diye sordu.

Annesi:

"Sus!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm), sustu.

Nuna hatun, kocasının yanına dönüp:

"Gördün mü? Halkın, dinini değiştireceği söylenen çocuk, işte, senin oğlun­dur!" dedi, 

İbrahim (aleyhisselâm)' ın söylediklerini, Âzer´e haber verdi.    [45]

Âzer, İbrahim (aleyhisselâm)' ın yanına gidince, ona da: "Ey Babacığım! Benim Rabb´im, kimdir?" diye sordu. 

Âzer:

"Annen´dir!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Annemin Rabb´i, kimdir?" diye sordu.

Âzer:

"Benim!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Senin Rabb´in, kimdir?" diye sordu.

Âzer:

"Nemrud´dur!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Nemrud´un Rabb´i, kimdir?" diye sordu.

Âzer, ona bir tokat vurup "Sus!" dedi.      [46]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Mağaradan Çıkarılışı:

İbrahim (aleyhisselâm)' ın babası Târah (Âzer), arkadaşlarına:

"Benim bir oğlum vardır ki, onu, Kralın, öldürme emrine rağmen, saklamıştım. Kendisini, saklı bulunduğu yerden çıkarıp getirmemi, korkulu ve sakıncalı bu­lur musunuz?" diye sordu.

Arkadaşları "Hayır! git, getir!" dediler.

Âzer, gidip İbrahim (aleyhisselâm)' ı, yerin altındaki mağaradan, bodrumdan dı­şarı çıkardı.    [47]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Görüp Şaşırdığı Hayvanlar Hakkındaki Soruları:

İbrahim (aleyhisselâm), mağaradan çıkınca, yer yüzünde gezen, dolaşan hay­vanlara, yaratıklara bakıyor, bakıyor da, deve hakkında:

"Bu, nedir?" diye soruyor,

Babası da, onun, deve olduğunu haber veriyor:

"Bu, devedir!" diyordu.

İbrahim (aleyhisselâm), ineği görünce, soruyor,

Babası: "İnek´tir!" diyordu.

İbrahim (aleyhisselâm), atı, görünce, soruyor,

Babası: "At´tır!" diyordu.

İbrahim (aleyhisselâm), koyunu, görünce, soruyor,

Babası "Koyundur!" diyordu.    [48]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın İrşad Olunuşu ve Rabb´ini Buluşu:

İbrahim (aleyhisselâm); yer yüzünde gezip dolaşan hayvanları görünce, kendi kendine:

"Her halde, şu yaratıkların, bir Rabb´i, olması, gerekir!" dedi. 

İbrahim (aleyhisselâm)' ın mağaradan çıkışı, güneşin batışından sonra idi.

İbrahim (aleyhisselâm), başını, göklere doğru kaldırıp baktığı zaman, bir yıldız görmüştü ki, o, Müşteri yıldızı idi.    [49]

Yüce Allah, İbrahim (aleyhisselâm)' ın, Yıldızı, Ay´ı, Güneşi görüşünü ve Hakka erişini Kur´ân-ı Keriminde şöyle açıklar:

(En'âm:  6/75 - 79);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَكَذٰلِكَ نُر۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ مَلَكُوتَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلِيَكُونَ مِنَ الْمُوقِن۪ينَ

"‎Yakinen iman edenlerden olsun diye İbrâhîm’e göklerin ve yerin melekutunu (insanı hayrete düşüren ayetlerini) gösteriyorduk.‎"

‎(En'âm:  6/75) 

 ‎ فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ الَّيْلُ رَاٰ كَوْكَبًاۚ قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ

"‎Gece onu bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş ve “Bu benim rabbimdir.” demişti. Yıldız batınca da, “Şüphesiz ki ben batanları sevmem.” demişti.‎

‎(En'âm:  6/76) 
 
‎ فَلَمَّا رَاَ الْقَمَرَ بَازِغًا قَالَ هٰذَا رَبّ۪يۚ فَلَمَّٓا اَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِن۪ي رَبّ۪ي لَاَكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّٓالّ۪ينَ

 "‎Ay’ın doğduğunu görünce, “Bu benim rabbimdir.” demişti. Onun battığını (görünce de), “Şayet Rabbim bana hidayet etmezse andolsun ki sapıklar topluluğundan biri olurum.” demişti.‎

‎(En'âm:  6/77) 

‎ فَلَمَّا رَاَ الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هٰذَا رَبّ۪ي هٰذَٓا اَكْبَرُۚ فَلَمَّٓا اَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ اِنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ

"‎(Sonra) Güneş’in doğduğunu görmüş ve “Bu benim rabbim olsa gerek, bu en büyüktür.” demişti. Güneş batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ki ben, sizin şirk koştuklarınızdan berîyim/uzağım.” demişti.‎

‎(En'âm:  6/78) 

‎ اِنّ۪ي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذ۪ي فَطَرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ حَن۪يفًا وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۚ

‎“Şüphesiz ki ben, yüzümü hanîf olarak, gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, müşriklerden de değilim.”‎

‎(En'âm:  6/79) 

‎ اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Rabbi ona, “Teslim ol!” dediğinde, “Âlemlerin Rabbi olan (Allah’a) teslim oldum.” dedi.‎

‎(Bakara:  2/131) 

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Halkı Uyarmağa Başlaması:

İbrahim (aleyhisselâm), kavminin putlara tapışına şaşıyor ve onlara: 

"Elinizle yonttuğunuz şeylere ne diye tapıyorsunuz?!" diyordu.

Kavmi de:

"Bunu, bize, senin baban öğretti!" diyorlardı.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Muhakkak ki, benim babam da, yolunu, sapıtan kimselerdendir!" diyordu.      [52]

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın Daveti:

İbrâhim (aleyhisselâm), yaşadığı bölgede öncelikle babası Âzer’i ve Nemrud’u Hakk’a çağırmış, onların putları ile mücadele etmiştir. Putları kötülemiş, onlara tapanları ise düşünmeye çağırmıştır.

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın kavmi yıldızlara, gök cisimlerine taptıkları gibi putlara da tapıyorlardı. İbrâhim (aleyhisselâm), putların Allah ile insanlar arasında asla aracı olamayacaklarını sert bir dille onlara haber vermiş; bunun ancak bir sapkınlık ve insanın kendini kandırmasından başka bir şey olamayacağını bildirmişti. 

Hatta ilahlaştırılıp tapılan bu putların başkalarına fayda vermek şöyle dursun, kendilerine bile fayda veremeyeceklerini onları kırarak göstermek istemişti. İnsanları, alışkanlıklarından kurtarıp hakikate uyandırmak için aciz putları kırmış ve büyüklerini bırakmıştı.

Bütün bunları gören insanlar dehşete düşmüşler ve İbrâhim (aleyhisselâm)' ı Nemrud’un karşısına çıkarmışlardı. O da Nemrudla tartışarak onu şaşırtmıştı. 

Bütün bunlara rağmen şahit oldukları apaçık gerçeklere inanması gerekenler, hakikati yok saymaya devam etmişlerdi.

İbrâhim (aleyhisselâm)' ın babası bile O’nun karşısına dikilmişti. Sonuçta O’nun ateşe atılmasına karar verilmiş, Allah’ın insanlığı cehennem ateşinden kurtarmak için gönderdiği elçisi İbrâhim (aleyhisselâm), kurtarmak istediği insanlar tarafından ateşle cezalandırılmak istenmişti. 

Kur’an-ı Kerim’de bu mücadele şöyle anlatılmaktadır:

(Meryem: 19/41-42);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰه۪يمَۜ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّا

"‎Kitap’ta İbrâhîm’i de an! O, özü sözü bir/sıddîk olan bir nebiydi.‎"

‎(Meryem:  19/41) 

 ‎ اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْـًٔا

Hani babasına demişti: “Babacığım! Niçin duymayan, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayacak şeylere ibadet ediyorsun?”‎

‎(Meryem:  19/42) 

 ‎وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ لِاَب۪يهِ اٰزَرَ اَتَتَّخِذُ اَصْنَامًا اٰلِهَةًۚ اِنّ۪ٓي اَرٰيكَ وَقَوْمَكَ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

‎(Hatırlayın!) Hani İbrâhîm, babası Azer’e demişti ki: “Putları ilah mı ediniyorsun? Şüphesiz ki ben, senin ve kavminin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu düşünüyorum.”‎

‎(En'âm:  6/74) 

(Enbiyâ:  21/52-56)

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا هٰذِهِ التَّمَاث۪يلُ الَّت۪ٓي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ

Hani babasına ve kavmine demişti ki: “Şu başında ibadet için bekleştiğiniz heykeller de neyin nesi?”‎

‎(Enbiyâ:  21/52) 

 ‎ قَالُوا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِد۪ينَ

‎“Biz babalarımızı onlara ibadet eder bulduk.” demişlerdi.‎

‎(Enbiyâ:  21/53) 

 ‎ قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

‎“Andolsun ki sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz.” demişti.‎

‎(Enbiyâ:  21/54) 

 ‎ قَالُٓوا اَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ اَمْ اَنْتَ مِنَ اللَّاعِب۪ينَ

‎“Sen bize hakkı mı getirdin; yoksa bizimle oyun mu oynuyorsun?” demişlerdi.‎

‎(Enbiyâ:  21/55) 

 ‎ قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذ۪ي فَطَرَهُنَّۘ وَاَنَا۬ عَلٰى ذٰلِكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ

Demişti ki: “Bilakis sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbi olup onları yoktan var edendir. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.”‎

‎(Enbiyâ:  21/56) 

 (Meryem:  19/43-44);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْن۪ٓي اَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا

‎“Babacığım! Şüphesiz ki bana, sana gelmemiş olan bir ilim geldi. Bana uy ki seni dosdoğru yola ileteyim.”‎

‎(Meryem:  19/43) 

 ‎ يَٓا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِيًّا

‎“Babacığım! Şeytana ibadet/kulluk etme! Çünkü şeytan, Er-Rahmân’a başkaldırmıştır/asi olmuştur.”‎

‎(Meryem:  19/44) 

 ‎ اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اِنَاثًاۚ وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَانًا مَر۪يدًاۙ

"‎Onlar, Allah’ı bırakıp da birtakım dişi (ismi verilen putlara) dua ederler. (Gerçekte) onların dua ettikleri, inatçı şeytandan başkası değildir.‎"

‎(Nisâ:  4/117) 

 ‎وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعًا ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ

"‎O gün, onların tamamını (diriltip) huzuruna toplar. Sonra da meleklere der ki: “Bunlar mı size ibadet ediyordu?”‎

‎(Sebe’:  34/40) 

 ‎ قَالُوا سُبْحَانَكَ اَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْۚ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّۚ اَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ

Diyecekler ki: “Seni tenzih ederiz. Bizim velimiz/dostumuz sensin, onlar değil.” (Hayır, öyle değil!) İşin aslı, cinlere ibadet ediyorlardı ve çoğu, cinler(in söylediği, “Melekler Allah’ın kızlarıdır.”, “Bunlar sizi Allah’a yakınlaştırır.” gibi sözler)e iman ediyorlardı.‎

‎(Sebe’:  34/41) 

 ‎يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا

‎“Babacığım! Er-Rahmân’ın azabı sana dokunur ve şeytana dost olursun diye endişeleniyorum.”‎

‎(Meryem:  19/45) 

 ‎ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَٓا اَخْرَجَ اَبَوَيْكُمْ مِنَ الْجَنَّةِ يَنْزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا لِيُرِيَهُمَا سَوْاٰتِهِمَاۜ اِنَّهُ يَرٰيكُمْ هُوَ وَقَب۪يلُهُ مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْۜ اِنَّا جَعَلْنَا الشَّيَاط۪ينَ اَوْلِيَٓاءَ لِلَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ

"‎Ey Âdemoğulları! Şeytan, ebeveynlerinize avret yerlerini göstermek için elbiselerini çekip aldığı ve onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi (de) fitneye düşürmesin. (Çünkü) o ve avanesi, sizin onları görmediğiniz yerden sizleri görüyorlar. Şüphesiz ki biz, şeytanları iman etmeyenlerin dostu kıldık.‎"

‎(A'râf:  7/27) 

 ‎ قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي يَٓا اِبْرٰه۪يمُۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْن۪ي مَلِيًّا

‎(Babası) demişti ki: “İlahlarımdan yüz mü çeviriyorsun ey İbrâhîm? Şayet (bu hâline) son vermezsen seni taşlarım. Uzun süre benden uzaklaş.”‎

‎(Meryem:  19/46) 

‎ وَاِنّ۪ي عُذْتُ بِرَبّ۪ي وَرَبِّكُمْ اَنْ تَرْجُمُونِۘ

‎“Ve ben, beni taşlayıp kovmanız ihtimaline karşı, benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığındım.”‎

‎(Duhan:  44/20) 
 
İbrâhim (aleyhisselâm), babasına karşı imanının verdiği merhameti ve nezaketi kullanmış ve her seferinde ona “babacığım” diye hitap etmişti. Ama babası Âzer, imansızlığın verdiği kabalık ve merhametsiz tavırları ortaya koyarak ona bir defa olsun “yavrucuğum” dememiştir. Zira imansızlık kalpleri katılaştırmakta ve merhameti yok etmektedir. 

