a. İMAN:
(Fâtiha: 1/5)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ
"Biz, yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz."
(Fâtiha: 1/5)
Ayet, tevhid akidesinin amelî boyutunu anlatmaktadır. Zira tevhid; Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bir olduğuna inanmak ve bu inanca uygun olarak yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye kulluk etmektir. Başka bir ifadeyle uluhiyetinde, rububiyetinde, isim ve sıfatlarında Allah’ın bir olduğuna inanmak ve ortak koşmaksızın Allah’a kulluk yapmaktır.
Kur’ân’da tevhidi anlatan/ açıklayan ayetler şunlardır:
- Tevhid, Allah (Azze ve Celle)' den başka ibadet ve kulluğu hak eden hiçbir ilah olmadığına inanmaktır.
(Bakara: 2/163)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ۟
"Sizin ilahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O, (özünde merhamet sahibi olan) Er-Rahmân ve (rahmetini kullarına eriştiren) Er-Rahîm’dir."
(Bakara: 2/163)
Kur’ân’da “ilah” kavramı ve Kelime-i Tevhid’in açılımı için,
(Enbiyâ: 21/25)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓي اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ
"Senden önce gönderdiğimiz her resûle, “Şüphesiz ki benden başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. O hâlde yalnızca bana kulluk/ibadet edin.” diye vahyetmişizdir."
(Enbiyâ: 21/25)
Kelime-i Tevhid red ve ispat içerikli iki cümleden oluşmaktadır. “La ilahe” diyerek uluhiyet tamamen reddedilmekte, “İllallah” diyerek uluhiyet yalnızca Allah (Azze ve Celle) için ispat edilmektedir. İlah nedir? İlah, Kur’ân ıstılahında, kendisine ibadet edilen demektir. Okumakta olduğumuz Enbiyâ Suresi 25. ayeti dışında
(Meryem: 19/81-82)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّاۙ
"Kendilerine izzet/üstünlük/güç kaynağı olsun diye Allah’ın dışında ilahlar edindiler!"
(Meryem: 19/81)
كَلَّاۜ سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا۟
"Asla! (Kıyamet Günü) onların ibadetlerini inkâr edecek ve onların karşısında (düşman olarak) yer alacaklar."
(Meryem: 19/82)
(Zuhruf: 43/45)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَسْـَٔلْ مَنْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَاۗ اَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ۟
"Senden önce gönderdiğimiz resûllerimize sor (bakalım), biz, Er-Rahmân’ın dışında ibadet edilecek ilahlar kılmış mıyız hiç?"
(Zuhruf: 43/45)
ayetler de bu anlama işaret etmiştir. Yani, Lailaheillallah dediğimizde: “Allah’ın dışında ibadeti hak eden hiçbir varlık yoktur ve yalnızca Allah’a ibadet edeceğim.” demiş oluruz. İlah, sanıldığı gibi yaratan, rızık veren, yaşatan ve öldüren gibi anlamlara gelmez. Öyle olmuş olsa müşriklerin Kelime-i Tevhid’e davet edilmesi anlamsız olurdu. Zira onlar, bunların tamamına inandıklarını söylüyorlardı.
(Yûnus: 10/31- 32)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الْاَمْرَۜ فَسَيَقُولُونَ اللّٰهُۚ فَقُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ
De ki: “Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Kulakların ve gözlerin sahibi kimdir? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartan? İşleri çekip çeviren/yöneten kimdir?”, “Allah’tır.” diyecekler. De ki: “Öyleyse korkup sakınmaz mısınız?”
(Yûnus: 10/31)
فَذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّۚ فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ اِلَّا الضَّلَالُۚ فَاَنّٰى تُصْرَفُونَ
"İşte bu, sizin hak Rabbiniz olan Allah’tır. Haktan ötesi sapıklıktan başka bir şey midir? Nasıl olur da (O’na ibadet etmekten, putlara ibadet etmeye) çevrilirsiniz?"
(Yûnus: 10/32)
Müşrik, Allah (Azze ve Celle)' ye inandığını iddia etse de imanı geçersizdir. Geniş açıklama için
(Mü’minûn: 23/84-90)' da
Ayetlerin açıklaması:
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ لِمَنِ الْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهَٓا اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin) yer ve içindekiler kime aittir?”
(Mü'minûn: 23/84)
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“Allah’a aittir.” diyecekler… De ki: “Öğüt almaz mısınız?”
(Mü'minûn: 23/85)
قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
De ki: “Yedi göğün ve büyük arşın Rabbi kimdir?”
(Mü'minûn: 23/86)
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ اَفَلَا تَتَّقُونَ
“Allah” diyecekler… De ki: “Korkup sakınmaz mısınız?”
(Mü'minûn: 23/87)
قُلْ مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ يُج۪يرُ وَلَا يُجَارُ عَلَيْهِ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
De ki: “Her şeyin mülkünü/yönetimini elinde bulunduran kim? O her şeyi koruyup himaye ederken, kendisine karşı kimsenin himaye edilemeyeceği kimdir? Şayet biliyorsanız (söyleyin kimdir o)?”
(Mü'minûn: 23/88)
سَيَقُولُونَ لِلّٰهِۜ قُلْ فَاَنّٰى تُسْحَرُونَ
“Allah” diyecekler. De ki: “Nasıl oluyor da böyle büyüleniyor (şirkle aldanıp hakka karşı geliyorsunuz)?”
(Mü'minûn: 23/89)
بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِالْحَقِّ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
"(Hayır, öyle değil!) İşin aslı biz onlara hak olanı getirdik. Şüphesiz ki onlar, yalancılardır."
(Mü'minûn: 23/90)
Kur’ân’ın birçok yerinde müşriklere benzer sorular sorulmuş ve bu sorulara “Allah” diye cevap verecekleri belirtilmiştir. Ancak verdikleri bu cevaplar kabul edilmemiş, onların yalancı olduklarının altı çizilmiştir. Bu soruların cevabına “Allah” diyen ve bunu da inanarak söyleyen birinin Allah (Azze ve Celle)' yi bırakıp, kendi eliyle yaptığı putlara tapması, Allah’a rağmen kanunlar koyması Allah’ın koyduğu nizamı bırakıp beşerî yasaların ve ideolojilerin peşinden gitmesi hangi gerekçeyle izah edilebilir? Göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğunu defalarca ikrar etmelerine rağmen;
(Fussilet: 41/9)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اَئِنَّكُمْ لَتَكْفُرُونَ بِالَّذ۪ي خَلَقَ الْاَرْضَ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَتَجْعَلُونَ لَهُٓ اَنْدَادًاۜ ذٰلِكَ رَبُّ الْعَالَم۪ينَۚ
De ki: “Yoksa sizler, yeryüzünü iki günde yaratan (Allah’a) kâfirlik ediyor ve O’na denkler/ortaklar mı kılıyorsunuz? Bu, âlemlerin Rabbidir.”
(Fussilet: 41/9)
Allah (Azze ve Celle)' ye ortak koşmak demek, Allah’ı inkâr etmek demektir. Velev ki müşrik, diliyle, “Rabbim, Allah’tır.” diyor olsun. Allah’ın varlık ve birliğine dair ikrarı ise ağızla söylenen, organlar ve amellerle yalanlanan bir yalandan ibarettir.
Ancak onlar dua, adak, tavaf gibi ibadetleri Allah’tan başka varlıklara yapıyor, Allah’ın kanunları dışında kanunlar koyan ve toplumu bunlarla yöneten yöneticilerin peşinden gidiyorlardı. Böylece, Allah’tan başkasına ibadet ediyor ve Allah’ın dışında ilah edinmiş oluyorlardı.
(Tevbe: 9/31)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir."
(Tevbe: 9/31)
(Yûnus: 10/18)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “(Allah bu varlıklara ibadeti meşru kılmamış ve bunlara şefaat yetkisi vermemiştir. Buna rağmen böyle iddia ederek) Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir."
(Yûnus: 10/18)
Müşrikler Allah (Azze ve Celle)' yi hakkıyla tanımaz, buna binaen O’na gereken saygıyı göstermezler. O’nu vahye dayalı bilgilerle tanımadıklarından, şirket müdürüne ya da bir krala benzetirler. Konum sahibi varlıklara ancak aracılar vasıtayla ulaşılabileceklerini düşünürler ve Allah’la aralarında birtakım varlıkları şefaatçi tayin ederler. Oysa Allah kimseye böyle bir yetki vermemiş, kimseyi kendisiyle kulları arasına aracı kılmamıştır.
(Bakara: 2/186)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
"Kullarım sana benden soracak olurlarsa şüphesiz ki ben onlara yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim. (Öyleyse) onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman etsinler ki (akıl, doğruluk ve olgunluk sahibi olan) rüşd ehlinden olsunlar."
(Bakara: 2/186)
Kur’ân’da “Sana sorarlarsa.” diye başlayan birçok ayet vardır. Tüm bu ayetlerde cevap kısmı “De ki.” diyerek başlar. Tek istisnası bu ayettir. Allah (Azze ve Celle) kendisini kullarına tanıtırken “De ki” lafzının dahi kendisi ile kulları arasına girmesine razı olmamıştır. Affedilmez bir günah olan şirkin kısımlarından biri de; Allah’tan başkasına dua etmek, darda kalındığında ölü, diri ya da türbelerden medet ummaktır. Bu şirkin en belirgin sebeplerinden biri, Allah’ı uzak görmek ve O’na yakınlaşmak için aracıya ihtiyaç olduğuna inanmaktır. Allah bu ayette şirk mantığını çürütmüş ve kullarına yakın olduğunu, dua edenlere doğrudan icabet edeceğini belirtmiştir.
(Şirk mantığı ve çürütülmesine dair; (Nisâ: 4/48), (Mâide: 5/ 35), (En’âm: 6/136), (Yûnus: 10/18), (Sebe’: 34/22-23) ayetlerine bakınız.
(Mâide: 5/35)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
"Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve (sizi) Allah’a (yakınlaştıracak) vesileler arayın. Allah yolunda cihad edin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz."
(Mâide: 5/35)
Selef-i Salihin müfessirlerinden Katâde (Rahimehullah) “vesile”yi şöyle açıklar:
“Allah (Azze ve Celle)' ye itaat ederek ve O’nu razı eden amelleri yaparak O’na yakınlaşın.”
(Tefsîru’t Taberî, 10/291, 11902 No.lu rivayet)
İslam tarafından emredilerek ya da teşvik edilerek meşru kılınan her salih amel, Allah (Azze ve Celle)' ye yakınlaştıran bir vesiledir. Kur’ân, müminler ile müşriklerin vesile konusunda farklı tutum içerisinde olduklarını belirtir. Müminler, İslam’ın onay verdiği salih amel ve imanlarını Allah’a yakınlaşmaya vesile kılarlar. Müşrikler ise Allah’a yakınlaştırıcı vesileler uydurur, bunların şer’i olup olmamasına bakmazlar.
(Yûnus: 10/18), (İsrâ: 17/56-57), (Zümer: 39/3) ayetlerine bakınız.
(Sebe’: 34/22-23)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ
De ki: “Haydi! Allah’ın dışında (ilah olduğunu) zannettiklerinizi çağırın (bakalım)!” Onların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca sahip oldukları bir şey yoktur. O ikisinde bir ortaklıkları da yoktur. (Allah’ın) onlardan yardımcı/destek edindiği kimse de yoktur."
(Sebe’: 34/22)
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
O’nun katında izin verdikleri dışında, hiç kimsenin şefaati fayda sağlamaz. (Meleklerin) kalplerinden korku giderilince, “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Cevap olarak hep beraber,) “Hak olanı söyledi. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy, (en büyük olan) El-Kebîr’dir.” derler.
(Sebe’: 34/23)
34/Sebe’ Suresi 22-23. ayetler, insanları şirk koşmaya sevk eden sebepleri ele almış ve çürütmüştür. Şöyle ki kendisinden fayda umulan bir varlık, dört sıfattan birine sahip olmalıdır.
1. Mülkünde tek otorite olması.
2. Tek otorite olmasa da ortak olarak mülk sahibi olması.
3. Mülkte ortaklığı olmasa da yardımcı veya vezir olarak yetki sahibi olması.
4. Üç özelliğe sahip olmasa da mülk sahibi nezdinde hatırı sayılır biri olması.
Allah (Azze ve Celle) dört vasfı da kendi dışındaki tüm varlıklardan nefyetmiştir. Mülk, yalnızca Allah’ındır, hiçbir zerresinde ortağı yoktur, kimseye yetki ve yardımcılık vermemiştir. O’nun izin verdikleri dışında kimsenin şefaati yoktur...
Öyleyse kul, dini Allah’a halis kılarak ve araya hiçbir aracı koymadan doğrudan Rabbine yönelmeli, O’ndan istemeli, O’ndan beklemelidir.
Ayrıca Kur’ân’da şefaat kavramı için;
(Zuhruf: 43/86)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَا يَمْلِكُ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ
"Onun dışında dua ettikleri, şefaat yetkisine sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler müstesna."
(Zuhruf: 43/86)
Ayet-i kerime iki hakikate temas etmektedir:
a. Kur’ân’da nefyedilen ve olmadığı kabul edilen şefaat, mutlak değildir. Kur’ân’ın ifadesiyle Allah (Azze ve Celle)' nin izin verdiği, razı olduğu, bilerek hakka şahitlik edenlerin şefaat yetkisi olabilir.
(Bakara: 2/255)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌۜ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ مَنْ ذَا الَّذ۪ي يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪ۜ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْۚ وَلَا يُح۪يطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِه۪ٓ اِلَّا بِمَا شَٓاءَۚ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ وَلَا يَؤُ۫دُهُ حِفْظُهُمَاۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظ۪يمُ
"Allah; O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Hayat sahibi ve varlığa hayat veren) El-Hayy ve (var olmak için hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan) El-Kayyûm’dur. O’nu ne uyuklama ne de uyku tutar. Göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir. O’nun izni olmadan kim O’nun yanında şefaat edebilir? Onların önünde ve arkasında olanı bilir. O’nun dilediği dışında O’nun bilgisini kuşatıp (kavrayamazlar). Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onları (gökleri ve yeri) korumak O’na ağır gelmez. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy ve (zatı ve sıfatları en büyük olan) El-Azîm’dir."
