Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Yakub Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası


YAKUB (ALEYHİSSELÂM)'IN  HAYATI (KISSASI)  

Mukaddime: 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın Adıyla…

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Onun kulu ve Rasûlü’dür…

Bundan sonra:

Değerli okuyucular; Bu yazımda da inşeAllâh, Yakub (aleyhisselam)' ın hayatını (kıssası)'nı anlatmaya çalışacağım. Yakub (aleyhisselâm) Yüce Kitabımız Kur'anı Kerim'de ismi geçen Peygamberlerden birisidir. Rivayete göre, Yakub (aleyhisselâm) Allah Subhanehu ve Teâlâ' nın Peygamber Âdem  (aleyhisselâm)' dan itibaren  Âdem (aleyhisselâm) oğullarına göndermiş olduğu Bize bildirilen Peygamberlerden Onbirinci Peygamberdir. 
En doğrusunu Allah Subhanehu ve Teâlâ bilir.

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN SOYU:

Yâkub (aleyhisselâm) b. İshak (aleyhisselâm) b. İbrahim (aleyhisselâm)' dır. 
a
Yâkub (aleyhisselâm)' ın Annesi: Refaka'dır.

(İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.54, İbn.Kuteybe-Maarif s. 18, Taberi-Tarih c.1,s.162-163, Hâkim-Müstedrek c.2,s.569.)

YAKUB (ALEYHİSSELÂM) KİMDİR:

Yakub (aleyhisselâm), babası İshak (aleyhisselâm) ile birlikte dedesi İbrahim (aleyhisselâm)' a müjdelenen hayırlı bir evlattı. Allah’ın elçileri Melekler İbrahim (aleyhisselâm)' a gelmişlerdi: 

‎(Hûd:  11/71)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَامْرَاَتُهُ قَٓائِمَةٌ فَضَحِكَتْ فَبَشَّرْنَاهَا بِاِسْحٰقَۙ وَمِنْ وَرَٓاءِ اِسْحٰقَ يَعْقُوبَ

"‎Hanımı ayaktaydı. Gülmüştü. Biz onu İshâk’la ve İshâk’ın ardından Ya’kûb’un (doğacağı ile) müjdeledik.‎"

‎(Hûd:  11/71) 

Bir başka ayette ise şöyle ifade edilir. 

(En’am:  6/84)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلًّا هَدَيْنَاۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِه۪ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَۙ

"‎Ona İshâk’ı ve Ya’kûb’u armağan ettik. Hepsini hidayet ettik. Bundan önce de Nûh’u ve soyundan olan Dâvûd, Suleymân, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârûn’u da hidayet etmiştik. İşte muhsinleri/kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanları böyle mükâfatlandırırız.‎"

‎(En'âm:  6/84) 

Allah'u Teâlâ tarafından hediye edildiği ve doğru yola iletildiği müjdelenen Yakub (aleyhisselâm)' ın ismi Kur’an-ı Kerim’de 10 sûrede 16 defa geçmektedir. Yusuf Sûresi’nde yerde ismi zikredilirken 25 yerde de ona atıfta (gönderme yapılmak) bulunulmaktadır.

Yakub (aleyhisselâm)' ın bir başka ismi de (İsrail)' dir. Bu isimle Kur’an-ı Kerim’de 2 yerde zikredilmektedir. 

(Meryem:  19/58)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۘ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْرَٓاء۪يلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَاۜ اِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُ الرَّحْمٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا

"‎Bunlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği Âdem’in zürriyetinden peygamberler, Nûh’la beraber (gemide) taşıdıklarımız, İbrâhîm ve İsrâîl’in soyundan olanlar ve seçip hidayet ettiklerimizdir. Onlara, Er-Rahmân’ın ayetleri okunduğunda, ağlayarak secdeye kapanırlardı.‎"

‎(Meryem:  19/ 58) 

NOT: ‎(Meryem:  19/ 58) Ayeti secde ayeti'dir.

(Al-i İmran:  3/84)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۖ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

De ki: “Biz Allah’a; bize indirilene; İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya’kûb ve torunlarına indirilene; Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve (diğer) nebilere Rabbleri tarafından verilen (vahye) iman ettik. Onlardan hiçbirinin arasını ayırmayız. Ve biz, O’na teslim olanlarız.”‎

‎(Âl-i İmran:  3/84) 

‘Benî İsrail’ şeklinde 41 yerde geçmektedir. Yakub kelimesinin Arapça asıllı olmadığı ifade edilir.

(Cevalikî s.355.)

Yakub (aleyhisselâm), Peygamber Efendimizin ifadesiyle:

İbn Ömer (Abdullah bin Ömer) (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm oğlu Kerîm; İbrahim oğlu, İshak oğlu, Yakub oğlu Yusuf'tur.”