Âzer´in İbrahim (aleyhisselâm)' a Kardeşleriyle Birlikte Put Sattırışı:

İbrahim (aleyhisselâm)' ın babası Târah (Âzer), kavminin taptıkları putları yapar, götürüp satması için, öteki oğulları ile birlikte İbrahim (aleyhisselâm)' a da, verir.  [53]:

"Bu putlardan, büyüğünü şu fiata, küçüğünü, şu fiata sat!" derdi.

İbrahim (aleyhisselâm) da, onları, babasından alınca, ayaklarından bir iple sıkı­ca bağlar, arkasından çeker götürür.  [54]

"Ne zarar, ne de, yarar veremeyen bu putları, alan var mı?" diyerek seslenir, hiç bir kimse, kendisinden put satın almazdı.

İbrahim (aleyhisselâm), putları satamayınca, bir ırmağın kıyısına götürüp başla­rını, suya sokar (kavminin putlara düşkünlüğüyle alay etmek için) "İçiniz!" der, hiç satmadan, onları, eve geri getirirdi.  [55]

Kardeşleri ise, götürdüklerinin hepsini satmış olarak eve dönerlerdi. [56] 

İbrahim (aleyhisselâm), kumaş ve elbise ticaretiyle uğraşmış.  [57] 

Hicretten sonra da çiftçilik yapmıştır.  [58]

Âzer´in İbrahim (aleyhisselâm)'ı Nemrud´a Götürüşü:

İbrahim (aleyhisselâm):

"Allah´dan başka ilâh yoktur. O, benim Rabb´imdir! O, her şeyin Rabb´idir!" dedikçe, annesi ve babası, Nemrud´dan, korkarak ağlarlar, İbrahim (aleyhisselâm)' ı, uyarmağa çalışırlardı.

İbrahim (aleyhisselâm) ise:

"Benim hakkımda, Nemrud´dan hiç korkmayınız.
Beni, küçüklüğümde koruyan, büyüklüğümde de, korur!" derdi.

Fakat, Âzer, kendisini, birisinin, Nemrud´a ihbar edeceğinden korkarak Nemrud´a gidip:

"Ey kral! Senin, doğmasından sakındırdığın çocuk, benim oğlumdur. Kendisi, evimden başka bir yerde doğmuş, yanıma gelinceye kadar, ondan ha­berim olmamıştır. Şimdi, onu, sana haber veriyorum. Kendisi hakkında, istediğini, yap! Sonra, beni, kınama!" dedi.

Nemrud "Onu, bana getir!" dedi.

Âzer, İbrahim (aleyhisselam)' ı, annesinin yanından alıp Nemrud´a götürdü.

Nemrud, Meclisini süslemiş, askerlerini, sıra sıra dizdirmişti.

İbrahim (aleyhisselâm), sağına, soluna bakıp:

"Ey kavim! Siz, neye tapıyorsunuz?" diye sordu.

Nemrud:

"Ey İbrahim! Sen, üzerinde bulunduğum dinime gir ki, seni, ben yaratmışımdır ve rızkınıda, ben veriyorum!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Ey Nemrud! Sen, yalan söylüyorsun! O, Rabb ki, beni, yaratan, bana, doğru yolu gösteren O´dur!Bana, yediren, içiren de, O´dur!" deyince, 

Nemrud da, halk da, tutula kaldılar! Bunun üzerine Nemrud, Âzer´e dönüp:

"Ey Âzer! Bu oğlun, daha küçüktür.
Ne söylediğini, benim kadrimi  kıymetimi, mülk´ü saltanatımın ululuğunu, bilmiyor. Sen, onu, hemen al, götür. Kendisini, azabımın şiddetiyle korkut! Ola ki, üze­rinde saplanıp kaldığı şeyden döner!" dedi.  [59]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Peygamber Oluşu:

Yüce Allah, İbrahim (aleyhisselâm)' a, Cebrail (aleyhisselam)' ı gönderip Dinini öğretti.    [60] 

ve kendisini, kavmine, Peygamber olarak gönderdi.   [61]

Bunun üzerine, İbrahim (aleyhisselâm)' ın, babası ve kavmiyle aralarında geçenler, Kur´ân-ı kerimde şöyle açıklanır:

"Vaktâ ki, İbrahim, babasına:

(Meryem:  19/42 - 48);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْـًٔا

"‎Hani babasına demişti: “Babacığım! Niçin duymayan, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayacak şeylere ibadet ediyorsun?”‎

‎(Meryem:  19/42) 

 ‎ يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْن۪ٓي اَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا

‎“Babacığım! Şüphesiz ki bana, sana gelmemiş olan bir ilim geldi. Bana uy ki seni dosdoğru yola ileteyim.”‎

‎(Meryem:  19/43) 

 ‎ يَٓا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِيًّا

‎“Babacığım! Şeytana ibadet/kulluk etme! Çünkü şeytan, Er-Rahmân’a başkaldırmıştır/asi olmuştur.”‎

‎(Meryem:  19/44) 

‎يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا

“Babacığım! Er-Rahmân’ın azabı sana dokunur ve şeytana dost olursun diye endişeleniyorum.”‎

‎(Meryem:  19/45) 

 ‎ قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي يَٓا اِبْرٰه۪يمُۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْن۪ي مَلِيًّا

‎(Babası) demişti ki: “İlahlarımdan yüz mü çeviriyorsun ey İbrâhîm? Şayet (bu hâline) son vermezsen seni taşlarım. Uzun süre benden uzaklaş.”‎

‎(Meryem:  19/46) 

‎ قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَۚ سَاَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ كَانَ ب۪ي حَفِيًّا

Demişti ki: “Selam olsun sana! Senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Şüphesiz ki O, bana karşı (merhametli, lütufkâr ve benimle yakından ilgilenen) Hafiy’dir.”‎

‎(Meryem:  19/47) 

 ‎ وَاَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَاَدْعُوا رَبّ۪يۘ عَسٰٓى اَلَّٓا اَكُونَ بِدُعَٓاءِ رَبّ۪ي شَقِيًّا

“Sizi ve Allah’ın dışında dua ettiklerinizi terk edip ayrılıyorum. Yalnızca Rabbime dua ediyorum. Umulur ki Rabbime yaptığım dua nedeniyle bedbaht olmam. (Rabbim duama icabet eder.)”‎

‎(Meryem:  19/48)   [62]

‎ وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ

"‎İbrâhîm’in, babası için bağışlanma istemesi, sadece ona verdiği sözü yerine getirmek içindi. Babasının Allah düşmanı olduğu açığa çıkınca ondan teberrî etti/uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, (çokça “ah” çeken, dertli, duygulu) ince kalpli ve yumuşak huylu biriydi.‎"

‎(Tevbe:  9/114)  [63]
 
(Ebbiyâ:  21/52 - 56);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا هٰذِهِ التَّمَاث۪يلُ الَّت۪ٓي اَنْتُمْ لَهَا عَاكِفُونَ

Hani babasına ve kavmine demişti ki: “Şu başında ibadet için bekleştiğiniz heykeller de neyin nesi?”‎

‎(Enbiyâ:  21/52) 

 ‎ قَالُوا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا لَهَا عَابِد۪ينَ

‎“Biz babalarımızı onlara ibadet eder bulduk.” demişlerdi.‎

‎(Enbiyâ:  21/53) 

 ‎ قَالَ لَقَدْ كُنْتُمْ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ ف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍ

‎“Andolsun ki sizler de babalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz.” demişti.‎

‎(Enbiyâ:  21/54) 

 ‎ قَالُٓوا اَجِئْتَنَا بِالْحَقِّ اَمْ اَنْتَ مِنَ اللَّاعِب۪ينَ

‎“Sen bize hakkı mı getirdin; yoksa bizimle oyun mu oynuyorsun?” demişlerdi.‎

‎(Enbiyâ:  21/55) 

 ‎ قَالَ بَلْ رَبُّكُمْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الَّذ۪ي فَطَرَهُنَّۘ وَاَنَا۬ عَلٰى ذٰلِكُمْ مِنَ الشَّاهِد۪ينَ

Demişti ki: “Bilakis sizin Rabbiniz, göklerin ve yerin Rabbi olup onları yoktan var edendir. Ben de buna şahitlik edenlerdenim.”‎

‎(Enbiyâ:  21/56)   [64]

(Şuarâ:  26/70 - 102);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 ‎ اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ وَقَوْمِه۪ مَا تَعْبُدُونَ

Hani babasına ve kavmine, “Neye ibadet ediyorsunuz?” demişti.‎

‎(Şuarâ:  26/70) 

 ‎ قَالُوا نَعْبُدُ اَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِف۪ينَ

Demişlerdi ki: “Putlara ibadet ediyor ve kesintisiz onlara ibadetimizi sürdürüyoruz.”‎

‎(Şuarâ:  26/71) 

 ‎ قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ اِذْ تَدْعُونَۙ

Demişti ki: “Dua ettiğinizde sizi duyuyorlar mı?”‎

‎(Şuarâ:  26/72) 

 ‎ اَوْ يَنْفَعُونَكُمْ اَوْ يَضُرُّونَ

‎“Ya da size bir fayda ve zararları dokunuyor mu?”‎

‎(Şuarâ:  26/73) 
 
‎ قَالُوا بَلْ وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا كَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ

‎“(Hayır, öyle değil!) Biz babalarımızı böyle yaparken bulduk. (Hiç sorgulamadan biz de aynısını yapıyoruz.)”‎

‎(Şuarâ:  26/74) 

 ‎ قَالَ اَفَرَاَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ

Demişti ki: “Gördünüz mü şu ibadet ettiklerinizi?”‎

‎(Şuarâ:  26/75) 

 ‎ اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمُ الْاَقْدَمُونَ

‎“Hem sizin hem de geçmişteki babalarınızın.”‎

‎(Şuarâ:  26/76) 

 ‎ فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓي اِلَّا رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ

‎“Şüphesiz ki onlar, benim düşmanımdır. Âlemlerin Rabbi (olan Allah) müstesna.”‎

‎(Şuarâ:  26/77) 

 ‎ اَلَّذ۪ي خَلَقَن۪ي فَهُوَ يَهْد۪ينِۙ

‎“O, beni yaratan ve hidayet edendir.”‎

‎(Şuarâ:  26/78) 

 ‎ وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِۙ

‎“O, beni yediren ve içirendir.”‎

‎(Şuarâ:  26/79) 

‎ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِۖ

‎“Hastalandığım zaman beni iyileştirendir.”‎

‎(Şuarâ:  26/80) 