(Bakara: 2/255)
(Meryem: 19/87)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمٰنِ عَهْدًاۢ
"Er-Rahmân’ın katında söz almış olanların dışında, hiç kimse şefaat yetkisini elinde bulundurmayacaktır."
(Meryem: 19/87)
(Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf: 43/ 86) ayetine bakınız.)
(Enbiyâ: 21/28)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يَشْفَعُونَۙ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِه۪ مُشْفِقُونَ
"Onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. O’nun razı olduklarından başkasına şefaat etmezler. Ve O’na karşı korkularından dolayı kalpleri ürpermektedir."
(Enbiyâ: 21/28)
(Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf: 43/86) ayetine bakınız.)
Ancak Allah (Azze ve Celle) kime şefaat yetkisi vereceği, kimlerden razı olacağı ve kimi şefaate nail kılacağını yalnızca Allah bilir. Bu nedenle şefaat, yalnızca Allah’tan istenir.
(Zümer: 39/43-44)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَمِ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَٓاءَۜ قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُونَ شَيْـًٔا وَلَا يَعْقِلُونَ
Yoksa Allah’ın dışında şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Onlar (şefaat yetkisine) sahip olmasalar ve (sizin onlara olan ibadetinize) akıl erdiremeseler dahi (yine de onları şefaatçi mi edineceksiniz)?”
(Zümer: 39/43)
قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَاعَةُ جَم۪يعًاۜ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
De ki: “Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin hâkimiyeti/egemenliği O’na aittir. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”
(Zümer: 39/44)
(Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf: 43/86) ayetine bakınız.)
b. Hakka yani Kelime-i Tevhid’e şahitlik etmek bilerek olmalı, ilim üzere yapılmalıdır. Kişiye fayda sağlayan Kelime-i Tevhid neyi reddedip neyi kabul ettiğini bilerek söylenen Lâilaheillallâh’tır.
(Muhammed: 47/19)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوٰيكُمْ۟
"Bil ki şüphesiz, Allah’tan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. Kendi günahların, mümin erkek ve mümin kadınlar(ın günahları) için bağışlanma dile. Allah, dolandığınız yeri de konakladığınız yeri de bilir."
(Muhammed: 47/19)
Dünyada ve ahirette kişiye fayda verecek olan Kelime-i Tevhid; ilim üzere, neyin kabul edilip neyin reddedildiği anlaşılarak söylenen Kelime-i Tevhid’dir.
Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Kim Allah’tan başka ilah olmadığını bilerek ölürse cennete girer.”
(Müslim, 26; Ahmed, 464)
Kelime-i Tevhid’i ilim üzere söylemek için;
(Fâtiha: 1/5), (Bakara, 256), (Yûsuf: 12/40), (Enbiyâ: 21/25) ayetlerine bakınız.)
(Âl-i İmran: 3/64)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِه۪ شَيْـًٔا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ
De ki: “Ey Ehl-i Kitap! Gelin, sizinle bizim aramızda ortak bir kelimede buluşalım: Yalnızca Allah’a ibadet edelim, hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım, (Allah’ı bırakıp da) birbirimizi Allah’ın dışında rabbler edinmeyelim.” Şayet yüz çevirirlerse deyin ki: “Şahit olun ki biz Müslimlerdeniz/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kullardanız.”
(Âl-i İmran: 3/64)
Ehl-i Kitab’ın davet edildiği ortak kelime, Kelime-i Tevhid’dir. Âdem (aleyhisselâm)' dan Muhammed Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e kadar tüm resûller insanları Lailaheillallah’a davet etmişlerdir.
(Enbiyâ: 21/25) ayetine bakınız.)
Ayet, tüm peygamberlerin dini olan İslam’ın hangi asıllar üzerine inşa edildiğini anlatan en kapsamlı ayettir:
1. Asıl: Yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye ibadet etmek:
Dua, adak, kurban, namaz, tevekkül, korku, sevgi, ümit gibi zahirî ve bâtıni tüm ibadetlerin yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye yapılmasıdır.
(En’âm: 6/162-163)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
De ki: “Şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”
(En'âm: 6/162)
لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ
“O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslimlerin/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kulların ilkiyim.”
(En'âm: 6/163)
Bu ayetler tevhidi, kulluğu ve İbrahim’in milletini tefsir edip açıklamaktadır. Mümin başta namaz ve kurban olmak üzere bedenî ve kalbî tüm ibadetlerini yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye yapar. Onun ibadetlerinde Allah’ın dışında bir varlığın payı yoktur. Başta hayat ve ölüm olmak üzere her şey Allah’ın elindedir. Allah’la beraber kâinatta tasarruf eden, Allah’ın bu yetkide kendisine ortak kıldığı hiçbir varlık yoktur. Müminin sadece ibadetleri değil, hayatı ve ölümü de Allah’a aittir. Allah için yaşar, Allah için ölür. Allah dışında uğruna yaşayıp öleceği hiçbir asli gayesi yoktur.
Tevhidin geniş açıklaması için; (Fâtiha: 1/5) ayetine bakınız.)
2. Asıl: Hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak:
Bu ifade birinci aslı pekiştirmek ve hiçbir kapalılığa yer bırakmamak içindir. Allah (Azze ve Celle)' ye ait herhangi bir sıfatı Allah’ın dışındaki varlıklara vermemek, Allah’a yapılması gereken herhangi bir ibadeti O’nun dışındaki varlıklara yapmamaktır.
Kur’ân’da zikredilmiş bazı şirk çeşitleri şunlardır:
Allah’tan başkasına dua etmek:
(Ra’d: 13/13-14)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ
"Gök gürültüsü O’nu hamd ile, melekler de korkularından tesbih etmektelerdir. Yıldırımlar gönderir ve Allah hakkında tartışıp duranlardan dilediğini çarpar. O, azapla yakalaması çetin olandır."
(Ra'd: 13/13)
لَهُ دَعْوَةُ الْحَقِّۜ وَالَّذ۪ينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ لَا يَسْتَج۪يبُونَ لَهُمْ بِشَيْءٍ اِلَّا كَبَاسِطِ كَفَّيْهِ اِلَى الْمَٓاءِ لِيَبْلُغَ فَاهُ وَمَا هُوَ بِبَالِغِه۪ۜ وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ
"Hak olan dua Allah’a (yapılandır). Onun dışında dua ettikleriyse, onların duasına hiçbir şekilde karşılık veremezler. (Allah’tan başkasına dua edenlerin) durumu, ağzına su ulaşsın diye iki avucunu suya doğru uzatmakla (yetinenin) durumu gibidir. (Oysa) o (su) asla ona ulaşmaz. Kâfirlerin (Allah’ın dışındaki varlıklara) duaları, kaybolup gidecek sapıklıktan başka bir şey değildir."
(Ra'd: 13/14)
(Ahkâf: 46/5-6)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَج۪يبُ لَهُٓ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَٓائِهِمْ غَافِلُونَ
"Allah’ı bırakıp, kıyamete kadar (dualarına) icabet edemeyecek olanlara dua edenden daha sapık kim olabilir? O (dua ettikleri), onların dualarından habersizlerdir."
(Ahkâf: 46/5)
وَاِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ اَعْدَٓاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِر۪ينَ
"İnsanlar (diriltilip) bir araya toplandıklarında, (dua ettikleri) kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler."
(Ahkâf: 46/6)
Allah (Azze ve Celle)' den başkasının kanun yapabileceğine inanmak veya bu yetkiyi bir başkasına vermek.
(Tevbe: 9/31), (Yûsuf: 12/40) ayetlerine bakınız.)
(Kehf: 18/26)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا
De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”
(Kehf: 18/26)
(Şûrâ: 42/21)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَمْ لَهُمْ شُرَكٰٓؤُ۬ا شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدّ۪ينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللّٰهُۜ وَلَوْلَا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْۜ وَاِنَّ الظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
"Yoksa, Allah’ın izin vermediği şeyleri, kendilerine dinden şeriat kılan/kanun yapan ortakları mı var? Şayet (azaplarının kıyamete erteleneceğine dair) kesin bir söz olmasaydı elbette, aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz ki zalimlere can yakıcı bir azap vardır."
(Şûrâ: 42/21)
Allah (Azze ve Celle)' nin izin vermediği şeyleri şeriat hâline getiren, haram helal, yasak serbest şeklinde kanunlaştıranlar, Allah’a şirk koşulan ortaklardır. Çünkü kanun yapma, şeriat belirleme ve yasama Allah’ın en belirgin sıfatlarındandır.
(Yûsuf: 13/40), (Kehf: 18/26) ayetlerine bakınız.)
Bazı varlıkları Allah (Azze ve Celle)' yi sever gibi sevmek:
(Bakara: 2/165)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ وَلَوْ يَرَى الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَۙ اَنَّ الْقُوَّةَ لِلّٰهِ جَم۪يعًاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعَذَابِ
"(Tüm bu gerçekleri bilmelerine rağmen) insanlardan öylesi vardır ki Allah’ın dışında birtakım varlıkları Allah’a denkler/ortaklar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi ise çok daha kuvvetlidir. O zalim olanlar azabı gördüklerinde kuvvetin tamamının Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın çetin bir azap sahibi olduğunu anlayacaklardır."
(Bakara: 2/165)
Herhangi bir varlığı Allah (Azze ve Celle)' yi sever gibi ya da Allah’tan daha fazla sevmek, affedilmez günahlardan olan şirkin kısımlarındandır. Kıyamet Günü müşriklerin yaşayacağı pişmanlıkların başında salih insanları, onların ruhaniyetini ve onları temsil eden put/türbe/kabir gibi şeyleri sevgi, korku, fayda bekleme ve zararı defetmede Allah’a denk tutmak gelir.
(Şuarâ: 26/96-98)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالُوا وَهُمْ ف۪يهَا يَخْتَصِمُونَۙ
"Orada birbirleriyle tartışarak diyecekler ki:"
(Şuarâ: 26/96)
تَاللّٰهِ اِنْ كُنَّا لَف۪ي ضَلَالٍ مُب۪ينٍۙ
“Allah’a yemin olsun ki bizler apaçık bir sapıklık içindeydik.”
(Şuarâ: 26/97)
اِذْ نُسَوّ۪يكُمْ بِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ
“Çünkü sizi, âlemlerin Rabbi olan Allah’a denk tutmuştuk. (O’nu sever gibi sizi sevmiş, O’ndan korkar gibi sizden korkmuş, O’na yönelir gibi size tevbe vermiş, O’ndan medet umar gibi sizin himmetinize sığınmış ve O’nun otoritesine boyun eğer gibi sizin yasalarınıza boyun eğmiştik.)”
(Şuarâ: 26/98)
(Nûh: 71/23)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالُوا لَا تَذَرُنَّ اٰلِهَتَكُمْ وَلَا تَذَرُنَّ وَدًّا وَلَا سُوَاعًاۙ وَلَا يَغُوثَ وَيَعُوقَ وَنَسْرًاۚ
“Ve dediler ki: ‘Sakın ha ilahlarınızı bırakmayın. Ved, Suva, Yeğus, Yauk ve Nesr’i de bırakmayın.’ ”
(Nûh: 71/23)
İbni Abbâs (radıyallahu anhümâ)' dan şöyle rivayet edilmiştir:
Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Nûh Kavmi’nin putları daha sonra Arapların putları olmuştur. Bunlar Nûh Kavmi’nden salih kişilerin adlarıydı. Onlar vefat edince, şeytan onların kavimlerine, oturdukları meclislere putlar dikmelerini ve diktikleri putlara bu isimleri vermelerini fısıldamıştı. Böyle yaptılar. Onlar vefat edinceye kadar bunlara ibadet edilmemişti. Onlar helak olup ilim ortadan kalkınca insanlar bunlara ibadet etmeye başladılar.”
(Buhari, 4920)
“İbni Cerîr (Rahimehullah) der ki:
‘Muhammed ibni Kays (Rahimehullah) şöyle demiştir:
"Bu kişiler Âdem (aleyhisselâm)
ve Nûh (aleyhisselâm) arasında yaşayan salih bir kavimdi. Bu kişilerin kendilerini takip eden tabileri vardı. Onlar vefat edince, kendilerini takip eden arkadaşları dediler ki:
"Biz onların resimlerini çizersek bu, hatırladığımız zaman bizi ibadet etmeye teşvik edici bir şey olur.’ Sonra onların resimlerini çizdiler. O nesil vefat edip başka bir nesil gelince, şeytan onların arasına sızıp dedi ki:
"Sizden önceki atalarınız bunlara ibadet eder ve onlar sayesinde yağmura kavuşurlardı.’ Bundan sonra insanlar, onlara ibadet etmeye başladılar.’”
(Tefsîru’t Taberî, 23/639)
3. Asıl: Allah (Azze ve Celle)' yi bırakıp da başkalarını rab edinmemek:
Rab:
Terbiye eden, düzen veren, idare edendir. Yani, insanların hayatına nizam ve düzen veren, koyduğu yasalarla/şeriatla toplumları yöneten mercidir. Yahudi ve Hristiyanlar din adamları konusunda haddi aşıp, onların helal ve haram belirlemesine müsaade edince, Allah (Azze ve Celle)
(Tevbe: 9/31). ayeti indirdi. Bu yetkiyi onlara vermekle âlimlerini rab edindiklerini belirtti.
(Tirmizi, 3095; İbni Ebi Hatim, 10057-10058)
Bu yetkiyi âlime, parlamentoya, devlet başkanına veren, onu rab edinmiş olur.
4. Asıl: Yüz çevirenlere:
“Şahit olun ki biz Müslimleriz.” demek:
Allah (Azze ve Celle) tarafından belirlenen bu ilkelerden birini ya da tamamını kabul etmeyenlere ve bunlara muhalefet edenlere karşı İslam kimliğini ortaya koymak, yüz çevirenlerin ise Müslim olmayan kâfirler olduğuna inanmak.