(Buhari, Enbiya 19.)

İshak (aleyhisselâm)' ın oğlu olan Yakup (aleyhisselam) Filistin civarında Kenan diyarında yaşayan İsrailoğulları’na gönderilen bir peygamberdir. Yusuf (aleyhisselâm)' ında babasıdır. İsrailoğulları onun soyundan gelmektedir.

O’nun Medyen’de veya Şam’da doğduğu rivâyet edilir. Yakup (aleyhisselâm) Iys (Esav) adlı kardeşiyle ikiz olarak doğmuş ve Iys (Esav)' dan  sonra dünyâya geldiği için de kendisine “tâkib eden” mânâsında Yakup denilmiştir.

Yakub Ne Demek?

Yakub, diğer bir mânâda “saffetullâh” (Allâh’ın sâf ve temiz kıldığı kulu) demektir. Yakub (aleyhisselâm)' ın lâkabı “İsrâîl”dir. Bu da, Allâh’ın kulu mânâsına gelmektedir.

Yakup (aleyhisselam)’ ın neslinden birçok peygamber gelmiştir. 

Bunlar: Musa (aleyhisselâm), Harun (aleyhisselâm), Davud (aleyhisselâm), Süleyman (aleyhisselâm), Zekeriya (aleyhisselâm), Yahya (aleyhisselâm) ve İsa (aleyhisselâm) neseben Yakub (aleyhisselâm)' a bağlıdırlar.

Yakub (aleyhisselam) evlat acısı ile evlat ihaneti ile imtihan edilmiştir. Oğlu Yusuf (aleyhisselam)’ ın acısı dolayısıyla gözleri kapanmış, 40  sene sonra ona kavuşmasıyla yeniden açılmıştır.

Yusuf (aleyhisselâm)' ı kuyudan çıkaran kişiler onu köle olarak satmış ve ardından da zindana düşmek gibi musîbetlere uğramıştır. Fakat sonunda babası Yakub (aleyhisselâm) ile birleşmişlerdir.

Yakub (aleyhisselam) oğlu Yusuf (aleyhisselam) ile buluştuktan sonra ailesi ile Kenan diyarından Mısır’a hicret etmiştir.

Rivâyete göre, Yakub (aleyhisselâm)  Mısır’da oğlu Yusuf (aleyhisselam)' ın yanında 24 Yıl kaldıktan sonra vefat etmiş ve vasiyeti üzerine naaşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshak (aleyhisselam)' ın yanına gömülmüştür. Başka bir rivâyete göre 147 yaşında vefat  eden Yakub (aleyhisselâm) vasiyeti gereği Filistin el-Halil’de Makpela, İbrahim (aleyhisselam) ve karısı Sâre, İshak (aleyhisselam) ve karısı Rebeka ile kendi karısı Lea’nın bulunduğu yere defnedilmiştir.

Rivayete göre, Yakub (aleyhisselâm) Yûsuf (aleyhisselâm)' ın doğduğu sene peygamberlikle vazîfelendirildi. İnsanları tevhîd akîdesine dâvet etmeye başladı. Kendisine Kenan diyârı ahâlisinden çok kimse îmân etmiştir.

(Meryem:  19/49 - 50)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۙ وَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ وَكُلًّا جَعَلْنَا نَبِيًّا

"‎(İbrâhîm) onları ve onların Allah’ı bırakıp da ibadet ettiklerini terk edip ayrılınca ona, İshâk’ı ve Ya’kûb’u verdik. Hepsini nebi kıldık.‎"

(Meryem:  19/49) 

‎ وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا۟

"‎Onlara rahmetimizden (lütuflar) verdik. Ve onlara yüce bir doğruluk dili ihsan ettik. (Doğru sözlüdürler ve insanlar tarafından doğrulukla/ övgüyle anılırlar.)‎"

‎(Meryem:  19/50) 

Tevhid'i ilan etmek ve onu kabul etmeyen müşriklerden beraat, Allah (Azze ve Celle)' nin en fazla razı olduğu amellerdendir. Böylesi büyük amellerin mükâfatı da büyük olmaktadır. İbrahim (aleyhisselâm)' ın çocuk özlemi, şirkten ve müşriklerden beraatini ilan edip, bedenî olarak onlardan ayrılınca son bulmuştu.

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN EŞLERİ:

Rivayete göre,  Yakub (aleyhisselâm)' ın  4  hanımı vardı. Bunlardan ilk ikisi kuzenleri (dayısının kızları) olan hür eşleri, diğer ikisi ise bu hanımların kendisine hediye ettiği cariyelerdir. Bu evliliklerden, ileride İsrailoğulları'nı oluşturacak olan 12 oğlu dünyaya gelmiştir. 