 ‎ وَالَّذ۪ي يُم۪يتُن۪ي ثُمَّ يُحْي۪ينِۙ

‎“Beni öldürecek sonra da diriltecek olandır.”‎

‎(Şuarâ:  26/81) 

‎ وَالَّذ۪ٓي اَطْمَعُ اَنْ يَغْفِرَ ل۪ي خَط۪ٓيـَٔت۪ي يَوْمَ الدّ۪ينِۜ

‎“Din/Kıyamet Günü’nde hatalarımı bağışlamasını umduğum O’dur.”‎

‎(Şuarâ:  26/82) 

‎ رَبِّ هَبْ ل۪ي حُكْمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَۙ

“Rabbim! Bana hüküm/hikmet ihsan et ve beni salihlere kat.”‎

‎(Şuarâ:  26/83) 

‎وَاجْعَلْ ل۪ي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِر۪ينَۙ

‎“Sonradan gelecek nesiller arasında benim için doğruluk dili kıl. (Beni hayırla yâd etsinler.)”‎

‎(Şuarâ:  26/84) 

‎ وَاجْعَلْن۪ي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّع۪يمِۙ

‎“Beni Naîm Cenneti’nin vârislerinden kıl.”‎

‎(Şuarâ:  26/85) 

 ‎ وَاغْفِرْ لِاَب۪ٓي اِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّٓالّ۪ينَۙ

‎“Babamı bağışla! Şüphesiz ki o, sapıklardandır.”‎

(Şuarâ:  26/86) 

‎ مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِك۪ينَ وَلَوْ كَانُٓوا اُو۬ل۪ي قُرْبٰى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُمْ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ

"‎Alevli ateşin ehli oldukları netleştikten sonra, akraba dahi olsalar, Nebi’nin ve müminlerin müşrikler için (Allah’tan) bağışlanma talep etmeleri söz konusu olamaz.‎"

‎(Tevbe:  9/113) 

‎ وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ اِلَّا عَنْ مَوْعِدَةٍ وَعَدَهَٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُٓ اَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّٰهِ تَبَرَّاَ مِنْهُۜ اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ لَاَوَّاهٌ حَل۪يمٌ

"‎İbrâhîm’in, babası için bağışlanma istemesi, sadece ona verdiği sözü yerine getirmek içindi. Babasının Allah düşmanı olduğu açığa çıkınca ondan teberrî etti/uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrâhîm, (çokça “ah” çeken, dertli, duygulu) ince kalpli ve yumuşak huylu biriydi.‎"

‎(Tevbe:  9/114) 
 
‎ وَلَا تُخْزِن۪ي يَوْمَ يُبْعَثُونَۙ

‎“(İnsanların) diriltileceği günde beni rezil edip küçük düşürme!”‎

‎(Şuarâ:  26/87) 

 ‎ يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ

"‎O gün ki ne mal ne de evlat fayda verir.‎"

‎(Şuarâ:  26/88) 

 ‎ اِلَّا مَنْ اَتَى اللّٰهَ بِقَلْبٍ سَل۪يمٍۜ

"‎Allah’a selim bir kalple gelenler müstesna.‎"

‎(Şuarâ:  26/89) 

 ‎ وَاُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّق۪ينَۙ

Cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır.‎

‎(Şuarâ:  26/90) 

‎ وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِلْغَاو۪ينَۙ

"‎Cehennemse azgınlar (görsün diye iyice) açığa çıkarılır.‎"

‎(Şuarâ:  26/91) 

 ‎ وَق۪يلَ لَهُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَۙ

Onlara, “Nerede ibadet ettikleriniz?” denir.‎

‎(Şuarâ:  26/92) 

‎ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ اَوْ يَنْتَصِرُونَۜ

‎“Allah’ın dışında… Size yardım edebilirler mi? Ya da kendilerine yardımları olur mu?”‎

‎(Şuarâ:  26/93) 

 ‎ فَكُبْكِبُوا ف۪يهَا هُمْ وَالْغَاوُ۫نَۙ

"‎Onlar ve azgınlar başüstü oraya atılırlar.‎"

‎(Şuarâ:  26/94) 

 ‎وَجُنُودُ اِبْل۪يسَ اَجْمَعُونَۜ

"‎İblis’in tüm orduları da.‎"

‎(Şuarâ:  26/95) 
 
‎ قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ

"‎Orada birbirleriyle tartışarak diyecekler ki:‎"

‎(Şuarâ:  26/96) 

‎ تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ

‎“Allah’a yemin olsun ki bizler apaçık bir sapıklık içindeydik.”‎

‎(Şuarâ:  26/97) 
 
‎ اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

‎“Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuştuk. (O’nu sever gibi sizi sevmiş, O’ndan korkar gibi sizden korkmuş, O’na yönelir gibi size tevbe vermiş, O’ndan medet umar gibi sizin himmetinize sığınmış ve O’nun otoritesine boyun eğer gibi sizin yasalarınıza boyun eğmiştik.)”‎

‎(Şuarâ:  26/98) 
 
‎ وَمَٓا اَضَلَّنَٓا اِلَّا الْمُجْرِمُونَ

‎“Bizi suçlu günahkârlardan başkası saptırmadı.”‎

‎(Şuarâ:  26/99) 

‎ فَمَا لَنَا مِنْ شَافِع۪ينَۙ

‎“(Şimdi) ne bize şefaat edecek bir kimse vardır.”‎

‎(Şuarâ:  26/100) 

 ‎ وَلَا صَد۪يقٍ حَم۪يمٍ

‎“Ne de sıcak bir dost…”‎

‎(Şuarâ:  26/101) 

 ‎ فَلَوْ اَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

‎“Keşke dünyaya dönüşümüz mümkün olsaydı da iman edenlerden olsaydık.”‎

‎(Şuarâ:  26/102)   [65]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Puthanedeki Putları Kırması:

O günün putperestlerinin şirk anlayışı yalnız dini ayinlerle sınırlı olmayıp hayatın her alanına dağılmış bir durumdaydı. Kral bile şirkin bir unsuru olarak ortaya çıkıyordu. İbrâhim (aleyhisselâm) sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda var olan şirk unsuru putların köküne baltayı vurmakla şirkin sonunu getirmek istiyordu. Tevhid inancını hayatın her alanında hakim kılmak için şirkin öncelikle insanların kafalarında bitirilmesi gerekiyordu. O, kavminin bu çirkin şirk anlayışına ve düşünce dünyasına heyecan verici ve sarsıcı bir hareketle tepkisini gösterdi. Putları kırmakla onların sonunu hazırlamak ve böylelikle şirkin temsilcilerini ortadan kaldırmak istemişti.

İbrâhim (aleyhisselâm), Keldânîlere peygamber olarak gönderilmiştir. Rasûl-i Ekrem Efendimizden sonra yeryüzünün en faziletli insanı olan İbrâhim (aleyhisselâm)' a Yüce Allah, Ramazan ayının ilk gecesinde 10 sahife indirmiştir.

Ebû Zer (radıyallahu anh), bu sahifelerin içinde meseller, hikmetler ve öğütler bulunduğunu ve bu sahifelerdeki öğütlerden bazılarının ise şunlar olduğunu Peygamber Efendimiz’den rivayet eder:

"Ey saltanat verilen, imtihan edilen ve aldanan kral! Ben, seni dünyayı birbiri üstüne yığasın diye göndermedim. Fakat mazlumun duasını Ben’den geri çeviresin, mazlumu Bana yalvarmak zorunda bırakmayasın, diye gönderdim. Çünkü Ben, kafir de olsa mazlumun duasını  geri çevirmem. Akıl sahibinin belli saatleri olmalı. Vaktinin bir bölümünü Rabbine dua ve yakarışa, bir kısmını yüce Allah’ın sanat ve kudreti üzerinde tefekküre, bir kısmını geçmişte işlediklerinden ve gelecekte işleyeceklerinden kendini hesaba çekmeye, bir kısmını da helalinden geçimini sağlamaya ayırmalıdır.”

(Ahmed, Müsned, c.4, s107 ; Ebû Nuaym, Hilye,I,167;  İbn-i Esir, el-Kamil,I,124.)

“Aynı zamanda o ahirete hazırlanmalı, zamanına basiret ve ibret nazarıyla bakmalı, dilini koruyup, sözlerini azaltmalıdır.”

(Zemahşerî, Keşşaf c.2 s.467; Kurtubi,  El-Cami' li Ahkami'l-Kur'an, c.20 s.24-25)

İbrahim (aleyhisselâm)' ın, putlara karşı tutum ve davranışı, kavmi arasında ya­yılmış, fakat, bu hususta Nemrud´a hiç bir haber ulaşmamıştı.
İbrahim (aleyhisselâm), kavmini, tapmakta oldukları şeyleri bırakıp Yüce Allah´a ibadete davet ettiği zaman, kavmi, ona:

"Sen, kime ibadet ediyorsun?" diye sordular.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Rabbül´âlemîn´e!" dedi

"Nemrud´a tapsana?" dediler.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Hayır! Ben, beni yaratmış olan´a ibadet ederim." dedi.

Artık, İbrahim (aleyhisselâm)' ın işi, iyice açığa çıkmış, Nemrud´a da, ulaştırılmış bulunuyordu. [66]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın babası Âzer ise, oğlunu, putperestliğe çevirmek için bir tedbir düşündü:

"Ey İbrahim! Bizim bir Bayram günümüz vardır ki, o gün, sen, bizimle birlikte bayram yerine gidersen, her halde, dinimiz, senin de, hoşuna gider." dedi.

Bayram günü olunca, İbrahim (aleyhisselâm), onlarla birlikte yola çıktı.

Yolun bir kısmında, kendisini, yere attı ve 

"Ben, hastayım, Vebâ´ya tutuldum!" der demez, kendisi, yere serilmiş bir halde iken, halk, onun ayaklarını çiğneye çiğneye kaçıştılar!

İbrahim (aleyhisselâm), zaiflikleri sebebi ile halkın en geride kalanlarına seslendi.   [67]:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَتَاللّٰهِ لَاَك۪يدَنَّ اَصْنَامَكُمْ بَعْدَ اَنْ تُوَلُّوا مُدْبِر۪ينَ

‎“Allah’a yemin olsun ki siz arkanızı dönüp gittiğinizde putlarınızın başına bir iş getireceğim.”‎ dedi.

‎(Enbiyâ:  21/57)     [68]

Geride kalanlar, İbrahim (aleyhisselâm)' ın söylediğini, işittiler. Bundan sonra, İbrahim (aleyhisselâm), dönüp putların bulunduğu binaya geldi. Puthane; büyük bir binanın içinde idi. Puthanenin kapısının karşısında büyük bir put vardı.   [69] 

ki, altından yapılmıştı. Bu putun iki gözünün içine de, geceleyin parıldayan iki pırlanta yerleşti­rilmişti.   [70]

Onun yanında da, birbirinden küçük, yan yana sıralanmış, dizilmiş, puthanenin kapısına kadar uzanan putlar vardı.

Putperestler; Bayram yerine gitmeden, yemekler yapıp putların önlerine koy­muşlar 

"Dönüşümüzde, putlarımızın bereketlendirecekleri bu yemeklerimizi, ye­riz!" demişlerdi.

İbrahim (aleyhisselâm), putlara ve önlerindeki yemeklere baktı.  [71].

(Sâffât:  37/91-92);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ فَرَاغَ اِلٰٓى اٰلِهَتِهِمْ فَقَالَ اَلَا تَأْكُلُونَۚ

‎(Kimseler kalmayınca) onların ilahlarına yöneldi ve “(Şu yemeklerden) yemez misiniz?” dedi.‎

‎(Saffât:  37/91) 

‎ مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ 

“Ne oluyor size? Konuşmuyorsunuz.”‎

‎(Saffât:  37/92)    [72]

Eline, bir balta geçirdi. Bütün putları, böğürlerinden vurup yardı.   [73]

Her birine vururken:

"Kendini, korusana?" diyordu.   [74]

Putları, parça parça etti. Yalnız, onların en büyüğünü bıraktı, belki, ona başvururlar diye!  