(Yûsuf: 12/37-40)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ لَا يَأْت۪يكُمَا طَعَامٌ تُرْزَقَانِه۪ٓ اِلَّا نَبَّأْتُكُمَا بِتَأْو۪يلِه۪ قَبْلَ اَنْ يَأْتِيَكُمَاۜ ذٰلِكُمَا مِمَّا عَلَّمَن۪ي رَبّ۪يۜ اِنّ۪ي تَرَكْتُ مِلَّةَ قَوْمٍ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَۙ
Dedi ki: “Size rızık olarak yiyeceğiniz bir yemek gelmeden önce mutlaka yorumunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği bilgidendir. Şüphesiz ki ben, Allah’a inanmayan ve ahireti inkâr eden bir topluluğun dinini terk ettim.”
(Yûsuf: 12/37)
وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ
“Babalarım olan İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dinine uydum. Bizim herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmamız söz konusu dahi olamaz. Bu hem bize hem de insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”
(Yûsuf: 12/38)
يَا صَاحِبَيِ السِّجْنِ ءَاَرْبَابٌ مُتَفَرِّقُونَ خَيْرٌ اَمِ اللّٰهُ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُۜ
“Ey zindan arkadaşlarım! (Hiç düşündünüz mü?) Birbirinden ayrı, darmadağınık rabbler mi daha hayırlıdır, yoksa (zatında, fiillerinde ve sıfatlarında tek olan) El-Vâhid ve (her şeye boyun eğdirip hükmüne ram eyleyen) El-Kahhâr olan Allah mı?”
(Yûsuf: 12/39)
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Yûsuf: 12/40)
37 ila 40. ayetler göstermiştir ki;
a. Tevhide çağrı, İslami çalışmaların temelidir. Her zaman ve mekânda muvahhidin önceliği tevhid olmalıdır:
Yûsuf (aleyhisselâm)' ın zindanda olması, iftiraya uğraması, yanına gelenlerin tevhidi hiç bilmiyor olmaları, sordukları rüyanın tevhidle uzaktan yakından ilgisinin olmaması Yûsuf (aleyhisselâm)' ıtevhidi anlatmaktan alıkoymamıştır.
b. Tevhidin ana delili, çokluğun kaos, tekliğin selamet olması gerçeğidir:
(Enbiyâ: 21/22)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
"Şayet (göklerde ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı (düzen) bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir."
(Enbiyâ: 21/22)
(Mü’minûn: 23/91)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ
"Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. (Şayet Allah dışında ilahlar olmuş olsaydı) her bir ilah kendi yarattıklarını (yanına alıp) gider, bir kısmı diğer bir kısmına üstünlük kurardı. Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir."
(Mü'minûn: 23/91)
Tevhid; birey, toplum ve içinde yaşadığımız yeryüzü için düzen ve selamettir. Şirk ise tam aksine kaos, terör ve fitnedir. Razı edilmesi ve isteklerinin yerine getirilmesi gereken birden fazla rabb, onlara kulluk edenlerin karşı karşıya gelmesine ve kaosa sebep olmaktadır. Müşrikin duygularında, düşüncelerinde, yönelim ve arzularında hep bir kaos vardır.
(Hac: 22/31)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
حُنَفَٓاءَ لِلّٰهِ غَيْرَ مُشْرِك۪ينَ بِه۪ۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَكَاَنَّمَا خَرَّ مِنَ السَّمَٓاءِ فَتَخْطَفُهُ الطَّيْرُ اَوْ تَهْو۪ي بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي مَكَانٍ سَح۪يقٍ
"Hiçbir şeyi O’na ortak koşmayan (ve şirkin her türlüsünü terk eden) hanîfler olarak (bunları yapın). Kim de Allah’a şirk koşarsa gökten yere çakılan, havada kuşların kendisini (parça parça) kaptığı veya rüzgârın ıssız, uzak bir yere savurduğu kimse gibidir."
(Hac: 22/31)
(Şirkin tanımı, çeşitleri ve müşrikin akıbeti için (Nisâ: 4/48) ayetine bakınız.)
Çünkü onu yönlendiren ve razı etmesi gereken birçok merci vardır. Örf ve âdetler, ebeveyn istekleri, modern toplumun beklentileri, şahsi arzuları, manevi ihtiyaçları…
c. Hükmün/Yasamanın/Kanun yapmanın yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye ait olduğuna inanmak ve buna göre yaşamak bir lüks değil, İslam inancının olmazsa olmaz esaslarındandır:
Hükmün Allah’a ait olması, iki şeyle irtibatlandırılmıştır:
Allah’a kulluk ve dosdoğru bir din. Hâkimiyet yetkisini Allah’a veren ve O’nun yasası dışında yasa tanımayanlar; Allah’a kul olanlar ve dosdoğru dinin mensuplarıdır. Egemenliği kayıtsız ve şartsız olarak Allah dışında herhangi bir şahıs, ideoloji veya kurumda görenlerse Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlere/düşüncelere ibadet edenlerdir.
- Tevhid, Allah (Azze ve Celle)' nin dışında ilah edinilen, Allah’ın sıfatlarının kendisinde olduğuna inanılan ve Allah’a karşı haddini aşan tağutları ve onlara kulluk edenleri reddedip, onlardan sakınmaktır.
(Bakara: 2/256)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَٓا اِكْرَاهَ فِي الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّۚ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَاۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
"Dinde zorlama yoktur. Rüşd/Hak, batıldan (kesin bir biçimde) ayrılmıştır. Her kim (reddetmek, tekfir etmek, teberrî etmek suretiyle) tağutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse kopması olmayan sapasağlam kulp (olan Kelime-i Tevhid’e) tutunmuş (ve İslam dinine girmiş) olur. Allah, (işiten ve dualara icabet eden) Semî’ ve (her şeyi bilen) Alîm’dir."
(Bakara: 2/256)
İslam’ın kopmaz kulpu Kelime-i Tevhid’dir. Kişinin Kelime-i Tevhid’in ehlinden olması ve söylediği Lailaheillallah’ın kendisine fayda sağlaması için iki şart zikredilmiştir: Tağutu inkâr ve Allah (Azze ve Celle)' ye iman.
Tağut, Kur’âni bir kavram olup Kur’ân’da sekiz farklı ayette geçmektedir. İslam’ın en önemli kavramlarından olan tağutu reddetmek, tüm peygamberlerin ortak gündemidir.
(Nahl: 16/36)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
"Andolsun ki biz her ümmet arasında “Allah’a ibadet/kulluk edin ve tağuttan kaçının.” diye (tebliğ etmesi için) resûl göndermişizdir. Allah içlerinden kimisine hidayet bahşetti, kimisine ise sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezip dolaşın ve yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın."
(Nahl: 16/36)
(Tağut kavramı için (Bakara: 2/256) ayetine bakınız.)
KUR'ANI KERİM-E GÖRE TAĞUT:
- Kur’ân’ın ölçüleri dışında ölçüler koyarak insanları vahyin aydınlığından küfrün karanlıklarına götüren geleneksel, dinî ya da siyasi bilgi kaynağıdır.
(Bakara: 2/257)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ۟
"Allah, iman edenlerin velisidir/dostudur. (Bu dostluğunun bir tecellisi olarak) onları (küfrün, şirkin) karanlıklarından (tevhidin ve imanın) aydınlığına çıkarır. Kâfirlerin velileri/dostları ise tağuttur. Onları (iman ve tevhidin) aydınlığından (küfrün ve şirkin) karanlıklarına çıkarırlar. Bunlar, ateşin ehlidir ve orada ebedî kalacaklardır."
(Bakara: 2/257)
- Putlaştırılan, uğruna yaşanıp ölünen, dostluk ve düşmanlığın kendisine göre belirlendiği, meşruiyetini Allah’tan almayan değerler ve takip edilen yollardır.
(Nisâ: 4/76)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ ف۪ي سَب۪يلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُٓوا اَوْلِيَٓاءَ الشَّيْطَانِۚ اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا۟
"İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler ise tağutun yolunda savaşırlar. (Öyleyse) şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi pek zayıftır."
(Nisâ: 4/76)
Tağut kavramı için (Bakara: 2/256) ayetine bakınız.)
- Allah’ın yasalarına muhalif kanunlar yapan ve insanları buna davet eden şahıslar, kurumlar ve bunların koyduğu yasalardır.
(Nisâ: 4/60)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُر۪يدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُٓوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُٓوا اَنْ يَكْفُرُوا بِه۪ۜ وَيُر۪يدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَع۪يدًا
"Sana indirilene (Kur’ân’a) ve senden önce indirilenlere (Kitaplara) iman ettiğini zannedenleri görmedin mi? İnkâr etmekle emrolundukları hâlde tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları (hakka geri dönüşü zor) uzak bir saptırmayla saptırmak ister."
(Nisâ: 4/60)
Allah (Azze ve Celle)' nin şeriatını bir kenara bırakıp; beşerî kanunlara, örf ve âdetlere, töre ve yöresel inançlara, ezcümle İslam şeriatına göre sorunları çözmeyen bir merciye başvuranlar, inandıklarını söyleseler de onların imanı gerçek olmayıp zandan ibarettir.
- Allah’ın dışında ibadet edilen; Allah gibi sevilen, korkulan, gönülden itaat edilen canlı cansız varlıklardır.
(Zümer: 39/17)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذ۪ينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ اَنْ يَعْبُدُوهَا وَاَنَابُٓوا اِلَى اللّٰهِ لَهُمُ الْبُشْرٰىۚ فَبَشِّرْ عِبَادِۙ
"Tağuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. Kullarımı müjdele."
(Zümer: 39/17)
Tağut kavramı için (Bakara: 2/256) ayetine bakınız.)
Tağutları reddetmeyen her insan, Allah’a iman ettiğini iddia etse de tağuta iman etmiş, ona kul olmuş ve Allah’ı inkâr etmiştir.
(Nisâ: 4/51)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا نَص۪يبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا سَب۪يلًا
"Kendilerine Kitap’tan pay (ilim) verilen kimseleri görmedin mi? Onlar cibte ve tağuta iman ediyorlar ve kâfirler için, “Bunlar, müminlerden daha doğru bir yol üzeredir.” diyorlar.
(Nisâ: 4/51)
İbni Abbas (radıyallahu anhümâ) ayeti:
“Cibt, taptıkları putlardır. Tağut ise putların önünde duran, putlar adına konuşan, toplumu yönetenlerdir.” diye tefsir etmiştir.
(İbni Ebi Hatim, 5446, 5451)
İbni Kuteybe (Rahimehullah), İbni Cerir Et-Taberi (Rahimehullah) ve dil âlimlerinden Zeccac (Rahimehullah):
“Allah dışında yüceltilen ve ibadet edilen her varlık cibt ve tağuttur.” demişlerdir.
(Mâide: 5/60)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَۜ اُو۬لٰٓئِكَ شَرٌّ مَكَانًا وَاَضَلُّ عَنْ سَوَٓاءِ السَّب۪يلِ
De ki: “Size Allah katındaki cezası bundan daha kötü olan bir şeyi haber vereyim mi? Allah’ın lanet ettiği, ona karşı öfkelendiği, aralarından maymunlar ve domuzlar kıldığı ve tağuta kul eyledikleridir. Bunlar, (Allah katında) yerleri daha kötü ve dosdoğru yoldan sapmış olanlardır.”
(Mâide: 5/60)
Tağut kavramı için (Bakara: 2/256) ayetine bakınız.)
(Nahl: 16/36)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَۚ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُۜ فَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ
"Andolsun ki biz her ümmet arasında “Allah’a ibadet/kulluk edin ve tağuttan kaçının.” diye (tebliğ etmesi için) resûl göndermişizdir. Allah içlerinden kimisine hidayet bahşetti, kimisine ise sapıklık hak oldu. Yeryüzünde gezip dolaşın ve yalanlayanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakın."
(Nahl: 16/36)
Tağut kavramı için (Bakara: 2/256) ayetine bakınız.)
(Mümtehine: 60/4)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَدْ كَانَتْ لَكُمْ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ ف۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُۚ اِذْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ اِنَّا بُرَءٰٓؤُ۬ا مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۘ كَفَرْنَا بِكُمْ وَبَدَا بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةُ وَالْبَغْضَٓاءُ اَبَدًا حَتّٰى تُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَحْدَهُٓ اِلَّا قَوْلَ اِبْرٰه۪يمَ لِاَب۪يهِ لَاَسْتَغْفِرَنَّ لَكَ وَمَٓا اَمْلِكُ لَكَ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَاِلَيْكَ اَنَبْنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ
"Sizin için İbrâhîm’de ve onunla birlikte olan (müminlerde/resûllerde) güzel bir örneklik vardır. Hani onlar, kavimlerine demişlerdi ki: “Biz, sizden ve Allah’ın dışında ibadet ettiklerinizden berîyiz/uzağız. Sizi tekfir ettik (üzerinde bulunduğunuz yolu ve sizi reddettik). Bizimle sizin aranızda, tek olan Allah’a iman edinceye kadar, ebedî bir düşmanlık ve ebedî bir kin baş göstermiştir.” İbrâhîm’in babasına söylediği, “Senin için Allah’tan bağışlanma dileyeceğim. (Ama) Allah’a karşı sana hiçbir faydam olmaz.” sözü müstesna. Rabbimiz! Yalnızca sana tevekkül ettik, yalnızca sana yöneldik ve dönüşümüz de yalnızca sanadır."
(Mümtehine: 60/4)
Ayet-i kerime, her müminin uymak zorunda olduğu;
(Nahl: 16/123)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ثُمَّ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
Sonra da sana, “Hanîf olarak İbrâhîm’in milletine uy!” diye vahyettik. O, müşriklerden değildi."
(Nahl: 16/123)
İbrahim (aleyhisselâm) milleti için (Mümtehine: 60/4
ayetine bakınız.)