İbrahim (aleyhisselâm) putların hepsini baltayla kırarak baltayı, ilişmediği büyük putun omzuna asmıştı. Bir bayram şenliğine giden halk dönüşte putların kırılmış olduğunu gördü. İbrahim’in bütün tehlikeyi göze alarak putları kırmasındaki amacı; halka, kendilerini bile korumaya güçleri yetmeyen putların, onlara tapınanlara hiçbir yarar sağlamayacağını canlı bir şekilde anlatmaktı.

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎فَجَعَلَهُمْ جُذَاذًا اِلَّا كَب۪يرًا لَهُمْ لَعَلَّهُمْ اِلَيْهِ يَرْجِعُونَ

"‎Büyük put hariç hepsini paramparça etmişti. Belki (neler olduğunu büyük puta) danışırlar diye."

‎(Enbiyâ:  21/58)    [75]

Baltayı da, en büyük putun boynuna astıktan sonra puthaneden çıkıp gitti. Putperestler, teberrük için bıraktıkları yemekleri almağa geldiler ve putlarına baktılar.  [76]

(Enbiyâ:  21/59-60);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا مَنْ فَعَلَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَٓا اِنَّهُ لَمِنَ الظَّالِم۪ينَ

Demişlerdi ki: “İlahlarımıza kim yaptı bunu? Şüphesiz ki o, zalimlerdendir.”‎

‎(Enbiyâ:  21/59) 

 ‎ قَالُوا سَمِعْنَا فَتًى يَذْكُرُهُمْ يُقَالُ لَهُٓ اِبْرٰه۪يمُۜ

“Bir genç işittik onları diline dolayan! Onun adı İbrâhîm.” demişlerdi.‎

‎(Enbiyâ:  21/60)      [77]

İşittik ki, İbrahim diye anılan bir genç, bunları, diline dolayıp duruyordu. Onları, yeriyor, ayıplıyor, onlarla alay ediyordu. Biz, ondan başka, hiç kimsenin, böyle söylediğini işitmedik. Sanıyoruz ki: bu işleri yapan da, odur!" dediler.   [78]

Derken, kavmi, koşarak onun yanına geldiler.

İbrahim (aleyhisselâm), onlara:

"Siz, kendi elinizle yontmakta olduğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?! Halbuki, sizi de, elinizle yapageldiğiniz şeyleri de, Allah, yaratmıştır." dedi. 

(Sâffât:  37/94-96);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ فَاَقْبَلُٓوا اِلَيْهِ يَزِفُّونَ

"‎(İnsanlar) acele ile ona yöneldiler.‎"

‎(Saffât:  37/94) 

 ‎ قَالَ اَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَۙ

Dedi ki: “Ellerinizle yonttuğunuz şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”‎

‎(Saffât:  37/95) 

 ‎ وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ

‎“Oysa sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”‎

‎(Saffât:  37/96)    [79]

Hâdisenin haberi, Nemrud´a ulaştırıldı.    [80]

Nemrud ile kavmin Eşrafı, İbrahim (aleyhisselâm)' ı, delilsiz olarak cezalandırmayı, uygun görmediler. Suçunu, kendisine itiraf ettirmek istediler.  [81]

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا فَأْتُوا بِه۪ عَلٰٓى اَعْيُنِ النَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَشْهَدُونَ

“Onu tüm insanların gözü önünde (bir yere) getirin, belki (bu işi onun yaptığına) şahitlik ederler.” demişlerdi.‎

‎(Enbiyâ:  21/61)    [82]

İbrahim (aleyhisselâm), getirildikten sonra, halk, kralları Nemrud´un huzurunda toplandılar.   [83]

"Ey İbrahim! Sen mi, tanrılarımıza bu işi yaptın?" dediler. 

İbrahim (aleyhisselâm):

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالَ بَلْ فَعَلَهُۗ كَب۪يرُهُمْ هٰذَا فَسْـَٔلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ

“(Hayır, düşündüğünüz gibi değil!) Bilakis, onların büyüğü (olan put, öylece sağlam durduğuna göre) bunu o yapmıştır. Şayet konuşabiliyorlarsa (putlara) sorun (bakalım).”‎

‎(Enbiyâ:  21/63)    [84]

"Bu putların en büyüğü, sizin, kendisiyle birlikte şu küçük putlara da, tapmanı­za kızarak onları, kırmıştır!" deyince, biraz insafa gelir gibi oldular.    [85]

Sonra, yine, eski kafalarına döndürüldüler de:

"And olsun ki: bunların, söz söylemeyeceğini, sen de, bilirsin!" dediler.

İbrahim (aleyhisselâm):

(Enbiyâ:  21/62-67);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُٓوا ءَاَنْتَ فَعَلْتَ هٰذَا بِاٰلِهَتِنَا يَٓا اِبْرٰه۪يمُۜ

‎“Sen mi ilahlarımıza bunu yaptın ey İbrâhîm?” demişlerdi.‎

‎(Enbiyâ:  21/62) 

 ‎ قَالَ بَلْ فَعَلَهُۗ كَب۪يرُهُمْ هٰذَا فَسْـَٔلُوهُمْ اِنْ كَانُوا يَنْطِقُونَ

“(Hayır, düşündüğünüz gibi değil!) Bilakis, onların büyüğü (olan put, öylece sağlam durduğuna göre) bunu o yapmıştır. Şayet konuşabiliyorlarsa (putlara) sorun (bakalım).”‎

‎(Enbiyâ:  21/63) 

 ‎ فَرَجَعُٓوا اِلٰٓى اَنْفُسِهِمْ فَقَالُٓوا اِنَّكُمْ اَنْتُمُ الظَّالِمُونَۙ

Kendi iç dünyalarına dönüp (düşündükten sonra) demişlerdi ki: “Şüphesiz ki (konuşamayan ve kendini savunamayan varlıklara ibadet etmekle) sizler zalimlerin ta kendisisiniz.”‎

‎(Enbiyâ:  21/64) 

 ‎ ثُمَّ نُكِسُوا عَلٰى رُؤُ۫سِهِمْۚ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يَنْطِقُونَ

Sonra tekrar baş aşağı olup (eski hâllerine döndüler ve) “Andolsun ki sen de bunların konuşamadığını biliyorsun.” (dediler.)‎

‎(Enbiyâ:  21/65) 

 ‎ قَالَ اَفَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكُمْ شَيْـًٔا وَلَا يَضُرُّكُمْۜ

Demişti ki: “Yoksa Allah’ı bırakıp da size hiçbir faydası olmayan ve zararı defedemeyen şeylere mi ibadet/kulluk ediyorsunuz?”‎

‎(Enbiyâ:  21/66) 

 ‎ اُفٍّ لَكُمْ وَلِمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ

‎“Size de Allah’ın dışında ibadet ettiklerinize de yuh olsun! Akletmez misiniz?”‎

‎(Enbiyâ:  21/67)    [86]

Bunun üzerine, kavmi, Yüce Allah hakkında, İbrahim (aleyhisselâm) ile tartışıp, tanrılarının daha hayırlı olduğunu iddia etti.   [87]

"Ona, hüccet getirmeğe kalkıştı. İbrahim (aleyhisselâm)' da:

(En´âm:  6/80-82);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَحَٓاجَّهُ قَوْمُهُۜ قَالَ اَتُحَٓاجُّٓونّ۪ي فِي اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينِۜ وَلَٓا اَخَافُ مَا تُشْرِكُونَ بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ رَبّ۪ي شَيْـًٔاۜ وَسِعَ رَبّ۪ي كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًاۜ اَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ

Kavmi onunla tartışmıştı. (İbrâhîm) demişti ki: “(Allah) beni hidayet etmesine rağmen Allah hakkında benimle tartışacak mısınız? Rabbimin benim hakkımda bir şey dilemesi hariç şirk koştuklarınızdan korkmuyorum. Rabbimin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Öğüt almaz mısınız?”‎

‎(En'âm:  6/80) 

 ‎ وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ عَلَيْكُمْ سُلْطَانًاۜ فَاَيُّ الْفَر۪يقَيْنِ اَحَقُّ بِالْاَمْنِۚ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَۢ

‎“Siz, (Allah’ın meşruluğuna dair) hiçbir delil indirmediği varlıkları Allah’a ortak koşmaktan korkmazken ben nasıl sizin şirk koştuğunuz (sahte ilahlardan) korkarım! Şayet biliyorsanız (söyleyin bakalım, hak olan ilaha ortak koşanlar ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayanlar) bu iki gruptan hangisi (Allah’ın azabından) emin olarak (yaşamaya) daha fazla hak sahibidir?”‎

‎(En'âm:  6/81) 

‎اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟

"İman eden ve imanlarına zulüm/şirk bulaştırmayanlar (var ya)! İşte onlara (Allah’ın azabından) emin olmak vardır. Ve onlar hidayete erenlerdir.‎"

(En'âm:  6/82)   [88]

diyerek, Yüce Allâh'ın korkulmağa ve ibadet edilmeğe, tapındıkları şeylerden daha lâyık olduğunu bilsinler diye on­lara ibretli temsiller getiriyordu.    [89]

80-82. ayetlere dair: 

Tarih boyunca müşrikler, muvahhidleri kendi elleriyle yaptıkları, zan ve hurafelerle anlam yükledikleri sahte ilahlarla korkutmuşlardır. Kimi zaman ilahlarının muvahhidleri çarpacağını 

(Hûd:  11/54);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎اِنْ نَقُولُ اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُٓوءٍۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اُشْهِدُ اللّٰهَ وَاشْهَدُٓوا اَنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۙ

‎“Sana sadece şunu deriz: ‘İlahlarımızdan bazısı seni fena çarpmış.’ ” Demişti ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben ortak koştuklarınızdan berîyim.”‎

‎(Hûd:  11/54) 

bazen ilahları hakkında olumsuz konuştukları için uğursuzluk olduğunu söylemiş 

(Neml:  27/47); 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا اطَّيَّرْنَا بِكَ وَبِمَنْ مَعَكَۜ قَالَ طَٓائِرُكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ بَلْ اَنْتُمْ قَوْمٌ تُفْتَنُونَ

Dediler ki: “Sen ve beraberindekiler bize uğursuzluk getirdiniz.” Dedi ki: “Sizin (başınıza gelip de) uğursuz sandığınız şeyler, Allah katından (başınıza gelmiştir). Bilakis siz, denenen bir kavimsiniz.”‎

‎(Neml:  27/47) 

"kimi zaman da doğrudan tehditte bulunmuşlardır."

(A’râf:  7/127);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَقَالَ الْمَلَاُ مِنْ قَوْمِ فِرْعَوْنَ اَتَذَرُ مُوسٰى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُوا فِي الْاَرْضِ وَيَذَرَكَ وَاٰلِهَتَكَۜ قَالَ سَنُقَتِّلُ اَبْنَٓاءَهُمْ وَنَسْتَحْي۪ نِسَٓاءَهُمْۚ وَاِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ

‎Firavun’un kavminden önde gelenler demişti ki: “Sen, Mûsâ’yı ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni ve ilahlarını terk etsinler diye mi bırakacaksın?” (Firavun onları yatıştırmak için) demişti ki: “Erkek çocuklarını öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Şüphesiz ki biz, onların üzerinde kahredici bir güce sahibiz.”‎

‎(A'râf:  7/127) 

Muvahhid, Allah (Azze ve Celle)' nin güvencesi altındadır. Allah (Azze ve Celle) dilemesi hariç hiçbir şey ona zarar veremez. Müşriklerin tehditlerine aldırmamalı, İbrahim (aleyhisselâm) misali onları Allah (Azze ve Celle) ile ve O’nun azabıyla korkutarak karşı tehditte bulunmalıdır. 

(A’râf:  7/194-196); 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ عِبَادٌ اَمْثَالُكُمْ فَادْعُوهُمْ فَلْيَسْتَج۪يبُوا لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

"‎Allah’ı bırakıp da kendilerine dua ettiğiniz varlıklar, sizin gibi (Allah’a) kuldur. Şayet doğruysanız çağırın da çağrınıza karşılık versinler.‎"

‎(A'râf:  7/194) 

 ‎ اَلَهُمْ اَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَيْدٍ يَبْطِشُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اَعْيُنٌ يُبْصِرُونَ بِهَاۘ اَمْ لَهُمْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ قُلِ ادْعُوا شُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ ك۪يدُونِ فَلَا تُنْظِرُونِ

"‎Onların kendisiyle yürüdükleri ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri, işitecek kulakları mı var ki (çağrınıza icabet etsinler)? De ki: “Bütün ortaklarınızı çağırın. Sonra elinizden gelen tuzağı kurun ve bana göz açtırmayın.”‎

(A'râf:  7/195) 

‎اِنَّ وَلِيِّيَ اللّٰهُ الَّذ۪ي نَزَّلَ الْكِتَابَۘ وَهُوَ يَتَوَلَّى الصَّالِح۪ينَ

“Şüphesiz ki benim velim, Kitab’ı indiren Allah’tır. O, salihleri veli edinir.”‎

‎(A'râf:  7/196) 

(Yûnus:  10/71); 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَاَ نُوحٍۢ اِذْ قَالَ لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ اِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكُمْ مَقَام۪ي وَتَذْك۪ير۪ي بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَعَلَى اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ فَاَجْمِعُٓوا اَمْرَكُمْ وَشُرَكَٓاءَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُنْ اَمْرُكُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّةً ثُمَّ اقْضُٓوا اِلَيَّ وَلَا تُنْظِرُونِ

Onlara Nûh’un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: “Ey Kavmim! Şayet benim konumum ve Allah’ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa ben, Allah’a tevekkül ettim. Siz ve ortaklarınız bir araya gelin ve (benim hakkımdaki) kararınızı verin. (Benimle ilgili yapacaklarınız) size dert olmasın. Sonra da hiç bekletmeden hakkımdaki kararınızı uygulayın/bana göz açtırmayın.”‎

‎(Yûnus:  10/71) 

(Hûd:  11/54-56)  

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎اِنْ نَقُولُ اِلَّا اعْتَرٰيكَ بَعْضُ اٰلِهَتِنَا بِسُٓوءٍۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اُشْهِدُ اللّٰهَ وَاشْهَدُٓوا اَنّ۪ي بَر۪ٓيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَۙ

‎“Sana sadece şunu deriz: ‘İlahlarımızdan bazısı seni fena çarpmış.’ ” Demişti ki: “Ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben ortak koştuklarınızdan berîyim.”‎

‎(Hûd:  11/54) 

 ‎ مِنْ دُونِه۪ فَك۪يدُون۪ي جَم۪يعًا ثُمَّ لَا تُنْظِرُونِ

‎“(Allah’a ibadet ettiğinizi de iddia ediyorsunuz ya!) Allah dışındaki (tüm ibadet ettiklerinizden de uzağım). Hep beraber bana tuzak kurun (ve tuzağın gereğini yapmayı da) ertelemeyin/bana göz açtırmayın.”‎

‎(Hûd:  11/55) 

 ‎ اِنّ۪ي تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ رَبّ۪ي وَرَبِّكُمْۜ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

‎“Hiç şüphesiz ben, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Hareket eden her canlıyı perçeminden tutan (kontrol edip yönlendiren) O’dur. Şüphesiz ki Rabbim, dosdoğru yol üzeredir.”‎

‎(Hûd:  11/56) 

Şirk ehlinin tehditleri karşısında imani tavır için 

(En’âm:  6/82);

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
‎اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُٓوا ا۪يمَانَهُمْ بِظُلْمٍ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمُ الْاَمْنُ وَهُمْ مُهْتَدُونَ۟

"‎İman eden ve imanlarına zulüm/şirk bulaştırmayanlar (var ya)! İşte onlara (Allah’ın azabından) emin olmak vardır. Ve onlar hidayete erenlerdir.‎"

(En'âm:  6/82) 

 ‎سَنُلْق۪ي ف۪ي قُلُوبِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ بِمَٓا اَشْرَكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًاۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَبِئْسَ مَثْوَى الظَّالِم۪ينَ

‎"Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmaları nedeniyle kâfirlerin kalbine şiddetli bir korku salacağız. Onların barınağı ateştir. Zalimlerin barınağı ne de kötüdür.‎"

‎(Âl-i İmran:  3/151) 

 ‎ قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّيَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْاِثْمَ وَالْبَغْيَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

De ki: “Rabbim (sizin uydurduklarınızı değil,) yalnızca açık ve kapalı tüm fuhşiyatı, her türlü günahı ve haksız yere taşkınlık etmeyi, (meşruluğu) hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri Allah’a ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kıldı.”‎

‎(A'râf:  7/33) 

‎ قَالَ قَدْ وَقَعَ عَلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ رِجْسٌ وَغَضَبٌۜ اَتُجَادِلُونَن۪ي ف۪ٓي اَسْمَٓاءٍ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَا نَزَّلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ فَانْتَظِرُٓوا اِنّ۪ي مَعَكُمْ مِنَ الْمُنْتَظِر۪ينَ

"‎Gerçekten Rabbinizden size şiddetli bir azap ve öfke gelecektir. Sizin ve babalarınızın isimlendirdiği ve Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şu isimler hakkında benimle tartışacak mısınız? Bekleyin (bakalım)! Ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.‎"

‎(A'râf:  7/71) 

 ‎ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”‎
   
‎(Yûsuf:  12/40) 

 ‎ لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ

"‎Şayet (göklerde ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı (düzen) bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎"

‎(Enbiyâ:  21/22) 

 ‎ ‎ مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ

"‎Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. (Şayet Allah dışında ilahlar olmuş olsaydı) her bir ilah kendi yarattıklarını (yanına alıp) gider, bir kısmı diğer bir kısmına üstünlük kurardı. Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir.‎"

‎(Mü'minûn:  23/91) 

 ‎حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَٓاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ي بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي مَكَانٍ سَح۪يقٍ

"‎Hiçbir şeyi O’na ortak koşmayan (ve şirkin her türlüsünü terk eden) hanîfler olarak (bunları yapın). Kim de Allah’a şirk koşarsa gökten yere çakılan, havada kuşların kendisini (parça parça) kaptığı veya rüzgârın ıssız, uzak bir yere savurduğu kimse gibidir.‎"

‎(Hac:  22/31) 

 ‎ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا

"‎Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirkin) dışında kalanları dilediği kimse için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa hiç şüphesiz büyük bir günahla iftirada bulunmuş olur.‎"

‎(Nisâ:  4/48) 

Tevbe etmeden ölündüğü takdirde Allah (Azze ve Celle)' nin bağışlamayacağı tek günah şirktir. Şirk dışında kalan tüm günahlar, Allah (Azze ve Celle)' nin meşîetine kalmıştır. Dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz. Şirk, İslam’ın ibadet olarak kabul ettiği bir eylemi Allah (Azze ve Celle)' den başkasına yapmak ya da Allah (Azze ve Celle)' ye ait sıfatlardan birini herhangi bir varlığa vermektir. Şirkin birçok çeşidi vardır. 

Sevgide şirk:  (Bakara:  2/165)' de

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ

"‎(Tüm bu gerçekleri bilmelerine rağmen) insanlardan öylesi vardır ki Allah’ın dışında birtakım varlıkları Allah’a denkler/ortaklar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha kuvvetlidir. O zalim olanlar azabı gördüklerinde kuvvetin tamamının Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın çetin bir azap sahibi olduğunu anlayacaklardır.‎"

(Bakara:  2/165) 

Herhangi bir varlığı Allah (Azze ve Celle)' yi sever gibi ya da Allah (Azze ve Celle)' den daha fazla sevmek, affedilmez günahlardan olan şirkin kısımlarındandır. Kıyamet Günü müşriklerin yaşayacağı pişmanlıkların başında salih insanları, onların ruhaniyetini ve onları temsil eden put/türbe/kabir gibi şeyleri sevgi, korku, fayda bekleme ve zararı defetmede Allah (Azze ve Celle)' ye denk tutmak gelir. 

(Şuarâ:  26/96-98);  (Nûh:  71/23) 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ

‎"Orada birbirleriyle tartışarak diyecekler ki:‎"

‎(Şuarâ:  26/96) 

 ‎ تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ

‎“Allah’a yemin olsun ki bizler apaçık bir sapıklık içindeydik.”‎

‎(Şuarâ:  26/97) 

 ‎ اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

‎“Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuştuk. (O’nu sever gibi sizi sevmiş, O’ndan korkar gibi sizden korkmuş, O’na yönelir gibi size tevbe vermiş, O’ndan medet umar gibi sizin himmetinize sığınmış ve O’nun otoritesine boyun eğer gibi sizin yasalarınıza boyun eğmiştik.)”‎

‎(Şuarâ:  26/98) 

 ‎ وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًاۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًاۚ

‎“Ve dediler ki: ‘Sakın ha ilahlarınızı bırakmayın. Ved, Suva, Yeğus, Yauk ve Nesr’i de bırakmayın.’ ”‎

(Nûh:  71/23) 

İbni Abbâs (radıyallahu anhümâ)' dan şöyle rivayet edilmiştir:

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Nûh Kavmi’nin putları daha sonra Arapların putları olmuştur.  Bunlar Nûh Kavmi’nden salih kişilerin adlarıydı. Onlar vefat edince, şeytan onların kavimlerine, oturdukları meclislere putlar dikmelerini ve diktikleri putlara bu isimleri vermelerini fısıldamıştı. Böyle yaptılar. Onlar vefat edinceye kadar bunlara ibadet edilmemişti. Onlar helak olup ilim ortadan kalkınca insanlar bunlara ibadet etmeye başladılar.” 

(Buhari, 4920)

itaatte şirk:  (Tevbe:  9/31)' de 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

"‎Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir."‎

‎(Tevbe:  9/31) 

dua ve ibadette şirk: (A’râf:  7/37), (Yûnus:  10/104 - 106)' da

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًا اَوْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ يَنَالُهُمْ نَص۪يبُهُمْ مِنَ الْكِتَابِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا يَتَوَفَّوْنَهُمْۙ قَالُٓوا اَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قَالُوا ضَلُّوا عَنَّا وَشَهِدُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ اَنَّهُمْ كَانُوا كَافِر۪ينَ

‎"Allah’a, yalan uydurarak iftira eden veya (Allah’ın) ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Bunlara, Kitap’tan nasipleri, (kendileri için takdir olunan hayır ve şer) erişir. Nihayet canlarını almak için elçilerimiz onlara geldiğinde derler ki: “Allah’ı bırakıp dua ettikleriniz nerede?” Derler ki: “Onlar bizi (terk edip) kayboldular.” Ve kâfir olduklarına dair kendileri aleyhine şahitlik ettiler."‎

‎(A'râf:  7/37) 

‎ قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ د۪ين۪ي فَلَٓا اَعْبُدُ الَّذ۪ينَ تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلٰكِنْ اَعْبُدُ اللّٰهَ الَّذ۪ي يَتَوَفّٰيكُمْۚ وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَۙ

De ki: “Ey insanlar! Şayet benim dinimden şüphedeyseniz (şunu bilin ki:) ben, Allah’ı bırakıp da ibadet ettiklerinize ibadet etmem. Ama ben sizleri vefat ettiren Allah’a ibadet ederim. Ve ben, müminlerden olmakla emrolundum. (İşte ilahlarınıza meydan okuyorum. Şayet güçleri varsa ibadet etmediğim için beni cezalandırsınlar da görelim.)”‎

‎(Yûnus:  10/104) 

 ‎ وَاَنْ اَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۚ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

"‎Ve yüzünü hanîf olarak dine çevir! Sakın müşriklerden olma!‎"

‎(Yûnus:  10/105) 