Yüz çevirenin sefih/kıt akıllı kabul edildiği;
(Bakara: 2/130)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ
"İbrâhîm’in milletinden sefihten başkası yüz çevirir mi? Andolsun ki biz onu dünyada seçtik ve o, ahirette de salihlerdendir."
(Bakara: 2/130)
İbrahim (aleyhisselâm) milleti için (Mümtehine: 60/4) ayetine bakınız.)
Yolların en mustakimi olan, İbrahim (aleyhisselâm)' ın yolunu ve milletini tefsir etmektedir. İbrahim (aleyhisselâm)' ın yolu:
a. Müşriklerden berî olmaktır. Çünkü şirki var eden ve onu fiiliyata döken müşriktir.
b. Allah’ın dışında ibadet ettikleri putlardan ve tağutlardan berî olmaktır. Ki “berî olmak” o fiili yapmamak ve fiilin sahibine bilinçli, imani bir tavır göstermeyi ifade eder.
c. Şirk ehlini tanımamak, reddetmek ve onların küfrüne hükmetmektir.
d. Dini Allah’a halis kılarak, ortak koşmaksızın, bir olan Allah’a iman edinceye dek kâfirlere düşmanlık etmek ve kin beslemektir. İşte bu, Allah’a ve Resûl’üne savaş açmış, cehennem kapısında oturmuş, bizdenmiş gibi konuşarak bizi aldatan, Kitab’ı dillerine dolayan, ama onu az bir paha karşılığında satanların el birliği ve itinayla gizlemeye çalıştıkları İbrahim’in milletidir.
- Tevhid, Allah (Azze ve Celle)' ye çocuk nispet etmekten veya O’nun yardımcıları olduğu inancından Allah’ı tenzih etmektir.
(İsrâ: 17/111)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يرًا
De ki: “Hamd, çocuk edinmemiş, hâkimiyetinde/ egemenliğinde ortağı olmayan, zayıflığından ötürü dost (edinme ihtiyacı) olmayan Allah’adır. Ve O’nu tekbir et/yücelt.”
(İsrâ: 17/111)
(Sebe’: 34/22)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ
De ki: “Haydi! Allah’ın dışında (ilah olduğunu) zannettiklerinizi çağırın (bakalım)!” Onların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca sahip oldukları bir şey yoktur. O ikisinde bir ortaklıkları da yoktur. (Allah’ın) onlardan yardımcı/destek edindiği kimse de yoktur."
(Sebe’: 34/22)
- Tevhid, yaratmada tek olduğu gibi; kanun yapma, yasa belirleme, helal haram tayin etmede Allah (Azze ve Celle)' nin tek olduğuna inanmak,
“Egemenlik kayıtsız şartsız Allah’ındır.” diyebilmektir.
(A’râf: 7/54)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِنَّ رَبَّكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًاۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِه۪ۜ اَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْاَمْرُۜ تَبَارَكَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
"Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden" Allah’tır. Gündüzü, ısrarla kovalayan geceyle örter. Güneş, Ay ve yıldızları emrine amade kılıp boyun eğdirendir. Dikkat edin! Yaratmak da emretmek de Allah’a aittir." Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!"
(A'râf: 7/54)
1. Allah (Azze ve Celle)' nin isim ve sıfatları hakkında:
(Âl-i İmran: 3/181)' de
لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ
Andolsun ki Allah, “Allah fakir, biz ise zenginiz.” diyen kimselerin sözünü işitti. Onların söylediklerini ve haksız yere nebileri öldürmelerini yazacağız ve “Yakıcı ateş azabını tadın.” diyeceğiz.
(Âl-i İmran: 3/181)
“Allah’a güzel bir borç verip de, Allah’ın ona kat kat fazlasını vereceği o (bahtiyar) kimdir? Allah, (rızkı) daraltır ve genişletir. O’na döndürüleceksiniz.’
(Bakara: 2/245) ayeti indiğinde Yahudiler şöyle dediler:
“İhtiyaç sahibi, daha zengin olandan borç ister. Demek ki Allah fakir, biz ise zenginiz.”
Bu sözler üzerine (Âl-i İmran: 3/181). ayet indi.”
(İbni Ebi Hatim, 2429, 4589)
Allah (Azze ve Celle) ile ilgili bir ayeti beşerî kıstaslarla yorumlayıp, ayetin anlamını inkâr ve alay konusu edinmek, bir Yahudi ahlakıdır. “Allah’ın eli”, “Allah’ın gözü”, “Rahmân arşa istiva etti.” gibi ayetlerde: “Bizim de elimiz, gözümüz var. Bu ayetleri kabul edersek Allah’a cisim izafe eder, onu yarattıklarına benzetiriz.” diyenler de aynı hataya düşmektedir. Çünkü Allah’a iman, gaybın konusudur. Gayb akıl, yorum ve kıyasla anlaşılmaz. Gayb mutlak teslimiyet ve tasdik ister. Allah kendini böyle tanıtmayı uygun görmüş, resûlleri bunu yorumlamadan aktarmayı tercih etmiş ve seçkin sahabiler ayetlere iman edip, lafızları yorumlamadan bizlere nakletmişlerdir. Bizlere düşen Yahudi ahlakıyla değil, Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve sahabe ahlakıyla isim ve sıfat ayetlerine yaklaşmaktır.
Ayrıca (Mâide: 5/64), (A’râf: 7/180), (Şûrâ: 42/11), (Hadîd: 57/4) ayetlerine bakınız.)
(A’râf: 7/180)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
"En güzel isimler Allah’ındır. (Öyleyse) bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimlerinde ilhada/eğriliğe sapanları (kendi hâllerine) bırakın. Yaptıklarının cezasını göreceklerdir."
(A'râf: 7/180)
İlhad:
Eğrilik, meyil, sapma gibi anlamlara gelir. Allah (Azze ve Celle)' nin isimlerinde yaşanan her türlü sapma, ilhaddır. Allah’ın güzel isimlerini başka varlıklara vermek; bu isimlerle Allah’a duayı bırakıp onun yarattıklarından medet ummak; isimlerin içerdiği anlam ve sıfatları inkâr, tahrif veya tevil etmek; Allah’ı kullarına veya kulları Allah’a benzetmek; Allah’a yakınlaşma vesilesi olan isimlerini bırakıp, şahıslarla Allah’a tevessül etmek birer ilhad örneğidir. Allah’ın isim ve sıfatlarıyla ilgili,
ayrıca, (Âl-i İmran: 3/181), (Şûrâ: 42/11; (Hadîd: 57/4) ayetlerine bakınız.)
(Hadîd: 57/4)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
"Gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da arşa istiva eden O’dur. Yere giren, ondan çıkan, gökten inen ve ona çıkan her şeyi bilir. Nerede olursanız O, sizinle beraberdir. Allah, yaptıklarınızı görendir."
(Hadîd: 58/4)
Allah (Azze ve Celle)' nin arşına istiva etmesi, O’nun her daim ilmi, görmesi ve kuşatıcılığıyla kullarıyla beraber olmasına engel olmadığı gibi ilmiyle kullarını kuşatması da zatı ve sıfatlarıyla en yüce (El-Aliy) olmasına engel değildir. Kur’ân ve sahih Sünnet bütünlüğünde anlıyoruz ki Allah, yedi kat göğün üzerinde arşına istiva etmiştir; görmesi, işitmesi ve ilmiyle her daim kullarıyla beraberdir. Allah’ın isim ve sıfatlarıyla ilgili,
ayrıca (Âl-i İmran: 3/181), (A’râf: 7/180), (Şûrâ: 42/11) ayetlerine bakınız.)
2. Allah (Azze ve Celle)' nin yaratma sıfatıyla emretme/ hükmetme/ yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez:
(Kehf: 18/26)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا
De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”
(Kehf: 18/26)
Yaratmak, kayıtsız şartsız Allah (Azze ve Celle)' ye ait olduğu gibi egemenlik de kayıtsız şartsız Allah’a aittir. Bu yetkiyi Allah adına millete, krala, parlamentoya verenler Allah’a ortak koşmuş ve O’nun dışında rabler edinmişlerdir.
(Tevbe: 9/31)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir."
(Tevbe: 9/31)
(Yûsuf: 12/40)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Yûsuf: 12/40)
(Mü’minûn: 23/91)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَا اتَّخَذَ اللّٰهُ مِنْ وَلَدٍ وَمَا كَانَ مَعَهُ مِنْ اِلٰهٍ اِذًا لَذَهَبَ كُلُّ اِلٰهٍ بِمَا خَلَقَ وَلَعَلَا بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يَصِفُونَۙ
"Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. (Şayet Allah dışında ilahlar olmuş olsaydı) her bir ilah kendi yarattıklarını (yanına alıp) gider, bir kısmı diğer bir kısmına üstünlük kurardı. Allah, onların yakıştırdığı sıfatlardan münezzehtir."
(Mü'minûn: 23/91)
- Tevhid; dil, beden ve kalp ile yapılan amelleri yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye yapmak, O’nun rızasına talip olmak ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamaktır.
(En’âm: 6/162-163)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
De ki: “Şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”
(En'âm: 6/162)
لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ
“O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslimlerin/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kulların ilkiyim.”
(En'âm: 6/163)
Bu ayetler tevhidi, kulluğu ve İbrahim (aleyhisselâm)' ın milletini tefsir edip açıklamaktadır. Mümin başta namaz ve kurban olmak üzere bedenî ve kalbî tüm ibadetlerini yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye yapar. Onun ibadetlerinde Allah’ın dışında bir varlığın payı yoktur. Başta hayat ve ölüm olmak üzere her şey Allah’ın elindedir. Allah’la beraber kâinatta tasarruf eden, Allah’ın bu yetkide kendisine ortak kıldığı hiçbir varlık yoktur. Müminin sadece ibadetleri değil, hayatı ve ölümü de Allah’a aittir. Allah için yaşar, Allah için ölür. Allah dışında uğruna yaşayıp öleceği hiçbir asli gayesi yoktur.
Tevhidin geniş açıklaması için (Fâtiha: 1/5) ayetine bakınız.)
- Tevhid, fayda ve zararın Allah (Azze ve Celle)' nin elinde olduğuna inanmak, rahatlık veya zorluk anında yalnızca Allah’a el açıp dua etmektir.
(Bakara: 2/186)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
"Kullarım sana benden soracak olurlarsa şüphesiz ki ben onlara yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim. (Öyleyse) onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman etsinler ki (akıl, doğruluk ve olgunluk sahibi olan) rüşd ehlinden olsunlar."
(Bakara: 2/186)
Kur’ân’da “Sana sorarlarsa.” diye başlayan birçok ayet vardır. Tüm bu ayetlerde cevap kısmı “De ki.” diyerek başlar. Tek istisnası bu ayettir. Allah (Azze ve Celle) kendisini kullarına tanıtırken “De ki” lafzının dahi kendisi ile kulları arasına girmesine razı olmamıştır. Affedilmez bir günah olan şirkin kısımlarından biri de; Allah’tan başkasına dua etmek, darda kalındığında ölü, diri ya da türbelerden medet ummaktır. Bu şirkin en belirgin sebeplerinden biri, Allah’ı uzak görmek ve O’na yakınlaşmak için aracıya ihtiyaç olduğuna inanmaktır. Allah bu ayette şirk mantığını çürütmüş ve kullarına yakın olduğunu, dua edenlere doğrudan icabet edeceğini belirtmiştir. (Şirk mantığı ve çürütülmesine dair,
(Nisâ: 4/48)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا
"Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirkin) dışında kalanları dilediği kimse için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa hiç şüphesiz büyük bir günahla iftirada bulunmuş olur."
(Nisâ: 4/48)
Tevbe etmeden ölündüğü takdirde Allah (Azze ve Celle)' nin bağışlamayacağı tek günah şirktir. Şirk dışında kalan tüm günahlar, Allah’ın meşîetine kalmıştır. Dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz. Şirk, İslam’ın ibadet olarak kabul ettiği bir eylemi Allah’tan başkasına yapmak ya da Allah’a ait sıfatlardan birini herhangi bir varlığa vermektir. Şirkin birçok çeşidi vardır.
NOT: Şirk'in bazı çeşitleri ile ilgili; Sevgide şirk, itaatte şirk, dua ve ibadette şirk ve kanun koymada şirk, bazı varlıkları toplumu kaynaştırmak için putlaştırma şirki, bu nedenlerle amellerinin boşa gittiğini, ve Allah (Azze ve Celle)' nin, cenneti ona haram kılması ile ilgili yukarıda detaylıca açıklamıştım.
Bu konu ile ilgili dilerseniz sizde; (Bakara: 2/ 165), (Tevbe: 9/31), (A’râf: 7/37), (Yûnus: 10/106), (Kehf: 18/26), (Şûrâ: 42/ 21), (Ankebût: 29/25), (Lokmân: 31/ 13), (Zümer: 39/65), (Mâide: 5/72) ayetlerine bakabilirsiniz.
Allah (Azze ve Celle)' ye şirk koşan kimse, Allah’a en büyük iftirayı atmış, zulümlerin en büyüğünü işlemiştir. Bu nedenle tüm amelleri boşa gitmiş ve Allah, cenneti ona haram kılmıştır.
(Mâide: 5/35)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِه۪ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
"Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve (sizi) Allah’a (yakınlaştıracak) vesileler arayın. Allah yolunda cihad edin. Umulur ki kurtuluşa erersiniz."
(Mâide: 5/35)
Selef-i Salihin müfessirlerinden Katâde (Rahimehullah), “vesile”yi şöyle açıklar:
“Allah (Azze ve Celle)' ye itaat ederek ve O’nu razı eden amelleri yaparak O’na yakınlaşın.”
(bk. Tefsîru’t Taberî, 10/291, 11902 No.lu rivayet)
İslam tarafından emredilerek ya da teşvik edilerek meşru kılınan her salih amel, Allah (Azze ve Celle)' ye yakınlaştıran bir vesiledir. Kur’ân, müminler ile müşriklerin vesile konusunda farklı tutum içerisinde olduklarını belirtir. Müminler, İslam’ın onay verdiği salih amel ve imanlarını Allah’a yakınlaşmaya vesile kılarlar. Müşrikler ise Allah’a yakınlaştırıcı vesileler uydurur, bunların şer’i olup olmamasına bakmazlar.
ayrıca, (Yûnus: 10/18), (Zümer: 39/3) ayetlerine bakınız.)