‎ وَلَا تَدْعُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَنْفَعُكَ وَلَا يَضُرُّكَۚ فَاِنْ فَعَلْتَ فَاِنَّكَ اِذًا مِنَ الظَّالِم۪ينَ

"‎Allah’ı bırakıp da sana fayda ve zarar vermeyecek olan varlıklara dua etme! Şayet böyle yaparsan hiç kuşkusuz, zalimlerden/müşriklerden olursun.‎"

(Yûnus:  10/106) 

104-106. ayetler, Allah Resûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e tevhid üzere olması ve bunu ilan etmesinin emredildiği ayetlerdir. Tevhidin özü kulluk, kulluğun özü ibadet, ibadetin özü de duadır. Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) dahi olsa Allah (Azze ve Celle)' yi bırakıp kendilerine bile fayda ve zararı olmayan, yaratamayan, rızık veremeyen, ölüm ve hastalığı kendilerinden savamayan varlıklara dua edenler zalimlerden yani müşriklerden olurlar.

yasama ve kanun koymada şirk: (Kehf:  18/26),  (Şûrâ:  42/21)' de

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا

De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”‎

‎(Kehf:  18/26) 

 ‎ اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

"‎Yoksa, Allah’ın izin vermediği şeyleri, kendilerine dinden şeriat kılan/kanun yapan ortakları mı var? Şayet (azaplarının kıyamete erteleneceğine dair) kesin bir söz olmasaydı elbette, aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz ki zalimlere can yakıcı bir azap vardır.‎"

(Şûrâ:  42/21) 

Allah (Azze ve Celle)' nin izin vermediği şeyleri şeriat hâline getiren, haram helal, yasak serbest şeklinde kanunlaştıranlar, Allah (Azze ve Celle)' ye şirk koşulan ortaklardır. Çünkü kanun yapma, şeriat belirleme ve yasama Allah (Azze ve Celle)' nin en belirgin sıfatlarındandır. 

(Yûsuf:  12/40),  (Kehf:  18/26)' da 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

‎“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”‎

(Yûsuf:  12/40) 

‎ قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا

De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”‎

‎(Kehf:  18/26) 

bazı varlıkları toplumu kaynaştırmak için putlaştırma şirki:  (Ankebût:  29/25)' de

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَقَالَ اِنَّمَا اتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْثَانًاۙ مَوَدَّةَ بَيْنِكُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۚ ثُمَّ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكْفُرُ بَعْضُكُمْ بِبَعْضٍ وَيَلْعَنُ بَعْضُكُمْ بَعْضًاۘ وَمَأْوٰيكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَۗ

Dedi ki: “Siz, Allah’ı bırakıp, sizi birbirinize ısındırsın/aranızda sevgi bağı oluştursun diye dünya hayatında putları (ilah) edindiniz. Sonra Kıyamet Günü’nde (sevgi bir yana) kiminiz kiminizi inkâr edecek, kiminiz de kiminize lanet edecektir. Barınağınız ateştir. Hiçbir yardımcınız da yoktur.”‎

(Ankebût:  29/25) 

Müşrikler, farklı amaçlarla putlar edinirler. Bazen salih olduğuna inandıkları birinin temsilî putunu yapar, kendilerini Allah (Azze ve Celle)' ye yaklaştırmasını umarlar. Bazen de toplumu bir arada tutacak, kaynaştırıp bütünleştirecek bazı değerleri put hâline getirirler. Ona secde etmemeleri veya kurban kesmemeleri onu put olmaktan çıkarmaz. Bu bazen bir bayrak bazen bir anıt bazen özel bir gün ya da resim/heykel olabilir. 

Allah (Azze ve Celle)' ye şirk koşan kimse, Allah (Azze ve Celle)' ye en büyük iftirayı atmış, zulümlerin en büyüğünü işlemiştir. 

(Lokmân:  31/13)' de

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَاِذْ قَالَ لُقْمٰنُ لِابْنِه۪ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللّٰهِۜ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ

Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken demişti ki: “Oğulcuğum! Allah’a şirk koşma! Şüphesiz ki şirk, en büyük zulümdür.”‎

(Lokmân:  31/13) 

Bu nedenle tüm amelleri boşa gitmiş (Zümer:  39/65)' de

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

Andolsun ki sana ve senden önceki (resûllere), “Şayet şirk koşarsan bütün amellerin boşa gider ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” diye vahyedildi.‎

(Zümer:  39/65) 

ve Allah (Azze ve Celle), cenneti ona haram kılmıştır (Mâide:  5/72)' de

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 ‎ لَقَدْ كَفَرَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْمَس۪يحُ ابْنُ مَرْيَمَۜ وَقَالَ الْمَس۪يحُ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اعْبُدُوا اللّٰهَ رَبّ۪ي وَرَبَّكُمْۜ اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ

Andolsun ki, “Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir.” diyenler kâfir olmuştur. (Oysa) Mesîh demişti ki: “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Şüphesiz ki kim Allah’a şirk koşarsa Allah cenneti ona haram kılar. Onun barınağı ateştir. Zalimler için yardımcı da yoktur.”‎

(Mâide:  5/72) 

‎وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا وَمَا لَيْسَ لَهُمْ بِه۪ عِلْمٌۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ نَص۪يرٍ

"‎Allah’ı bırakıp da hakkında hiçbir delil indirmediği ve hiçbir bilgiye sahip olmadıkları şeylere ibadet ediyorlar. Zalimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.‎"

‎(Hac:  22/71) 

 ‎ اِنْ هِيَ اِلَّٓا اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنْ يَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَمَا تَهْوَى الْاَنْفُسُۚ وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنْ رَبِّهِمُ الْهُدٰىۜ

"‎(Lat, Menat, Uzza gibi isimler) sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği isimlerdir. Onlar, yalnızca zanna ve nefislerinin arzusuna uyarlar. Oysa andolsun ki onlara, Rabblerinden hidayet gelmiştir.‎"

(Necm:  53/23) 

 ‎ اِنْ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اِنَاثًاۚ وَاِنْ يَدْعُونَ اِلَّا شَيْطَانًا مَر۪يدًاۙ

"‎Onlar, Allah’ı bırakıp da birtakım dişi (ismi verilen putlara) dua ederler. (Gerçekte) onların dua ettikleri, inatçı şeytandan başkası değildir.‎"

(Nisâ:  4/117) 

Müşriklerin Allah (Azze ve Celle) ile aralarına aracı kıldıkları ve dua ettikleri varlıklar; salih olduğuna inandıkları insanların putları, türbe hâline getirilmiş kabirleri, bereket yaydığına inandıkları taşlar, kılıçlarını asıp zafer getireceğine inandıkları ve dilek tuttukları ağaçlardır. Bunlar genel olarak dişi isim kalıbında isimlendirildikleri için ayette böyle denmiştir. 
Şeytana dua etmeleriyse şöyle açıklanmıştır: 

İbni Abbas (radıyallahü anhümâ)

“Her putun içinde bir şeytan/cin vardır. Putları koruyan bekçilere görünüp onlarla konuşur.”

Bir diğer izah şudur: “Putlara tapınmayı emreden ve süslü gösteren şeytandır. Hâliyle onun emrine itaat ederek, aslında ona ibadet etmiş olurlar.” 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ يَٓا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِيًّا

‎“Babacığım! Şeytana ibadet/kulluk etme! Çünkü şeytan, Er-Rahmân’a başkaldırmıştır/asi olmuştur.”‎

‎(Meryem:  19/44) 

(Sebe’:  34/40-41)' de 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 ‎وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعًا ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ

"‎O gün, onların tamamını (diriltip) huzuruna toplar. Sonra da meleklere der ki: “Bunlar mı size ibadet ediyordu?”‎

‎(Sebe’:  34/40) 

 ‎ قَالُوا سُبْحَانَكَ اَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْۚ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّۚ اَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ

Diyecekler ki: “Seni tenzih ederiz. Bizim velimiz/dostumuz sensin, onlar değil.” (Hayır, öyle değil!) İşin aslı, cinlere ibadet ediyorlardı ve çoğu, cinler(in söylediği, “Melekler Allah’ın kızlarıdır.”, “Bunlar sizi Allah’a yakınlaştırır.” gibi sözler)e iman ediyorlardı.‎

‎(Sebe’:  34/41) 

 ‎ اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُۜ اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَك۪يلًاۙ

‎"Hevasını/Arzusunu ilah edineni gördün mü? Şimdi sen mi ona vekil olacaksın?‎"

‎(Furkân:  25/43) 

 ‎ سَيَقُولُ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَٓا اَشْرَكْنَا وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ شَيْءٍۜ كَذٰلِكَ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ حَتّٰى ذَاقُوا بَأْسَنَاۜ قُلْ هَلْ عِنْدَكُمْ مِنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَاۜ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا الظَّنَّ وَاِنْ اَنْتُمْ اِلَّا تَخْرُصُونَ 

Allah’a şirk koşanlar diyecekler ki: “Şayet Allah dileseydi biz ve babalarımız şirk koşmaz ve hiçbir şeyi haram saymazdık.” Onlardan önce (yaşamış müşrikler de) azabımızı tadıncaya kadar aynı şekilde yalanladılar. De ki: “Sizin yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir ilim var mı? Siz sadece zanna uyuyor ve yalnızca tahminle iş yapıyorsunuz.”‎

(En'âm:  6/148) 

Müşriklerin kaderci yaklaşımına verilen cevap için (Nahl:  16/35)' de

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَقَالَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا لَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ مَا عَبَدْنَا مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍ نَحْنُ وَلَٓا اٰبَٓاؤُ۬نَا وَلَا حَرَّمْنَا مِنْ دُونِه۪ مِنْ شَيْءٍۜ كَذٰلِكَ فَعَلَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۚ فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ

Şirk koşanlar dediler ki: “Şayet Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız, O’nun dışındaki hiçbir varlığa ibadet etmez ve O’nun belirlediği haramlar dışında hiçbir şeyi haram kılmazdık.” Onlardan öncekiler de aynen böyle yaptılar. Resûllerin apaçık bir tebliğden başka görevi mi var?‎"

(Nahl:  16/35) 

Tevhid daveti karşısında söyleyecek söz bulamayan müşrikler, haşa kadercilik yapmakta, hatalarının sorumluluğunu Allah (Azze ve Celle)'nin  meşietine/dilemesine yıkmaktaydılar. 

“Şayet Allah (Azze ve Celle)  hâlimizden memnun olmasa bizi kınar, azap eder, bunca imkânı vermezdi.” diye düşünmekteydiler. 

Allah (Azze ve Celle), tüm müşriklerin aynı yanılgıya kapıldığını belirttikten sonra şüphelerini şöyle çürüttü: 

“Şayet Allah (Azze ve Celle) sizden ve yaptıklarınızdan hoşnut olsa apaçık bir mesajla elçiler gönderip sizi yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye ibadete ve O’nun dışında kulluk ettiğiniz tağut'lardan uzaklaşmaya davet etmezdi.”

Hakikati vahyin dışında aramanın “zanna uymak” olduğuna dair  (Yûnus:  10/36)' da

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَمَا يَتَّبِعُ اَكْثَرُهُمْ اِلَّا ظَنًّاۜ اِنَّ الظَّنَّ لَا يُغْن۪ي مِنَ الْحَقِّ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

"‎Onların çoğu yalnızca zanna uyar. Doğrusu zan, (hak gibi kesin bilgiye/vahye dayanmaz. Bu sebeple de) hakkın yerine geçmez/hakkın verdiği (mutmainliği) sağlamaz. Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarını bilir.‎"

(Yûnus:  10/36) 

Allah (Azze ve Celle), insanoğlunu meşgul eden tüm sorulara vahiy aracılığıyla cevap vermiştir. Niçin yaratıldığımız, dünya hayatını nasıl adil ve huzurlu kılacağımız, neyin erdem ve fazilet olduğu, hakkın ve batılın mahiyeti, ölüm ve ötesine dair merak edilenler… hiçbir kapalılığa yer bırakmayacak şekilde açıklanmıştır. Yani tarih boyunca insanlığın peşinden koştuğu hakikat/hikmet/erdem İslam’da belirlidir ve vahyin dışında aranmaz. Vahyin dışına taşan tüm hakikat arama faaliyetleri zanna uymadır ve Allah (Azze ve Celle), vahyin karşısına konmuş zannı yermiştir. Sahiplerinin bu arayışa felsefe, atalara uyma, gelenek, ilham, salih rüya, seyr-i sûluk… isimlerini vermesi, onu zan/hevaya uyma/tahminle iş yapma olmaktan çıkarmaz.