(İsrâ: 17/56 - 57)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلًا
De ki: “O’nu bırakıp da (haklarında özel yetkiler, şefaat, kâinatta tasarruf, Allah’a yaklaştırma gibi) düşünceleriniz olanları çağırın (bakalım)! Ne sizden zararı gidermeye ne de hâlinizi değiştirmeye güçleri yeter.”
(İsrâ: 17/56)
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ اِلٰى رَبِّهِمُ الْوَس۪يلَةَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُۜ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا
"O dua ettikleri de Rabblerine hangisi daha yakın diye vesile arar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı, sakınılması gereken bir azaptır."
(İsrâ: 17/57)
Abdullah ibni Mes’ûd (radıyallahu anhümâ)' dan şöyle rivayet edilmiştir:
“Bazı müşrikler, bir grup cine tapıyordu. Taptıkları cinler İslam’a girdi ve Allah’a yakınlaşmak için salih ameller aramaya başladılar. Müşrikler de bu durumdan habersiz onlara ibadet etmeye devam ettiler.”
(Buhari, 4714; Müslim, 3030)
(En’âm: 6/136)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ مِمَّا ذَرَاَ مِنَ الْحَرْثِ وَالْاَنْعَامِ نَص۪يبًا فَقَالُوا هٰذَا لِلّٰهِ بِزَعْمِهِمْ وَهٰذَا لِشُرَكَٓائِنَاۚ فَمَا كَانَ لِشُرَكَٓائِهِمْ فَلَا يَصِلُ اِلَى اللّٰهِۚ وَمَا كَانَ لِلّٰهِ فَهُوَ يَصِلُ اِلٰى شُرَكَٓائِهِمْۜ سَٓاءَ مَا يَحْكُمُونَ
"Allah’ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah’a bir pay ayırdılar. Sonra da zanlarınca, “Bu Allah’ın, bu da ortaklarımızın hissesidir.” dediler. Ortaklarına ait olan hisse Allah’ın tarafına geçmez, Allah’a ait olan ise ortaklarına geçer. Ne kötü hüküm veriyorlar!"
(En'âm: 6/136)
Müşrikler ekinlerin ortasına bir çizgi çeker, bir taraf için: “Bu Allah’ındır.”, diğeri için: “Bu ilahlarımızındır.” derlerdi. Hasat zamanı Allah (Azze ve Celle)' ye ayırdıkları paydan bir ürün putların payına ayrılan bölüme geçse: “İlahlarımız muhtaçtır.” der, geri almazlardı. Putlara ayrılan bir ürün Allah’a ayırdıkları kısma düşse alır, yerine koyarlardı. Bir ihtiyaçları olduğunda Allah’a ayırdıklarından alır, misafire, yoksula veya yolda kalana verirlerdi. Ancak putlara ayırdıklarına hiçbir surette dokunmazlardı. Allah’a adadıkları hayvanlar için de durum aynıydı. İhtiyaç hâlinde bir bahane bulur, Allah’a adanan hayvanları kesip yerlerdi. Putlar için adanmış olanlara ise dokunmazlardı.
(İbni Ebi Hatim, 7911-7916; Taberi, 13899-13907)
Bu, her dönemde farklı tezahürleri olan bir inanç problemidir. Temelinde ise müşriklerin ortak özelliği olan “ortaklarını Allah (Azze ve Celle)' den daha fazla yüceltme ve kendilerine yakın görme” anlayışı vardır. Günümüzde bu anlayışa, Allah’a küfredildiğinde hikmet ve hoşgörüden söz edenlerin, tabi oldukları liderler eleştirildiğinde öfke nöbeti geçirmelerini örnek verebiliriz. Allah adına verilen yeminleri rahatlıkla çiğneyip bozanların, kutsal kabul ettikleri varlıklar adına yemin ederken yaşadıkları trans hâli ve bu yeminlerini bozmamak için yoğun çaba harcamaları da bir başka örnektir. Hac ve umreye gitmek konusunda türlü mazeretler sıralayanların, dünyanın bir ucundan öbür ucuna yapılan yıllık “feyiz” ziyaretlerini aksatmamaları da bu bağlamda verilebilecek örneklerdendir.
(Yûnus: 10/18)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “(Allah bu varlıklara ibadeti meşru kılmamış ve bunlara şefaat yetkisi vermemiştir. Buna rağmen böyle iddia ederek) Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir."
(Yûnus: 10/18)
Müşrikler Allah (Azze ve Celle)' yi hakkıyla tanımaz, buna binaen O’na gereken saygıyı göstermezler. O’nu vahye dayalı bilgilerle tanımadıklarından, şirket müdürüne ya da bir krala benzetirler. Konum sahibi varlıklara ancak aracılar vasıtayla ulaşılabileceklerini düşünürler ve Allah ile aralarında birtakım varlıkları şefaatçi tayin ederler. Oysa Allah kimseye böyle bir yetki vermemiş, kimseyi kendisiyle kulları arasına aracı kılmamıştır.
(Bakara: 2/186), (Mâide: 5/35) ayetlerine bakınız.)
(Sebe’: 34/22-23)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَمَا لَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ
De ki: “Haydi! Allah’ın dışında (ilah olduğunu) zannettiklerinizi çağırın (bakalım)!” Onların göklerde ve yerde zerre ağırlığınca sahip oldukları bir şey yoktur. O ikisinde bir ortaklıkları da yoktur. (Allah’ın) onlardan yardımcı/destek edindiği kimse de yoktur."
(Sebe’: 34/22)
وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
"O’nun katında izin verdikleri dışında, hiç kimsenin şefaati fayda sağlamaz. (Meleklerin) kalplerinden korku giderilince, “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Cevap olarak hep beraber,) “Hak olanı söyledi. O, (zatı ve sıfatları en yüce olan) El-Aliy, (en büyük olan) El-Kebîr’dir.” derler."
(Sebe’: 34/23)
(Sebe’: 34/22-23) ayetler, insanları şirk koşmaya sevk eden sebepleri ele almış ve çürütmüştür. Şöyle ki kendisinden fayda umulan bir varlık, dört sıfattan birine sahip olmalıdır.
1. Mülkünde tek otorite olması.
2. Tek otorite olmasa da ortak olarak mülk sahibi olması.
3. Mülkte ortaklığı olmasa da yardımcı veya vezir olarak yetki sahibi olması.
4. Üç özelliğe sahip olmasa da mülk sahibi nezdinde hatırı sayılır biri olması.
Allah (Azze ve Celle) dört vasfı da kendi dışındaki tüm varlıklardan nefyetmiştir. Mülk, yalnızca Allah’ındır, hiçbir zerresinde ortağı yoktur, kimseye yetki ve yardımcılık vermemiştir. O’nun izin verdikleri dışında kimsenin şefaati yoktur...
Öyleyse kul, dini Allah (Azze ve Celle)' ye halis kılarak ve araya hiçbir aracı koymadan doğrudan Rabbine yönelmeli, O’ndan istemeli, O’ndan beklemelidir.
Ayrıca Kur’ân’da şefaat kavramı için (Zuhruf: 43/86) ayetine bakınız.)
(En’âm: 6/17)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
"Allah sana bir zarar dokunduracak olsa onu (Allah’tan) başka kimse gideremez. Sana bir hayır dokunduracak olsa O, her şeye kadîrdir."
(En'âm: 6/17)
(Mü’min: 40/60)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَت۪ي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِر۪ينَ۟
Rabbiniz buyurdu ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim. Hiç kuşkusuz, bana ibadet etmekten büyüklenenler, boyun eğmiş/alçaltılmış olarak cehenneme gireceklerdir.”
(Mü’min: 40/60)
Numan ibni Beşir (radıyallahu anhümâ)' ın rivayet ettiği bir hadiste,
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Dua, ibadetin ta kendisidir.” demiş ve bu ayeti okumuştur.
(Ebu Davud, 1479; Tirmizi, 2969)
(Ahkâf: 46/5 - 6)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَنْ اَضَلُّ مِمَّنْ يَدْعُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَنْ لَا يَسْتَج۪يبُ لَهُٓ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ وَهُمْ عَنْ دُعَٓائِهِمْ غَافِلُونَ
"Allah’ı bırakıp, kıyamete kadar (dualarına) icabet edemeyecek olanlara dua edenden daha sapık kim olabilir? O (dua ettikleri), onların dualarından habersizlerdir."
(Ahkâf: 46/5)
وَاِذَا حُشِرَ النَّاسُ كَانُوا لَهُمْ اَعْدَٓاءً وَكَانُوا بِعِبَادَتِهِمْ كَافِر۪ينَ
"İnsanlar (diriltilip) bir araya toplandıklarında, (dua ettikleri) kendilerine düşman kesilir ve onların ibadetlerini inkâr ederler."
(Ahkâf: 46/6)
- Tevhid, Allah (Azze ve Celle)' nin eşi, benzeri, dengi, misli olmadığına inanmak ve Allah hakkında bilgisiz ve saygısızca yapılan benzetmelerden kaçınmaktır.
(Nahl: 16/74)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
"(Allah’ı başka varlıklara, başka varlıkları da Allah’a benzeterek) Allah hakkında örnekler/misaller vermeyin. (Allah hakkında verilecek örneği yalnızca) Allah bilir, siz bilmezsiniz."
(Nahl: 16/74)
Hiçbir şey Allah’ın dengi, misli, benzeri ya da yakını olamayacağından Allah’ın varlığı ve birliğine dair verilecek örnekler konusunda titiz olunmalıdır. Şanını, azametini, celal ve izzetini en iyi O bildiğinden yalnızca Allah (Azze ve Celle), kendisiyle alakalı örnek verebilir. İnsanlar da bu örneklerle yetinirler. Müşrikler, Allah’ı bazı varlıklara benzetir, bu kıyas sonucunda birtakım neticeler elde ederlerdi.
Örneğin hiçbir yöneticinin yardımcı, ortak ve vezir olmadan sağlıklı yönetip idare edemeyeceği örneğinden yola çıkarak Allah’a yardım eden, O’nun adına kâinatta tasarruf eden yardımcılar ve ortaklar olması gerektiği sonucuna ulaşırlardı. Bir krala veya şirket müdürüne aracısız ulaşılamayacağı örneğinden yola çıkarak Allah’a ulaştırdığına inandıkları insanları vasıtalar edinir,
Bunlar Allah katındaki şefaatçilerimiz,
(Yûnus: 10/18)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُفَعَٓاؤُ۬نَا عِنْدَ اللّٰهِۜ قُلْ اَتُنَبِّؤُ۫نَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Allah’ı bırakıp, kendilerine hiçbir zarar ve fayda vermeyecek şeylere ibadet ediyor ve “Bunlar, bizim Allah katındaki şefaatçilerimizdir.” diyorlar. De ki: “(Allah bu varlıklara ibadeti meşru kılmamış ve bunlara şefaat yetkisi vermemiştir. Buna rağmen böyle iddia ederek) Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” O (Allah), onların şirk koştuklarından münezzeh ve yücedir."
(Yûnus: 10/18)
Müşrikler Allah (Azze ve Celle)' yi hakkıyla tanımaz, buna binaen O’na gereken saygıyı göstermezler. O’nu vahye dayalı bilgilerle tanımadıklarından, şirket müdürüne ya da bir krala benzetirler. Konum sahibi varlıklara ancak aracılar vasıtayla ulaşılabileceklerini düşünürler ve Allah’la aralarında birtakım varlıkları şefaatçi tayin ederler. Oysa Allah kimseye böyle bir yetki vermemiş, kimseyi kendisiyle kulları arasına aracı kılmamıştır.
(Bakara: 2/186), (Mâide: 5/35), (Sebe’: 34/22 - 23) ayetlerine bakınız.)
Ve bizi Allah’a yakınlaştıran vesilelerimizdir.
(Zümer: 39/3)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ
"Dikkat edin! Halis olan din Allah’ındır. O’nun dışında veliler edinenler, “Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunlara ibadet ediyoruz.” (derler.) Allah, ihtilaf ettikleri konularda aralarında hükmedecektir. Şüphesiz ki Allah, yalancı ve kâfir olan kimseye hidayet etmez."
(Zümer: 39/3)
Şirkin temelinde “uzak Allah” ve “kusurlu insan” tasavvuru vardır:
“Biz kimiz ki Allah (Azze ve Celle)' ye doğrudan dua edelim?”, “Günahlarımız o denli çok ki bu kirli ağızlarla nasıl Allah’ı çağıralım?” Bu batıl düşünce, insanı “Allah’a yaklaştıran veli” arayışına iter. derlerdi.
(Bakara :2/186), (Mâide: 5/35), (Sebe’: 34/22-23), (Zümer: 39/43) Ve Ayrıca (En’âm: 6/14) ayetlerine bakınız.)
(Meryem: 19/65)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِه۪ۜ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا۟
"Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. O’na ibadet/kulluk yap ve ibadetinde sabırlı ol. O’nun adıyla anılan/O’na denk birini bilir misin?"
(Meryem: 19/65)
(Şûrâ: 42/11)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
"Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler yarattı. Davarlardan da çift çift yarattı. Sizi (bu yolla, dişi ve erkek yaratarak) çoğaltıp yayıyor. Hiçbir şey O’nun benzeri/misli/dengi değildir. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semî’ ve (her şeyi gören) El-Basîr’dir."
(Şûrâ: 42/11)
Vahyin nurundan uzak, zan ve heva üzere kurulu felsefe kaideleri, İslami ilimlere sirayet etmiş ve İslam ümmetinin Allah (Azze ve Celle)' ye tasavvurunu ifsad etmiştir.
“Hiçbir şey O’nun benzeri/ misli/ dengi değildir.”
ayetiyle Allah (Azze ve Celle)' ye birçok sıfatını tevil/tahrif/inkâra kalkışan fırkalar olmuştur. Teşbihten (Allah’ı kullarına benzetmek) kaçalım derken, daha büyük bir itikadi problem olan tahrif ve inkâra düşmüşlerdir. Allah hiçbir şeyin kendisine benzemediğini, dengi ve misli olamayacağını bildirdikten sonra, “O işiten ve görendir.” demiştir. Buna binaen, “İnsanda görme sıfatı vardır. Allah da görüyor.” der ve ayeti zahiri üzere alırsak Allah’ı insana benzetmiş oluruz. Ya da, “Görmek için göze ihtiyaç vardır. Allah da görüyor, dersek dolaylı olarak O’nun organı olduğunu söylemiş oluruz.” yaklaşımı ne denli abes ve gerçekten uzaksa; Allah’ın Kur’ân ve sahih Sünnet’le sabit olan istiva, el gibi sıfatlarını benzer gerekçelerle ve teşbihten kaçınmak için inkâr etmek de o denli abes ve gerçeklikten uzaktır. Çünkü Allah’ın sıfatları, O’nun şanına, azametine, yüceliğine ve benzersizliğine yakışır biçimdedir. Biz O’nun haber verdiklerine iman eder, akli sorgulamalarla sıfatlarının keyfiyeti hakkında akıl yürütüp inkâra kalkışmayız. Allah (Azze ve Celle)' nin isim ve sıfatları hakkında.
1. Allah (Azze ve Celle)' nin isim ve sıfatları hakkında:
(Âl-i İmran, 181)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ
"Andolsun ki Allah, “Allah fakir, biz ise zenginiz.” diyen kimselerin sözünü işitti. Onların söylediklerini ve haksız yere nebileri öldürmelerini yazacağız ve “Yakıcı ateş azabını tadın.” diyeceğiz.
(Âl-i İmran: 3/181)
(Bakara: 2/245)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافًا كَث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
"Allah’a güzel bir borç verip de (Allah’ın) ona kat kat fazlasını vereceği o (bahtiyar) kimdir? Allah, (rızkı) daraltır ve genişletir. O’na döndürüleceksiniz."
(Bakara: 2/245)
Ayeti indiğinde Yahudiler şöyle dediler:
“İhtiyaç sahibi, daha zengin olandan borç ister. Demek ki Allah fakir, biz ise zenginiz.”
Bu sözler üzerine Âl-i İmran Suresi 181. ayet indi.”
(İbni Ebi Hatim, 2429, 4589)
Allah (Azze ve Celle) ile ilgili bir ayeti beşerî kıstaslarla yorumlayıp, ayetin anlamını inkâr ve alay konusu edinmek, bir Yahudi ahlakıdır.
“Allah’ın eli”, “Allah’ın gözü”, “Rahmân arşa istiva etti.” gibi ayetlerde:
“Bizim de elimiz, gözümüz var. Bu ayetleri kabul edersek Allah’a cisim izafe eder, onu yarattıklarına benzetiriz.”
diyenler de aynı hataya düşmektedir. Çünkü Allah’a iman, gaybın konusudur. Gayb akıl, yorum ve kıyasla anlaşılmaz. Gayb mutlak teslimiyet ve tasdik ister. Allah kendini böyle tanıtmayı uygun görmüş, resûlleri bunu yorumlamadan aktarmayı tercih etmiş ve seçkin sahabiler ayetlere iman edip, lafızları yorumlamadan bizlere nakletmişlerdir. Bizlere düşen Yahudi ahlakıyla değil, Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ve sahabe ahlakıyla isim ve sıfat ayetlerine yaklaşmaktır.
(Mâide: 5/64)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَتِ الْيَهُودُ يَدُ اللّٰهِ مَغْلُولَةٌۜ غُلَّتْ اَيْد۪يهِمْ وَلُعِنُوا بِمَا قَالُواۢ بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِۙ يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ وَلَيَز۪يدَنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ طُغْيَانًا وَكُفْرًاۜ وَاَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَٓاءَ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۜ كُلَّمَٓا اَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ اَطْفَاَهَا اللّٰهُۙ وَيَسْعَوْنَ فِي الْاَرْضِ فَسَادًاۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِد۪ينَ
Yahudiler, “Allah’ın eli bağlanmıştır/eli sıkı bir cimridir.” dediler. Söyledikleri (bu çirkin söz) nedeniyle elleri bağlandı ve lanetlendiler. (Hayır, öyle değil!) Bilakis, Allah’ın iki eli de açıktır ve dilediği gibi harcar. Andolsun ki Rabbinden sana indirilen (bu Kur’ân), onların pek çoğunun azgınlık ve küfrünü arttıracaktır. Biz, onların arasına kıyamete dek sürüp gidecek bir düşmanlık ve kin atmışızdır. Her ne zaman savaş ateşi yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuk için çabalarlar. Allah, bozguncuları sevmez."
(Mâide: 5/64)
Kâfirlerin Allah tasavvuru:
Kâfirler iki gruba ayrılır.
Birincisi: hiç bir kitaba ve nebiye müntesip olmayan Kureyş müşrikleri gibi toplumlardır. Bunlar Allah’a dair kitabi bir bilgiye sahip olmadıkları için, krala/ meliğe benzettikleri bir Allah’a inanırlar.
(Bakara: 2/186)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ي عَنّ۪ي فَاِنّ۪ي قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ي وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ
"Kullarım sana benden soracak olurlarsa şüphesiz ki ben onlara yakınım. Dua edenin duasına icabet ederim. (Öyleyse) onlar da benim davetime icabet etsinler ve bana iman etsinler ki (akıl, doğruluk ve olgunluk sahibi olan) rüşd ehlinden olsunlar."
(Bakara: 2/186)
İkincisi: bir Kitab’a ve nebiye müntesip olmakla beraber, Kitap’tan ve nebiden yüz çevirmiş Yahudi, Hristiyan ve onları adım adım izleyen ümmeti Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in sapkınlarıdır.
Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
"Sizden öncekilerin geleneklerine (yoluna) karış karış, adım adım uyacaksınız. Hatta onlar kelerin (bir tür kertenkele) deliğine girseler, siz de gireceksiniz."
(Buhari, 7320; Müslim, 2669)
Ebû Saîd el-Hudrî (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,
Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
"Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar Yahudi ve Hristiyanlar mıdır?" dedik.
"Başka kim olacak?" buyurdu.
(Buhârî, İ'tisâm 14, Hadis No: 7320; Müslim, İlim 6, Hadis No: 2669)
Vahiyden yüz çeviren bu toplumlar, zamanla kendilerine benzeyen bir Allah tasavvuru oluştururlar. Kendileri gibi cimri dostlarını yardımsız bırakan
(Fetih: 48/6 - 12)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَيُعَذِّبَ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْمُشْرِك۪ينَ وَالْمُشْرِكَاتِ الظَّٓانّ۪ينَ بِاللّٰهِ ظَنَّ السَّوْءِۜ عَلَيْهِمْ دَٓائِرَةُ السَّوْءِۚ وَغَضِبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَلَعَنَهُمْ وَاَعَدَّ لَهُمْ جَهَنَّمَۜ وَسَٓاءَتْ مَص۪يرًا
"(Ayrıca) münafık erkek ve münafık kadınlara, müşrik erkek ve müşrik kadınlara (Allah’ın) azap etmesi içindir. (Onlar,) Allah hakkında kötü zan besleyenlerdir. Kötülük döngüsü, onların başına olsun/başlarından kötülük hiç eksik olmasın. Allah onlara öfkelenmiş, lanet etmiş ve onlar için cehennem hazırlamıştır. O, ne kötü bir dönüş yeridir."
(Fetih: 48/6)
وَلِلّٰهِ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا
"Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah (izzet sahibi, her şeyi mağlup eden) Azîz (hüküm ve hikmet sahibi olan) Hakîm’dir."
(Fetih: 48/7)
اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۙ
"Şüphesiz ki biz seni, şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik."
(Fetih: 48/8)
لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتُعَزِّرُوهُ وَتُوَقِّرُوهُۜ وَتُسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا
"Allah’a ve Resûl’üne iman etmeniz, onu desteklemeniz, ona saygı duymanız ve sabah akşam (Allah’ı) tesbih etmeniz için."
(Fetih: 48/9)
اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ فَمَنْ نَكَثَ فَاِنَّمَا يَنْكُثُ عَلٰى نَفْسِه۪ۚ وَمَنْ اَوْفٰى بِمَا عَاهَدَ عَلَيْهُ اللّٰهَ فَسَيُؤْت۪يهِ اَجْرًا عَظ۪يمًا۟
"Gerçek şu ki sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim (biatını) bozarsa kendi aleyhine (biatını) bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği söze vefalı olur (gereklerini yerine getirirse) ona, büyük bir mükâfat verecektir."
(Fetih: 48/10)
سَيَقُولُ لَكَ الْمُخَلَّفُونَ مِنَ الْاَعْرَابِ شَغَلَتْنَٓا اَمْوَالُنَا وَاَهْلُونَا فَاسْتَغْفِرْ لَنَاۚ يَقُولُونَ بِاَلْسِنَتِهِمْ مَا لَيْسَ ف۪ي قُلُوبِهِمْۜ قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا اِنْ اَرَادَ بِكُمْ ضَرًّا اَوْ اَرَادَ بِكُمْ نَفْعًاۜ بَلْ كَانَ اللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرًا
Bedevilerden geride bırakılanlar sana diyecek ki: “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. (Savaşa çıkmamıza engel oldu.) Bizim için bağışlanma dile.” Kalplerinde olmayan şeyi dilleri ile söylerler. De ki: “Allah sizin için bir kötülük dilese ya da size bir fayda takdir etse Allah’a karşı sizi kim koruyabilir? (Hayır, öyle değil!) Bilakis Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
(Fetih: 48/11)
بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَدًا وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ي قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِۚ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا
"(Hayır!) İşin aslı, siz Resûl’ün ve müminlerin, ebediyen ailelerine dönmeyeceklerini sandınız. Bu (düşünce), kalplerinizde süslendi ve kötü zanda bulundunuz ve yok olup gidecek bir topluluk oldunuz."
(Fetih: 48/12)
Fakir düşebilen:
(Âl-i İmran: 3/181)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَقَدْ سَمِعَ اللّٰهُ قَوْلَ الَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ فَق۪يرٌ وَنَحْنُ اَغْنِيَٓاءُۢ سَنَكْتُبُ مَا قَالُوا وَقَتْلَهُمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّۙ وَنَقُولُ ذُوقُوا عَذَابَ الْحَر۪يقِ
"Andolsun ki Allah, “Allah fakir, biz ise zenginiz.” diyen kimselerin sözünü işitti. Onların söylediklerini ve haksız yere nebileri öldürmelerini yazacağız ve “Yakıcı ateş azabını tadın.” diyeceğiz.
(Âl-i İmran: 3/181)
Torpil yapıp adam kayıran:
(Âl-i İmran: 3/24)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَاتٍۖ وَغَرَّهُمْ ف۪ي د۪ينِهِمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
(Sapkınlıklarının nedeni,) “Sayılı günler dışında ateş bize dokunmayacak.” demelerindendir. (Allah adına bilmeden) uydurdukları bu iftira, dinleri konusunda kendilerini aldattı."
(Âl-i İmran: 3/24)
(Mâide: 5/18)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارٰى نَحْنُ اَبْنَٓاءُ اللّٰهِ وَاَحِبَّٓاؤُ۬هُۜ قُلْ فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْۜ بَلْ اَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ خَلَقَۜ يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۘ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
"Yahudi ve Hristiyanlar, “Biz, Allah’ın çocukları ve sevdikleriyiz.” der. De ki: “(Madem öyle) ne diye günahlarınızdan dolayı size azap ediyor?” (Hayır, öyle değil!) Bilakis sizler, O’nun yarattıklarından birer insansınız. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin hâkimiyeti/ egemenliği Allah’a aittir. Dönüş O’nadır."
(Mâide: 5/18)
ölünün ardından ıskat yapılarak kandırılabilen, telkin verilerek sorgusundan kopya çekilebilen bir Allah...
(A’râf: 7/180)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
"En güzel isimler Allah’ındır. (Öyleyse) bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimlerinde ilhada/eğriliğe sapanları (kendi hâllerine) bırakın. Yaptıklarının cezasını göreceklerdir."
(A'râf: 7/180)
İlhad:
Eğrilik, meyil, sapma gibi anlamlara gelir. Allah (Azze ve Celle)' nin isimlerinde yaşanan her türlü sapma, ilhaddır. Allah’ın güzel isimlerini başka varlıklara vermek; bu isimlerle Allah’a duayı bırakıp onun yarattıklarından medet ummak; isimlerin içerdiği anlam ve sıfatları inkâr, tahrif veya tevil etmek; Allah’ı kullarına veya kulları Allah’a benzetmek; Allah’a yakınlaşma vesilesi olan isimlerini bırakıp, şahıslarla Allah’a tevessül etmek birer ilhad örneğidir.
(Şûrâ: 42/11)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَاطِرُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَمِنَ الْاَنْعَامِ اَزْوَاجًاۚ يَذْرَؤُ۬كُمْ ف۪يهِۜ لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌۚ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
"Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi nefislerinizden eşler yarattı. Davarlardan da çift çift yarattı. Sizi (bu yolla, dişi ve erkek yaratarak) çoğaltıp yayıyor. Hiçbir şey O’nun benzeri/misli/dengi değildir. O, (işiten ve dualara icabet eden) Es-Semî’ ve (her şeyi gören) El-Basîr’dir."
(Şûrâ: 42/11)
Vahyin nurundan uzak, zan ve heva üzere kurulu felsefe kaideleri, İslami ilimlere sirayet etmiş ve İslam ümmetinin Allah (Azze ve Celle)' ye tasavvurunu ifsad etmiştir.