Nemrud, İbrahim (aleyhiselâm)' ı, huzuruna çağırıp:

"Senin, şu ibadet etmekte olduğun ve halkı da, ona, ibadete davet ettiğin, baş­kalarına karşı, kudretinin ululuğundan ve üstünlüğünden söz ettiğin İlâhını gör­dün mü? Nasıldır o?" diye sordu.    [90]

ibrahim (aleyhisselâm):

"Benim Rabb´ım, hem diriltir, hem öldürür!" deyince, 

Nemrud: 

"Ben de, diriltirim, öldürürüm!" dedi. (Bakara: 258) 

İbrahim (aleyhisselâm), ona: 

"Sen, nasıl diriltir ve öldürürsün?" diye sordu. 

Nemrud:

"Tutup ölümüne hükmettiğim iki adamdan birini, öldürürüm, onu, öldürmüş olurum. Diğerini ise, affedip sağ bırakırım. Onu da, diriltmiş olurum!" dedi.   [91] 

İbrahim (aleyhisselam):

"Allah, güneşi, doğudan getiriyor. Haydi, sen, onu, batıdan getir bakayım?" deyince, 

kâfir (Nemrud), şaşırıp, tutulup kaldı.

Allah, zâlimler güruhunu, muvaffak kılmaz. 

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ي حَٓاجَّ اِبْرٰه۪يمَ ف۪ي رَبِّه۪ٓ اَنْ اٰتٰيهُ اللّٰهُ الْمُلْكَۢ اِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّيَ الَّذ۪ي يُحْي۪ وَيُم۪يتُۙ قَالَ اَنَا۬ اُحْي۪ وَاُم۪يتُۜ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَأْت۪ي بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَأْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذ۪ي كَفَرَۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَۚ

"‎Allah’ın kendisine mülk vermesi sebebiyle Rabbi hakkında İbrâhîm’le tartışanı görmedin mi? Hani İbrâhîm demişti ki: “Benim Rabbim diriltir ve öldürür.” Demişti ki: “Ben de diriltip öldürürüm.” (Bu cevap üzerine) İbrâhîm demişti ki: “Allah Güneş’i doğudan getirir, sen de batıdan getir (bakalım).” (Bu hüccet karşısında) kâfir afalladı. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

‎(Bakara:  2/258)   [92]
 
Rivayete göre, Bunun üzerine, Nemrud, İbrahim (aleyhisselâm)' ı, zindanda 7 yıl hapsetti.  [93]

Bundan sonra, Nemrud ile kavmi, İbrahim (aleyhisselâm)' ın öldürülmesi üzerin­de söz birliği ettiler.   [94]

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَاَلْقُوهُ فِي الْجَح۪يمِ

Dediler ki: “Onun için yüksek bir yapı inşa edin. Sonra onu ateşin içine atın.”‎

‎(Saffât:  37/97)   [95]

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا حَرِّقُوهُ وَانْصُرُٓوا اٰلِهَتَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ

Demişlerdi ki: “Şayet bir şeyler yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardım edin.”‎

‎(Enbiyâ:  21/68)     [96]

Nemrud´a "Onu, ateşte yakınız!" diye tavsiyede bulunan adam, Fars Bedevi­lerinden Kürt Heyzen idi.

Yüce Allah, onu, yere yutturdu da, kendisi, Kıyamete kadar, kımıldadıkça, ye­re batıp duracaktır!   [97]

Rivayete göre Nemrud, İbrahim (aleyhisselâm) için, her çeşit odun toplanmasını emretti. Odunların, en sert ve dayanıklı cinslerinden odun toplandı. Hattâ, İbrahim (aleyhisselâm)' ın köyünden, hasta bir kadın:

"Tanrı, beni, hastalıktan kurtarırsa, İbrahim için, odun toplayayım!" diyerek adak adamıştı.   [98]

Nemrud, İbrahim (aleyhisselâm) için, toplattığı çakıl taşlar ile de geniş bir ateş çukuru, tandır yaptırdı.  [99] 

Ateş ocağı, Guta kariyesinde idi ve ocağa, üç ay odun toplanıp yığılmıştı,   [100]

Ocağın içine yığılan odunları, her taraftan tutuşturdular. Ateş, o kadar alevlenmişti ki, uçan kuşlar, oradan geçecek olsalar, hararetin şiddetinden, yanıp kavruluyorlardı!   [101]

Ateşin sıcaklığı ve dumanı, Guta halkını, neredeyse, helak edecekti! Hararetin şiddetinden, bazıları, yer altındaki bodrumlara sığınmak zorunda kal­mışlardı.   [102]

İbrahim (aleyhisselâm)' ı, ateşe atmak için, yüksek bir binanın üzerine çıkardılar. Ellerini, ayaklarını, sımsıkı bağladılar.  [103]

Binanın üzerine de bir Mancınık kurdular.  [104] 

İbrahim (aleyhisselâm)' ı, Mancınığın kefesine koydular.  [105]

Mancınığı yapan, ve kuran, Kürd Heyzen olup kendisi, Mancınık yapanların il­ki İdi.  [106]

İbrahim (aleyhisselâm), bağlanırken, Yüce Allah´a:

"Senden başka ilâh yoktur! Sen, her noksandan münezzeh ve mukaddessin. Âlemlerin Rabb´isin! Hamd, Sana mahsustur. Mülk, Senindir. Senin şerîkin yoktur!" dedi.    [107]

Mancınıkla havaya atıldığı sırada.   [108] 

Cebrail (aleyhisselâm):

"Ey İbrahim Bir hacetin var mı?" diye sordu.  [109]

İbrahim (aleyhisselâm):

"Sana ise, hayır!" dedi.   [110]

Cebrail (aleyhisselâm):

"Öyle ise, hacetini, Rabb´inden dile!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"O´nun; hâlimi, dileğimi, bilmesi, bana yeter!" dedi. [111] 

ve başını, göğe kaldırıp:

"Ey Allâhım! Sen, göklerde Tek´sin!   [112] 

Yerde de, Tek´sin!   [113]

Ben de, yerde bir tek´im!    [114] 

Yerde, benden başka, Sana ibâdet edecek kim­se yoktur.   [115]

Allah, bana yeter!   [116]

Ne güzel Vekildir O!" dedi.  [117]

Ateşin İbrahim (aleyhisselâm)' a Serinlik Ve Selâmetlik Oluşu:

Ateşin içine atıldığı zaman, İbrahim (aleyhisselâm)' ın, Yüce Allâh'a tevekkülü, en yüksek derecede idi.   [118] 

Tevhid´i, Vesîlesiz, Aracısız sırf, katkısız Tevhiddi.   [119]

O zaman, Yüce Allah tarafından:

Allah Subhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَۙ

Biz de buyurduk ki: “Ey Ateş! İbrâhîm’e serin ve selamet ol!”‎

‎(Enbiyâ:  21/69)     [120] 

Ateş, Yüce Allâh'ın buyurduğu gibi, oldu.  [121]

Ateşten, sıcaklık ve yakıcı tabiatı giderilip ateş, bir ışık haline getirildi.  [122] 

Ateş, ancak, İbrahim (aleyhisselâm)' ın bağlandığı ipleri yaktı.   [123]

İbrahim (aleyhisselâm), ateşin içinde  7  gün kaldı.   [124] 

Kendisinin, ateşte 40  veya 50  gün kaldığı da, rivayet edilir.  [125]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın babası Âzer, oğlunun, ateşe atılışından 7 gün son­ra, Nemrud'a gidip:

"İbrahim´in kemikleri hakkında bana izin ver de, onları, gömeyim!" demişti.   [126]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Ateş İçinde Annesiyle Görüşmesi:

İbrahim (aleyhisselâm)' ın annesi Nuna, oğluna bakıp ateşin onu yakmadığını görünce:

"Ey yavrucuğum! Ben, senin yanına gelmek istiyorum. Allah´a dua et de, çev­rendeki ateşin hararetinden, beni, korusun!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Olur!" dedi.

Nuna, oğlunun yanına kadar geldi. Ateşin hararetinden, hiç bir şey, ona, dokunmadı. Nuna, gelince, İbrahim (aleyhisselâm)' ı kucaklayıp öptükten sonra geri döndü.   [127]

İbrahim (aleyhisselâm)' ın Ateşin İçinden Çıkıp Nemrud´la Konuşmaları:

Nemrud; ateşin, İbrahim (aleyhisselâm)' ı, yakıp kül haline getirdiğini, sanıyor, ve bundan, hiç şüphe etmiyordu.    [128]

Hayvanına binerek ateşin yanından geçti.

İbrahim (aleyhisselâm)' ı yakmak için toplanmış, yığılmış odunlar, hâlâ yanıp du­ruyordu.

Nemrud, bakınca, İbrahim (aleyhisselâm)' ın, ateşin içinde oturduğunu, yanında da, kendisine benzeyen birisinin bulunduğunu, gördü ve hemen geri döndü. 

Kavmine:

"Ben, İbrahimi, ateşin içinde diri bir halde gördüm! Bu hususta, şüphe içindeyim. Siz, benim için, hemen, yüksek bir bina çatınız da, onun üzerinden, ateşin içi­ne bakıp İbrahimin durumunu tesbit edeyim" dedi.

Hemen, yüksek bir bina çattılar.  [129]

Nemrud; binanın üzerine çıkıp ateşin içine baktığı zaman, İbrahim (aleyhisselâm)´ ın, ateşin içinde oturduğunu, yanında da, kendisine benzeyen birisinin bulunduğunu gördü ve:

´Ey İbrahim! Gördüm ki: senin İlâh´ın, pek büyükmüş ve kendisinin kudret ve izzeti de, aramıza gerilip seni zarardan koruyacak dereceye varmış!    [130]

Ey İbrahim! Ne güzel Rabb´dir senin Rabb´in!" diyerek seslendi.    [131] 

Sonra da: ´Ey İbrahim!  Ateşin içinden çıkmağa da, gücün yeter mi?" diye sordu.

ibrahim (aleyhisselâm): "Evet!" dedi.

Nemrud:

Ateş içinde kalmanın, sana zarar verebileceğinden korkmaz mısın?" diye

sordu.

ibrahim (aleyhisselâm):

"Hayır!" dedi.

Nemrud:

"Öyle ise, kalk ve ateşin içinden çık!" dedi.

ibrahim (aleyhisselâm), kalkıp ateşin içinden, yürüyerek dışarı çıktı. Nemrud' un yanına doğru vardı.

Nemrud:

"Ey İbrahim! Senin yanında, senin gibi bir adamın oturduğunu gördüm, Kimdi o?" diye sordu.

ibrahim (aleyhisselâm):

"O, gölgeler Meleği idi. Rabb´ım, onu, bana, yanımda bulunsun ve ateşin için­de, benimle görüşüp konuşsun; ateşi, bana serinlik ve selâmetlik yapsın diye gön­dermişti!" dedi.

Nemrud:

"Ey İbrahim! Ben, senin İlâhına kurban takdim edeceğim. Fakat, bunu, kendisine ibadet ve birliğini itiraf maksadiyle değil, izzet ve kudretini ve sana yaptığı şeyleri, gözlerimle gördüğüm için, yapacağım! Ona, dört oin sığır keseceğim!" dedi.

İbrahim (aleyhisselâm):

"Sen, bu dininden, her hangi bir şey üzerinde bulunmaksızın ayrılıp benim di­nime girmedikçe, Allah, senin takdim edeceğin kurbanı kabul etmez!" dedi.

Nemrud:

"Ey İbrahim!  Ben, mülk ve saltanatı, elden bırakmağa güç yetiremem. Fakat, ben, onun için, kurban keseceğim!" dedi ve kesti.    [132]

Allah’ın (Azze ve Celle)'nin Selâm'ı, Râhmet ve bereketi, İbrahim (aleyhisselâm)' ın, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in  ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.

Hâtime: 

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.

O her şeyin en iyisini bilendir.

Muvahhid Kullara Selâm Olsun.

Polat Akyol.

NOT: YAZININ DEVAMI VAR



KAYNAK:

KUR'AN,  SAHİH SÜNET VE İSLAM'İ  TARİH  KAYNAKLARI

[1] ibn.ishak, İbn.Hişam-Sîre c.1 ,s.2-3, İbn.Sa´d-Tabakat c.1,8.54, Mus´abuzzübeyrî-Neseb, Kureyşs.4, İbn.Kuteybe-Maarif s.15, Belâzürî-Ensabüleşraf c.1,s.5, Taberî-Tarih c.1,s.119, Yâkubî-Tarih c.1,s.17-23, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.41-44, İbn.Asakir-Tarih c.2,s.136-137, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.94, ibn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.33.

[2] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46.

[3] Taberî-Tarih c.1,s.119.

[4] Yâkut-Mûcemülbüldan c.2,s.235.

[5] Yâkut-Mûcemülbüldan c.4,s.487.

[6] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46, İbn.Asakir-Tarih c.2,s.141.

[7] Taberî-Tarih c.1,s.119.

[8] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46, Taberî-Tarih c.1,s.119, İbn.Asakir-Tarih c.2,s.141.

[9] ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46.

[10] Mir Hâvend-Ravzatussafa Tercemes.187.

[11] Ebû Nuaym-Delâilünnübüvve c.1,s.21, Beyhakî-Delâilünnübüvve c.1,s.289, Süyûtî-Hasaisülkübrâ c.2,s.128, Aliyyülmüttakî-Kenzül´ummal c.12,s.469, Diyar. Bekrî-Tarihulhamîş c.1,s.21.

[12] Ahmed b.Hanbel-Müsned d.s.332, ibn.Mace-Sünen c.2,s.787, ibn.Seyyid-Uyûnüleser c.1,s.78-79, Süyûtî-Hasaisülkübrâ c.1,s.171-172, Aliyyülmüttakî-Kenzül´ıımmal c.12,s.391.

[13]  ibn.İshak, ibn.Hişam-Sîre c.2,s.41, İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.215, 417, Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.276,277, Buharî-Sahih c.4,s.111.

[14] ibn.Kuteybe-Maarif s. 15.

[15] ibn.Kuteybe-Maarif s.15, Sâlebî-Arais s.73.

[16] ibn.Kuteybe-Maarif s.15.

[17] Yâkubî-Tarih c.1,s.23.

[18] Sâlebî-Arais s.73.

[19] Yâkubî-Tarih c.1,s.23.

[20] Mes´ûdî-Murûcuzzeheb c.1, s.44.

[21] Sâlebî-Arais s.73.

[22] Taberî-Tarih c.1,s.121, Sâlebî-Arais s.73.

[23] Sâlebî-Arais s.74.

[24] Taberî-Tarih c.1,s.121, Sâlebî-Arais s.73.

[25] Taberî-Tarih c.1,s.12l.

[26] Sâlebî-Arais s.73.

[27] Taberî-Tarih c.1,s.121, Salebî-Arais s.73.

[28] Taberî-Tarih c.1,s.121, Salebî-Arais s.73

[29] Sâlebî-Arais s.73.

[30] Taberî-Tarih c.1,s.121.

[31] Taberî-Tarih c.1,s.121, Sâlebî-Arais s.73.

[32] Sâlebî-Arais s.73.

[33] Taberî-Tarih c.1,s.121.

[34] Taberî-Tarih c.1,s. 119-120, Ebülferec-Tabsıra c.1,s.1O6.

[35] Yâkubî-Tarih C.1.S.23.

[36] Taberî-Tarih c.1,s.12O, İbn.Esîr-Kâmil c.l.s.fe-.

[37] Yâkubî-Tarih c.1,s.23, Taberî c.1,s.12O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.94.

[38] Taberî c.!,s.12O, Sâlebî s.74, Ebülferec-Tabsıra c.1,s.1O6, İbn.Esîr-Kâmil c.l.s.95.

[39] ibn.Asâkir-Tarih c.2,s.137.

[40] Taberî-Tarih c.1,s.12O, Sâlebî s.74, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s,95, Ebülferec-Tabsıra c.1,s.1O6.

[41] Mes´udi Murucuzzeheb c.2,s,262, Dairetülmaarif c.1,s.10.

[42] Taberî-Tarih c.1,s.120-121, Sâlebî-Arais s.74.

[43] Taberî-Tarih c.1,s.12O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.96.

[44] Taberî c.1,s.121, Salebi s.74, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.95.

[45] Sâlebî-Arais s.74, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.1O6.

[46] Sâlebî-Arais s.74.

[47] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/146.

48] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/146.

[49] Taberî-Tarih C.1.S.121, Salebî-Arais s.74-75, ibn.Esîr c.1,s.95.

[50] En´am: 75-79.

[51] Bakara: 131.

[52] Yâkubî-Tarih c.1,s.24.

[53] Taberî-Tarih c.1,s.12O, Sâlebî-Arais s.75, İbn.Esîr-Kâ´mil c.1,s.96.

[54] İbn.iyas-Bedayiuzzühur s.84.

[55] Taberî-Tarih c.1,s.121, Sâlebî-Arais s.75, İbn.Esîr c.1,s.96.

[56] Taberî-Tarih c.1,s.121.

[57] İbn.Asakir-Tarih c.2,s.142.

[58] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596.

[59] İbn.iyas-Bedâyiuzzühûr s 84

[60] Yâkubî-Tarih c.1,s.24, Mes´ûdî-Murûcuzzeheb c.1,s.45

[61] Yâkubî-Tarihc.1,s.24

[62] Meryem: 42-48

[63] Tevbe: 114

[64] Enbiya: 52-56

[65] Şuarâ: 70-102.

[66] Sâlebî-Arais s.75, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.96.

[67] Taberî-Tarih c.1,s.120-122.

[68] Enbiya: 57.

[69] Taberî-Tarih c.1,s.122.

[70] Zemahşerî-Keşşaf c.2,s.576.

[71] Taberî-Tarih c.1,s.122, İbn.Esir-Kâmil c.1,s.97.

[72] Sâffât: 91-92.

[73] Taberî-Tarih c.1,s. 122.

[74] Yâkubî-Tarih c.1,s.24.

[75] Enbiya: 58.

[76] Taberî-Tarih c.1,s.122, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.97.

[77] Enbiya: 59-60.

[78] Taber-Tarih c.1,s.122, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.97.

[79] Sâffât: 94-96.

[80] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46.

[81] Taberî-Tarih c.1,s.122.

[82] Enbiyâ: 61.

[83] Taberî-Tarih c.1,s.122, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.97.

[84] Enbiyâ: 63.

[85] Taberî-Tarih c.1,s.122, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.97.

[86] Enbiyâ: 62-67.

[87] Taberî-Tarih c.1,s.122-123.

[88] En´am: 80-82

[89] Taberî-Tarih c.1,s.123, İbn.Esîr-Kâmil c.1,ş.98.

[90] Taberî-Tarih c.1,s.123, Sâlebî-Arais s.75, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.98.

[91] Taberî-Tarih c.1,s.123, Sâlebî-Arais s.75, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.98.

[92] Bakara: 258.

[93] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46, Taberî-Tarih c.1,s.159, Nevevî-Tehzîbülesmâ c.1,s.101.

[94] Taberî-Tarih c.1,s.123, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.98.

[95] Seffât: 97.

[96] Enbiyâ: 68.

[97] İbn.Habîb de, bunu, böyle kayd eder. (İbn.Habîb-Kitabülmuhabber s.391.

[98] Taberî-Tarih c.1,s.123-124, Sâlebî-Arais s.77, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.98-99, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146.

[99] İbn.Sa´d-Tabakat c.1, s.46

[100] ibn.iyas-Bedâyiüzzühur s.85.

[101] Taberî-Tarih c.1,s.l23-124, Sâlebî-Arais s.77, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.99, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146

[102] İbn.İyas-Bedâyiüzzühur s.85.

[103] Taberî-Tarih c.1,s.124-125, Sâlebî-Arais s.77, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146

[104] Ebüiferec ibn.Cevzî-Tabsırac.ı,s.n 4.

[105] Yâkubî-Tarih c.1,s.24, Zemahşerî-Keşşaf c.21,s.578, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146

[106] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s. 146.

[107] Sâlebî-Arais s.77, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146

[108] Hakîmüttirmizî-Nevairirül´usûl s.218, Ebü Talib Mekkî-Kutülkulub c.1 ,s.466, Sâlebî-Arais s.77, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.115, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146.

[109] Hakimüttirmizt-Nevairül´usûl s.218, Taberî-Tarih c.1,s.125, Ebû Talib Mekkî-Kutülkulub c.1,s.466, Sâlebî-Arais s.77, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsırac.1,s.115, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.99 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c,s. 146, Mîr Hâvend Ravzatussafa Terceme s. 164.

[110] Hakîmüttirmizî-Nevadirül´usûl s.218, Taberî-Tarih c.1,s.125, Sâlebî-Arais s.77, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra

c.1,s.115, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.l,s.146, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.164.

[111] Sâlebî-Arais s.77, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.115, Ravza. Terceme s.164.

[112] Taberî-Tarih c.1 ,s,124, Sâlebî-Arais s.77, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1 ,s.115, İbn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.99, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1 ,s.146.

[113] Sâlebî-Arais s.77, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.99.

[114] Taberî-Tarih c.1,s.124, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146.

[115] Taberî-Tarih c.1 ,s.124, Sâlebî-Arais s.77, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.115, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s. 146.

[116] İbn.Sa´d-Tabakat c.1 ,s.46, ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.11 ,s.52O, Hakîmüttirmizî-Nevadirül´usûl s.218, Taberî-Tarih c.1,s.124, Sâlebî-Arai s.77, Zemahşerî-Keşşaf c.2 ,s.578, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.115, ibn.Esir-Kâmil c.1,s.99, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146.

[117] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46, ibn.Ebî Şeybe-Musannef|c.11,s.52O, Taberî-Tarih c.1,s.124, Sâlebî-Arais s.77, Zemahşerî-Keşşaf c.2,s.578,Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsırac.1,s.115, ibn.Esir-Kâmil c.1,s.99, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146.

[118] ibn.Asâkir-Tarih c.2,s.147.

[119] Kâtip Çelebî-Mîzânülhakk s.70.

[120] Enbiyâ: 69.

[121] Taberî-Tarih C.1.S.123.

[122] Zemahşerî-Keşşaf c.2,s.578, Nesefî-Medarik c.3,s.84.

[123] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.11,s.52O, Taberî-Tarih c.1,s.125, Tefsir c.17,s.44, Zemahşerî-Keşşaf c.2,s.578.

[124] Şâlebî-Arais s.78.

[125] İbn.Asâkir-Tarih c.2,s.147, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146.

[126] ibn.Asâkir-Tarih c.2,s.146, Ebülferee ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.116.

[127] ibn.Asakir-Tarih c.2,s.145, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146.

[128] Taberî-Tarih c.1,s.124, Sâlebî-Arais s.78, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.99.

[129] Taberî-Tarih c.1,s.124, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.99.

[130] Taberî-Tarih c.1,s.124, Sâlebî-Arais s.78, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.99.

[131] Taberî-Tarih c.1,s.124, Sâlebî-Arais s.78, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.146

[132] Taberî-Tarih c.1,s.124-125, Sâlebî-Arais s.78, Ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.99-100



Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

İbrâhim Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası

Polat Akyol Polat Akyol