“Hiçbir şey O’nun benzeri/ misli/ dengi değildir.” ayetiyle Allah’ın birçok sıfatını tevil/tahrif/inkâra kalkışan fırkalar olmuştur. Teşbihten (Allah’ı kullarına benzetmek) kaçalım derken, daha büyük bir itikadi problem olan tahrif ve inkâra düşmüşlerdir. Allah hiçbir şeyin kendisine benzemediğini, dengi ve misli olamayacağını bildirdikten sonra, “O işiten ve görendir.” demiştir. Buna binaen, “İnsanda görme sıfatı vardır. Allah da görüyor.” der ve ayeti zahiri üzere alırsak Allah’ı insana benzetmiş oluruz. Ya da, “Görmek için göze ihtiyaç vardır. Allah da görüyor, dersek dolaylı olarak O’nun organı olduğunu söylemiş oluruz.” yaklaşımı ne denli abes ve gerçekten uzaksa; Allah’ın Kur’ân ve sahih Sünnet’le sabit olan istiva, el gibi sıfatlarını benzer gerekçelerle ve teşbihten kaçınmak için inkâr etmek de o denli abes ve gerçeklikten uzaktır. Çünkü Allah’ın sıfatları, O’nun şanına, azametine, yüceliğine ve benzersizliğine yakışır biçimdedir. Biz O’nun haber verdiklerine iman eder, akli sorgulamalarla sıfatlarının keyfiyeti hakkında akıl yürütüp inkâra kalkışmayız.
(Hadîd: 57/4)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِۜ يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَص۪يرٌ
"Gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da arşa istiva eden O’dur. Yere giren, ondan çıkan, gökten inen ve ona çıkan her şeyi bilir. Nerede olursanız O, sizinle beraberdir. Allah, yaptıklarınızı görendir."
(Hadîd: 57/4)
Allah (Azze ve Celle)' nin arşına istiva etmesi, O’nun her daim ilmi, görmesi ve kuşatıcılığıyla kullarıyla beraber olmasına engel olmadığı gibi ilmiyle kullarını kuşatması da zatı ve sıfatlarıyla en yüce (El-Aliy) olmasına engel değildir.
Kur’ân ve sahih Sünnet bütünlüğünde anlıyoruz ki Allah, yedi kat göğün üzerinde arşına istiva etmiştir; görmesi, işitmesi ve ilmiyle her daim kullarıyla beraberdir.
(A’râf: 7/180)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلِلّٰهِ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَاۖ وَذَرُوا الَّذ۪ينَ يُلْحِدُونَ ف۪ٓي اَسْمَٓائِه۪ۜ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
"En güzel isimler Allah’ındır. (Öyleyse) bu isimlerle O’na dua edin. O’nun isimlerinde ilhada/eğriliğe sapanları (kendi hâllerine) bırakın. Yaptıklarının cezasını göreceklerdir."
(A'râf: 7/180)
2. Allah (Azze ve Celle) yaratma sıfatıyla emretme/ hükmetme/ yasama sıfatını aynı cümlede zikretmiştir. O, yaratmasında ortak kabul etmediği gibi hüküm ve yasamada da ortak kabul etmez:
(Kehf: 18/26)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا
De ki: “Ne kadar kaldıklarını en iyi bilen Allah’tır. Göklerin ve yerin gaybı (bilgisi) O’na aittir. O, ne güzel görür, ne güzel işitir. Onların, O’ndan başka bir dostu yoktur. Hükmünde hiç kimseyi ortak kılmaz (tek hükümran, yasamada bulunan, doğru ve yanlış belirleyen O’dur.)”
(Kehf: 18/26)
Yaratmak, kayıtsız şartsız Allah (Azze ve Celle)' ye ait olduğu gibi egemenlik de kayıtsız şartsız Allah’a aittir. Bu yetkiyi Allah adına millete, krala, parlamentoya verenler Allah’a ortak koşmuş ve O’nun dışında rabler edinmişlerdir.
(Tevbe: 9/31)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
"Onlar Allah’ı bırakıp din bilginlerini, abidlerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. (Oysa) onlar yalnızca bir olan ilaha ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Allah) onların şirk koştuklarından münezzehtir."
(Tevbe: 9/31)
(Yûsuf: 12/40)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِه۪ٓ اِلَّٓا اَسْمَٓاءً سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاؤُ۬كُمْ مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Sizin O’nu bırakıp da ibadet ettikleriniz, ancak sizin ve babalarınızın koyduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım isimlerdir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk/ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Yûsuf: 12/40)
- Tevhid, her işte Allah (Azze ve Celle)' yi veli/dost ve Vekil edinmek, tüm iş ve yönelişlerimizde O’ndan yardım/istiane talebinde bulunmak ve O’na muhtaç/fakir olduğumuzu hissetmektir.
ayrıca geniş kapsamlı bilgi için, (En’âm: 6/14)' den (En'âm: 6/102) ayetine kadar bakınız.)
(Enbiya: 21/112)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قَالَ رَبِّ احْكُمْ بِالْحَقِّۜ وَرَبُّنَا الرَّحْمٰنُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ
Dedi ki: “Rabbim! Hak ile hükmet. Rabbimiz, Er-Rahmân olan ve sizin yakıştırmalarınıza karşılık (yardımına sığınılacak) El-Musteân’dır.”
(Enbiyâ: 21/112)
35/Fâtır, 15;
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
"Ey insanlar! Sizler, Allah’a muhtaçsınız. Allah ise (kimseye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu) El-Ğaniy ve (her daim övgüyü hak eden ve varlık tarafından övülen) El-Hamîd’in ta kendisidir."
(Fâtır: 35/15)
(Müzzemmil: 73/9)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ فَاتَّخِذْهُ وَك۪يلًا
"(O) doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka (ibadeti hak eden) hiçbir ilah yoktur. (Öyleyse) O’nu vekil edin."
(Müzzemmil: 73/9)
b. Salih amel:
(Kehf: 18/110)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا۬ بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَدًا
De ki: “Ancak ben de sizin gibi bir insanım. Bana, ‘İlahınız ancak tek bir ilahtır.’ diye vahyolunuyor. Artık kim Rabbi ile karşılaşmayı (ve ondan bir mükâfat almayı) umuyorsa, salih amelde bulunsun ve hiçbir şeyi Rabbine ibadette ortak koşmasın.”
(Kehf: 18/110)
Kur’ân-ı Kerim, amelin kabulü ve ahirette mükâfata dönüşmesi için ikisi bu ayette zikredilmek üzere toplamda üç şart belirlemiştir:
a. Ameli yapanın tevhid üzere, Allah (Azze ve Celle)' ye şirk koşmayan bir muvahhid olması:
(İbrahîm: 14/18)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَثَلُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ اَعْمَالُهُمْ كَرَمَادٍۨ اشْتَدَّتْ بِهِ الرّ۪يحُ ف۪ي يَوْمٍ عَاصِفٍۜ لَا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا عَلٰى شَيْءٍۜ ذٰلِكَ هُوَ الضَّلَالُ الْبَع۪يدُ
"Rabblerine karşı kâfir olanların amellerinin durumu, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu kül gibidir. (Yaptıkları hiçbir şeyin Allah katında bir karşılığı yoktur ve) yaptıklarından faydalanmazlar. (Hakka dönmesi çok) uzak bir sapıklık içinde olmak işte budur."
(İbrahîm: 14/18)
Amellerin Allah (Azze ve Celle) katında kabul görmesinin ilk şartı tevhiddir. Tevhidini şirkle bozan bir insanın namaz kılması, oruç tutması, infakta bulunması kendisine hiçbir fayda vermez.
(Nûr: 24/39 - 40)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـًٔا وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ
"Kâfirlerin amelleri(nin durumu), düz bir arazideki seraba benzer. Susuz kişi onu su zanneder. Sonunda oraya varınca hiçbir şey bulamaz ve orada (sadece) Allah’ı bulur. Allah, yaptıklarının karşılığını eksiksiz verir. Allah, hesabı çabuk görendir."
(Nûr: 24/39)
اَوْ كَظُلُمَاتٍ ف۪ي بَحْرٍ لُجِّيٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِه۪ سَحَابٌۜ ظُلُمَاتٌ بَعْضُهَا فَوْقَ بَعْضٍۜ اِذَٓا اَخْرَجَ يَدَهُ لَمْ يَكَدْ يَرٰيهَاۜ وَمَنْ لَمْ يَجْعَلِ اللّٰهُ لَهُ نُورًا فَمَا لَهُ مِنْ نُورٍ۟
"Ya da (kâfirin amelinin durumu) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. O (karanlığı), bir dalga örter. O dalgayı (da başka) bir dalga örter. Onun üzerinde de bulutlar vardır. Birbiri üstüne geçmiş (her birinin diğerini örttüğü) karanlıklar. Elini çıkarsa, (karanlığın şiddetinden) neredeyse onu dahi göremeyecek. Kime de Allah bir nur kılmamışsa, onun hiçbir şekilde nuru olmaz."
(Nûr: 24/40)
Birinci örnek: küfre davet eden, batılları için uğraşan ve iyi şeyler yaptıklarını zanneden kâfirler içindir. Kıyamet Günü tüm beklentileri serap misali bir hiç olacaktır.
İkinci örnekse: liderlerini taklit eden; hakikate karşı kör, sağır, dilsiz olan; hayatları zan, cehalet ve hurafelerin şüphe ve karanlığı içinde geçen insanlar içindir.
Çünkü şirk ve küfür, amelleri boşa götüren ve sahibini ebedî ateşe sürükleyen birer illettir.
(En’âm: 6/88)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
ذٰلِكَ هُدَى اللّٰهِ يَهْد۪ي بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ۜ وَلَوْ اَشْرَكُوا لَحَبِطَ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
"Bu, Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediği kullarını hidayete erdirir. Şayet onlar şirk koşmuş olsaydı, muhakkak, yaptıkları her şey boşa giderdi."
(En'âm: 6/88)
Şirkin tanımı, çeşitleri ve müşriğin akibeti için (Nisâ: 4/48) ayetine bakınız.)
(Zümer: 39/65)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَلَقَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ وَاِلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكَۚ لَئِنْ اَشْرَكْتَ لَيَحْبَطَنَّ عَمَلُكَ وَلَتَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ
Andolsun ki sana ve senden önceki (resûllere), “Şayet şirk koşarsan bütün amellerin boşa gider ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursun.” diye vahyedildi.
(Zümer: 39/65)
(Nûr: 24/39)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَعْمَالُهُمْ كَسَرَابٍ بِق۪يعَةٍ يَحْسَبُهُ الظَّمْاٰنُ مَٓاءًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَهُ لَمْ يَجِدْهُ شَيْـًٔا وَوَجَدَ اللّٰهَ عِنْدَهُ فَوَفّٰيهُ حِسَابَهُۜ وَاللّٰهُ سَر۪يعُ الْحِسَابِۙ
"Kâfirlerin amelleri(nin durumu), düz bir arazideki seraba benzer. Susuz kişi onu su zanneder. Sonunda oraya varınca hiçbir şey bulamaz ve orada (sadece) Allah’ı bulur. Allah, yaptıklarının karşılığını eksiksiz verir. Allah, hesabı çabuk görendir."
(Nûr: 24/39)
b. Amelin salih olması:
Yani şeriata, Peygamber'in Sünneti’ne uygun olması.
(Âl-i İmran: 3/31 - 32)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.”
(Âl-i İmran: 3/31)
قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَۚ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ
De ki: “Allah’a ve Resûl’e itaat edin.” Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah, kâfirleri sevmez."
(Âl-i İmran: 3/32)
Allah (Azze ve Celle)' ye imanın rükünlerinden biri de Allah sevgisidir. Sevgiyse kalbin amelidir. Her insan sevdiğini iddia edebilir. Allah bu ayette “sevgi kanununu” açıklamıştır. Allah sevgisi, Allah Resûlü Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e ittibaya bağlıdır. Kişi, Allah Resûlü’ne Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e ittiba edip, onu örnek aldığı ve Sünnet’ini yaşadığı oranda Allah’ı seviyor demektir.
ilkesinin ve “Ona muhalefet edenler.”
(Nûr: 24/63)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَا تَجْعَلُوا دُعَٓاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَٓاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًاۜ قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًاۚ فَلْيَحْذَرِ الَّذ۪ينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِه۪ٓ اَنْ تُص۪يبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُص۪يبَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
"Aranızda birbirinize seslendiğiniz gibi Resûl’e seslenmeyin. Allah, birbirinizin arkasına saklanarak (izin almadan) sıvışıp gidenleri bilir. O’nun emrine muhalefet edenler başlarına bir fitnenin ya da can yakıcı azabın gelmesinden sakınsınlar."
(Nûr: 24/63)
Bu ve öncesinde geçen ayetlerden iki önemli hakikati anlıyoruz:
a. Müminleri ilgilendiren toplu/ cemaatsel faaliyetlerde izin almak önemlidir.
b. Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), bir postacı değildir. Siyasi ve askerî faaliyetlerde dahi onun emirlerine muhalefet edenler tehdit edilmişlerdir.
“Resûl’e itaat, Allah’a itaattir.”
(Nisâ: 4/80)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَۚ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًاۜ
"Kim Resûl’e itaat ederse hiç şüphesiz Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse seni, onların üzerine koruyucu göndermedik."
(Nisâ: 4/80)
Tehdidinin sosyal ve cemaatsel olaylar için söylenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus olup Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) konumunu göstermesi açısından önemlidir. Allah (Azze ve Celle) ona sadece okuduğu ayetlerde değil, her konuda itaat edilmesini ve ona muhalefetten kaçınılmasını istemiştir.
(Nahl: 16/44)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِۜ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ اِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
"(Peygamberleri) apaçık deliller ve Kitaplarla (gönderdik). Sana da bu zikri/Kur’ân’ı indirdik ki insanlara indirileni onlara açıklayasın. Umulur ki düşünürler."
(Nahl: 16/44)
Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' in Kur’ân’a dönük iki temel vazifesi vardır:
a. Onu eksiksiz bir şekilde insanlara ulaştırmak, yani tebliğ.
(Mâide: 5/67)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَۜ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُۜ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
"Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni (insanlara) tebliğ et. Şayet bunu yapmazsan (Allah’ın) risalet (mesajını) tebliğ etmemiş ve vazifeni yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz ki Allah, kâfirler topluluğuna hidayet etmez."
(Mâide: 5/67)
Kur’ân Sünnet ilişkisi için (Nahl: 16/44) ayetine bakınız.)
b. İndirilen Kur’ân’ı açıklayıp beyan etmek. Allah Resûlü Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' i söz ve davranışlarını yani Sünnetini değerli kılan da budur. O Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Allah’ın gözetimi altında 23 yıl boyunca bir yandan inen ayetleri insanlara okumuş, diğer yandan söz ve davranışlarıyla (Sünnet ile) Allah (Azze ve Celle)' nin ayetlerden neyi murat ettiğini belirtmiştir. Her iki vazifesini de en güzel şekilde ve eksiksiz olarak ifa ettiğinden Allah onu her konuda insanlığa örnek göstermiştir.
(Ahzâb: 33/21)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
لَقَدْ كَانَ لَكُمْ ف۪ي رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ الْاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَث۪يراًۜ
"Andolsun ki sizin için, Allah’ı ve Ahiret Günü’nü uman ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah Resûlü’nde güzel bir örneklik vardır."
(Ahzâb: 33/21)
Bu ayetle ilgili İbni Kesîr (Rahimehullah) tefsirinde şunları aktarmaktadır:
“Bu ayet-i kerime sözlerinde, davranışlarında, hal ve hareketlerinde Allah Rasulüne (sallallahu aleyhi ve sellem) uymak hususunda pek büyük asli bir delildir, dayanaktır. Bundan dolayı şanı yüce ve mübarek olan Allah, ahzab gününde sabrı, sabretmeyi teşvik etmesi, ribatı (düşmanı kollayıp, gözetlemesi), cihadı, aziz ve celil olan Rabbinden kurtuluşu beklemesi hususlarında Nebi’ye (sallallahu aleyhi ve sellem) uymalarını emretmektedir. Kıyamet Günü’ne kadar Allah’ın salat ve selamı kesintisiz ona olsun. İşte bu sebeple Yüce Allah o ahzab (Hendek) günü tedirgin olan, rahatsız olan, sarsılan ve ne yapacaklarını şaşıran kimselere şöyle der: ‘Andolsun ki sizin için Allah’ı ve Ahiret Günü’nü ümit eden ve Allah’ı, çokça anan kimseler için Rasûlullah’ta güzel bir örnek vardır.’ O hâlde neden ona uymadınız, neden onun bu güzel davranışlarını örnek almadınız?”
(İbn-i Kesîr Tefsîri, 8/526; Ayrıca bk. 24/Nûr,63)
(Nisâ: 4/64)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلَّا لِيُطَاعَ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ جَٓاؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَح۪يمًا
"Resûl göndermemizin tek gayesi, Allah’ın izniyle ona itaat edilsin diyedir. Şayet onlar (günah işleyip) kendilerine zulmettiklerinde sana gelseler ve Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve Resûl de onlar için (Allah’tan) bağışlanmalarını dileseydi şüphesiz ki Allah’ı (tevbeye muvaffak kılan ve tevbeleri çokça kabul eden) Tevvâb ve (kullarına karşı merhametli) Rahîm olarak bulacaklardı."
(Nisâ: 4/64)
Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kim bir amel yapar, yaptığı amel sünnetimiz üzere olmazsa ameli reddedilir.”
(Buhari, 2697; Müslim, 1718)
c. İhlaslı olması:
Yalnızca Allah rızası için amel yapmak, hiçbir gayeyi Allah rızasına ortak kılmamak.
Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:
“Kıyamet Günü Allah (Azze ve Celle) buyurur ki:
"Ben, şirkten müstağni olanım. Kim bir amel yapar ve amelinde benim dışımda birini ortak kılarsa onu da amelini de terk ederim.’”
(Müslim, 2985)
c. Yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye ibadet:
(En’âm: 6/162-163)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
De ki: “Şüphesiz ki benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.”
(En'âm: 6/162)
لَا شَر۪يكَ لَهُۚ وَبِذٰلِكَ اُمِرْتُ وَاَنَا۬ اَوَّلُ الْمُسْلِم۪ينَ
“O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslimlerin/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kulların ilkiyim.”
(En'âm: 6/163)
Bu ayetler tevhidi, kulluğu ve İbrahim’in milletini tefsir edip açıklamaktadır. Mümin başta namaz ve kurban olmak üzere bedenî ve kalbî tüm ibadetlerini yalnızca Allah (Azze ve Celle)' ye yapar. Onun ibadetlerinde Allah’ın dışında bir varlığın payı yoktur. Başta hayat ve ölüm olmak üzere her şey Allah’ın elindedir. Allah’la beraber kâinatta tasarruf eden, Allah’ın bu yetkide kendisine ortak kıldığı hiçbir varlık yoktur. Müminin sadece ibadetleri değil, hayatı ve ölümü de Allah’a aittir. Allah için yaşar, Allah için ölür. Allah dışında uğruna yaşayıp öleceği hiçbir asli gayesi yoktur.
Tevhidin geniş açıklaması için (Fâtiha: 1/5) ayetine bakınız.)
d. Hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak:
(Nisâ: 4/48)' de
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدِ افْتَرٰٓى اِثْمًا عَظ۪يمًا
"Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun (şirkin) dışında kalanları dilediği kimse için bağışlar. Kim de Allah’a şirk koşarsa hiç şüphesiz büyük bir günahla iftirada bulunmuş olur."
(Nisâ: 4/48)
Tevbe etmeden ölündüğü takdirde Allah (Azze ve Celle) bağışlamayacağı tek günah şirktir. Şirk dışında kalan tüm günahlar, Allah’ın meşîetine kalmıştır. Dilerse bağışlar, dilerse bağışlamaz.
Rabbimizin bu İlahi kanunu yüzyıllar boyunca gerçekleşmiş, her zaman az sayıda olan mü'min'ler kendilerinden sayıca fazla olan kavimlerine karşı olan mücadelelerinde çok büyük başarılar elde etmişlerdir. Allah iman edenleri şöyle müjdelemektedir:
(Bakara: 2/249)' da
Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
فَلَمَّا فَصَلَ طَالُوتُ بِالْجُنُودِۙ قَالَ اِنَّ اللّٰهَ مُبْتَل۪يكُمْ بِنَهَرٍۚ فَمَنْ شَرِبَ مِنْهُ فَلَيْسَ مِنّ۪يۚ وَمَنْ لَمْ يَطْعَمْهُ فَاِنَّهُ مِنّ۪ٓي اِلَّا مَنِ اغْتَرَفَ غُرْفَةً بِيَدِه۪ۚ فَشَرِبُوا مِنْهُ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْۜ فَلَمَّا جَاوَزَهُ هُوَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مَعَهُۙ قَالُوا لَا طَاقَةَ لَنَا الْيَوْمَ بِجَالُوتَ وَجُنُودِه۪ۜ قَالَ الَّذ۪ينَ يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلَاقُوا اللّٰهِۙ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ مَعَ الصَّابِر۪ينَ
"Tâlût, ordusuyla beraber yola koyulunca demişti ki: “Şüphesiz ki Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Bir avuç içenler dışında kim de o nehirden tatmazsa şüphesiz ki o bendendir.” Çok azı hariç o sudan içtiler. Tâlût ve onunla beraber iman edenler onu (nehri) geçince, “Bizim bugün Câlût’a ve ordusuna karşı savaşacak bir gücümüz yoktur.” demişlerdi. Allah ile karşılaşacaklarına (kıyamete) kesin bir bilgiyle iman edenler ise, “Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok olan topluluğa galip gelmiştir.” demişlerdi. Allah, sabredenlerle beraberdir."
(Bakara: 2/249)
Allah’ın (Azze ve Celle)' nin Selâm'ı, Râhmet ve bereketi, İbrahim (aleyhisselâm)' ın, Lût (aleyhisselâm)' ın Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.
Hâtime:
Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)' in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.
Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.
O her şeyin en iyisini bilendir.
Muvahhid Kullara Selâm Olsun.
Polat Akyol.
KAYNAK:
KUR'AN, SAHİH SÜNNET VE İSLAM'İ TARİH KAYNAKLARI
NOT: YAZININ DEVAMI VAR
[1] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.54, Taberî-Tarih c.1,s.125, Sâlebi-Arais s.102, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.13O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.100.
[2] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.54.
[3] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.54, İbn.Kuteybe-Uyûnül´ahbar c.1,s.314, Yâkubî-Tarih c.1,s.24, Taberî-Tarih c.1,s.125,
Hâkim-Müstedrek c.2,s.561, Sâlebî-Arais s.102, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1 ,s.15O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s. 100.
[4] Beyhakî-Delâilünnübüvve c. 1 ,s.29O, Zehebî-Tarihulislam-Sîretünnebî s.531, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s. 103, Hâkimden naklen Ebülfida-Tefsir c.2,s.252, Süyûti-Hasâisülkübrâc.2,s.129, Diyar.8ekri-Hamîsc.1,s.22.
[5] Hâkim-Müstedrek c.2,s.561-562.
[6] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.174.
[7] Taberî-Tarih c.1,s.125, Sâlebî-Arais s.78-79, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.150, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.118.
[8] Harran´a, Lut Aleyhisselâmın babası Haran´dan dolayı Harran ismi verilmiştir. (İbn.Kuteybe-Uyûnül´ahbar
c.1,s.314).
[9] ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46, Taberî-Tarih c.1,s.159-160.
[10] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46, İbn.Kuteybe-Maarif s.15, Taberî-Tarih c.1,s.16O.
[11] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46, Taberî-Tarih c.1,s.125.
[12] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46, Taberî-Tarih c.1,s.125, Sâlebî-Arâis s.80, İbn.Esîr-Kâmil c.1, s.102.
[13] Mes´ûdî-Ahbaruzzaman s.201-202.
[14] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.46-47, Taberî-Tarih c.1,s.127.
[15] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.47, Taberî-Tarih c.1,s.127, Sâlebî-Arais s.80, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.102.
[16] Taberî-Tarih c.1,s.127, Sâlebî-Arais s.80, Yâkut-Mûcemülbüldan c.4,s.373, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.1O2.
[17] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.47, Taberî-Tarih c.1,s. 127, Sâlebî-Arais s.80-81.
[18] (*) Lut Aleyhisselâmın Yerleştiği Sedum (Yâkut-Mucemülbüldan c.3,s.20O) Şam ile Medine arasındadır. (Taberî-Tarih c.1,s. 157)
Mü´tefike diye anılan beş şehirden mürekkep olup en büyüğü Sedumdu.
Rivayete göre: dört şehirden her birinde yüzer bin nüfus vardı (Taberî-Tarih c.1,s.156-158, Hâkim-Müstedrek c.2,s.562, Sâlebî-Arais s.106, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.152, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.122).
[19] Yâkubî-Tarih c.1,s.24-25, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.152, İbn.Haldun-Tarih c.2,ks.1,s.36.
[20] Yâkubî-Tarih c.1,s.25.
[21] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.152-153, İbn.Haldun-Ta.c.2,ks.1,s.36.
[22] Hâkim-Müstedrek c.2,s.562
[23] Taberî-Tarih c.1,s.151-152, Sâlebî-Arais s.101, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.118, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.178.
[24] Yâkubî-Tarihc.1,s.25
[25] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.178
[26] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.317, Münzirî-Ettirgib vetterhib c.3,s.287
[27] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.317, Tirmizî-Sünen c.4,s.58, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.153, Münzirî-
Ettergîb vetterhîb c.3,s.286
[28] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.317, Münzirî-Ettergıb vetterhib c.3,s.286
[29] Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.153, Süyûtî-Câmiüssagir c.2,s.181
[30] Ebû Davud-Sünen c.4,s.158, Tirmizî-Sünen c.4,s.57, ibn.Mace-Sünen C.2.S.856
[31] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.300, Ebu Davud-Sünen c.4,s.158, Tirmizi-Sünen c.4,s.57, İbn.Mace-Sünen
c.2,s.856 Hâkim-Müstedrek c.4,s.355
[32] Ebu Davud-Sünen c.4,s.158, ibn.Mace-Sünen c.2,s.856
[33] Ebu Davud-Sünen c.4,s.158, İbn.Mace-Sünen c.2,s.856, Hâkim-Müstedrek c.4,s.355.
[34] Yâkubî-Tarih c.1,s.25.
[35] Âiî-Künhüi´ahbar C.2.S.169.
[36] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.2,s.444, Ebu Davud-Sünen c.4,s.249, Begavi-Mesabihussünne c.2,s.23
Meallerini sunduğumuz Hadis-i şerifler; son zamanlarda, bazı İslam düşmanlarınca, eş cinselliğin, Islamiyette kabul gördüğü hakkında yapılan iddia ve iftiranın, ne kadar yersiz ve tutarsız olduğunu göstermeğe yeterdir.
[37] En´am: 86
[38] Enbiyâ: 74.
[39] Taberî-Tarih c.1 ,s.151, Mes´ûdi-Murucuzzeheb c.1 ,s.45, Hâkim-Müstedrek c.2,s.562, Sâlebî-Arais s.103, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.118.
[40] Sâffât: 133, Taberî-Tarih c.1,s.1S1, Hâkim-Müstedrek c.2,s.562, Sâlebî-Arais s.103, ibn.Esîr-Kâmil C.1.S.118.
[41] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.46, Hâkim-Müstedrek c.2,s.562.
[42] Hâkim-Müstedrek c.2,s.562, Ebülferec Ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.15O, İbn.Esîr-Kâmil C.1.S.118, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s. 178.
[43] Taberî-Tarih c.1,s.152, Sâlebî-Arais s.103, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.118.
[44] Şuarâ: 162.
[45] Araf: 80-81.
[46] Ankebût: 28.
[47] Şuarâ: 163-167.
[48] Nemi: 54-55.
[49] Nemi: 56.
[50] Ankebût: 29.
[51] Ankebût: 30.