Rivayete göre,  Annesi, oğlu Yakub (aleyhisselam)' ı dayısının yanına gönderdi. Dayısının 2 kızı vardı. Büyüğünün ismi Lâyâ, veya (Lea) veya (Leyya) küçüğünün ismi Rahîl veya (Rahel) idi. Ya’kûb (aleyhisselâm) dayısına 7 sene hizmet etti ve onun büyük kızı Lâyâ ile evlendi. Ardından 7 sene daha dayısının hizmetinde bulunarak küçük kızı Rahîl’i de nikâhladı. Yakub (aleyhisselâm)' ın tâbî bulunduğu şerîatte iki kız kardeşi bir nikâh altında bulundurmak câizdi.

Peygamber Efendimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) zamanında iki kız kardeşi ikiside hayatta iken nikâhlamak, Rabbımızın indirdiği şu ayetten sonra  haram kılınmıştır.

‎(Nisâ:  4/23)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ اُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْاَخِ وَبَنَاتُ الْاُخْتِ وَاُمَّهَاتُكُمُ الّٰت۪ٓي اَرْضَعْنَكُمْ وَاَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ وَاُمَّهَاتُ نِسَٓائِكُمْ وَرَبَٓائِبُكُمُ الّٰت۪ي ف۪ي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَٓائِكُمُ الّٰت۪ي دَخَلْتُمْ بِهِنَّۘ فَاِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاحَ عَلَيْكُمْۘ وَحَلَٓائِلُ اَبْنَٓائِكُمُ الَّذ۪ينَ مِنْ اَصْلَابِكُمْۙ وَاَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الْاُخْتَيْنِ اِلَّا مَا قَدْ سَلَفَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَح۪يمًاۙ

"‎(Şu insanlarla evlenmeniz) size haram kılındı: Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, eşlerinizin anneleri, kendileriyle zifafa girdiğiniz kadınlarınızın sizin yanınızda büyüyen çocukları -şayet anneleriyle zifafa girmediyseniz (onların sizden olmayan çocuklarıyla evlenmenizde) sizin için bir günah yoktur-, sizin soyunuzdan olan çocuklarınızın eşleri, geçmişte kalanlar hariç iki kız kardeşi (aynı nikâh altında) bir araya getirmeniz. Şüphesiz ki Allah, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli olan) Rahîm’dir.‎"

‎(Nisâ:  4/23) 

Dayısı, kızlarını Yakub (aleyhisselâm)' a verirken, onlara hizmetçi olmak üzere her birine birer câriye verdi. Birinin adı Zülfe, veya (Zilpa)  diğerinin adı ise, Belhe veya (Bilha) idi. Ayrıca iki câriyeyi de Yakub (aleyhisselâm)' a hibe etti.

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN ÇOCUKLARI:

Yakub (aleyhisselam)' ın toplam 12 erkek çocuğu ve 1 kızı olmuştur. Bu 12 erkek çocuk İsrailoğulları'nın (12 kabile) soyunu başlatmıştır. Çocuklarından en bilinenleri Yusuf (aleyhisselâm)' ve ana bir baba bir tek öz kardeşi Hazret-i Bünyamin'dir. Diğer kardeşlerinin hepsi de baba bir ana ayrı kardeşleridir.  

Rivayete göre,  Yakub (aleyhisselâm)' ın  Lâyâ’ dan  6 Erkek,  1 Kız Çocuğu olmuştur.

Câriyelerden Doğanlar Toplam 4 Erkek Çocuk:  

Çocukları annelerine göre şu şekilde sıralanmaktadır:


Lâyâ' dan (Lea) Doğanlar:


1) Rabil (Ruben)

2) Şemun (Simeon)

3) Lavi (Levi)

4) Yehuda (Yahuda)

5) İsâhar

6) Zablûn (Zebulun)

7) Dina (Dînar)

(Yakub (aleyhisselam)' ın tek kızı)' dır.

Rahîl’ den de  2  oğlu oldu. 


Râhil' den (Rahel) Doğanlar:


1) Yusuf (aleyhisselâm)

2) Hazret-i Bünyamin (Hz. Yusuf (aleyhisselâm)' ın öz kardeşi)


Râhil'in Câriyesi Belhe (Bilha)'dan Doğanlar:


1) Dan

2) Naftali


Leyya'nın Câriyesi Zülfe (Zilpa)'dan Doğanlar:


1) Gad

2) Aşer

Tarihsel anlatımlara göre, Yakub (aleyhisselam)' ın soyu bu 12 evlat (oğulları) üzerinden devam etmiştir.

Rahîl’ den uzun bir müddet çocuğu olmamıştı. Rahîl, Allâh Teâlâ’ya ilticâ etti yalvardı dua etti ve ona Yûsuf (aleyhisselâm) bahşedildi. Ardından Bünyâmîn doğdu. Rivayete göre,  Bu doğumun kırkında Rahîl vefât etti.

YUSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KARDEŞLERİNİN HASEDİ:

Rivayete göre, Yakub (aleyhisselâm), oğlu Yûsuf (aleyhisselâm)' ın alnındaki nübüvvet nûrunu görmüş, bunun için O’na daha fazla ihtimam göstermişti. İşte babalarının bu meyil ve muhabbeti, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın diğer kardeşlerinin hasedlerine sebep oldu. Gün geldi bu hased bardağı iyice taşırdı ve kardeşleri Yûsuf (aleyhisselâm) için kötü plânlar yaptılar.

Yakub (aleyhisselâm)' ın Yûsuf (aleyhisselâm)' a olan aşırı muhabbeti gayretullâha dokundu. Bu sebeple Allâh Teâlâ, ona bir iptilâ vermeyi murâd etti ve Yûsuf (aleyhisselâm)' ı babasından ayırdı. Zîrâ evlâd, bazı hâllerde baba için büyük bir imtihandır. Meselâ Nûh (aleyhisselâm), kâfirlerin helâki için bedduâ ettiği hâlde, müşrik olan oğlunun da suya gark olduğunu görünce sabredemeyip:

(Hûd:  11/45)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْن۪ي مِنْ اَهْل۪ي وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِم۪ينَ

Nûh, Rabbine seslendi: “Rabbim! Muhakkak ki oğlum da benim ailemdendir. Ve hiç şüphesiz senin vaadin haktır. Ve sen (en doğru ve en sağlam hüküm veren) Ahkemu’l Hâkimîn’sin.”‎

‎(Hûd:  11/45) 

 Nûh (aleyhisselâm)' ın bu niyâzına Cenâb-ı Hak şu şekilde karşılık verdi:

(Hûd:  11/46)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎قَالَ يَا نُوحُ اِنَّهُ لَيْسَ مِنْ اَهْلِكَۚ اِنَّهُ عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍۗ فَلَا تَسْـَٔلْنِ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنّ۪ٓي اَعِظُكَ اَنْ تَكُونَ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ

Dedi ki: “Ey Nûh! Şüphesiz ki o, senin ehlinden değildir. O, salih olmayan bir ameldir. Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme! Cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”‎

‎(Hûd:  11/46) 

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' A YAPILAN SİNSİ PLAN:

Kardeşleri, Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:

(Yûsuf:  12/10)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ

İçlerinden bir konuşmacı demişti ki: “Yûsuf’u öldürmeyin. İllaki bir şey yapacaksanız onu bir kuyunun dibine bırakın. (Oradan geçen) bir yolcu kafilesi onu alır.”‎

‎(Yûsuf:  12/10) 

Rivayete göre, Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kuyuya atılmasını tavsiye etti.

Nihâyet Yûsuf (aleyhisselâm)' a  kardeşleri, yapmış oldukları sinsi plânla babaları Yakub (aleyhisselâm)' a geldiler.

(Yûsuf:  12/11 - 12)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ

‎(Plan yaptıktan sonra babalarına varıp) “Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf konusunda bize güvenmiyorsun? Gerçekten biz onun iyiliğini isteyen (ona karşı samimi duygular besleyen) kimseleriz.” demişlerdi.‎

‎(Yûsuf:  12/11) 

 ‎ اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

‎“Onu yarın bizimle beraber gönder, eğlensin, oynasın. Hiç şüphesiz onu koruyup kollarız.”‎

‎(Yûsuf:  12/12) 

(Yûsuf:  12/13)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ

Demişti ki: “(Gönderirim göndermesine de) onu götürmeniz beni üzer ve siz ondan habersizken bir kurdun onu yemesinden korkarım.”‎

‎(Yûsuf:  12/13) 

Yûsuf (aleyhisselâm)' ın birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:

(Yûsuf:  12/14)' de 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذًا لَخَاسِرُونَ

‎“Andolsun ki biz böyle güçlü/ kalabalık bir topluluk olmamıza rağmen, kurt onu yerse hiç şüphesiz, hüsrana uğrayanlardan oluruz.” demişlerdi.‎

‎(Yûsuf:  12/14)

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KARDEŞLERİNİN İHANETİ:

‎(Yûsuf:  12/15)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

"‎Onu alıp götürdükleri ve kuyunun dibine atmaya beraberce karar verdikleri zaman (Yûsuf’a): “Andolsun ki sen, (bir gün) kendileri farkında değilken onlara bu yaptıklarını haber vereceksin.” diye vahyetmiştik.‎

‎(Yûsuf:  12/15) 

Âyette geçen (Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik) ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Yûsuf (aleyhisselâm)' a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.

Yakûb (aleyhisselâm), oğullarının kardeşleri Yûsuf (aleyhisselâm)' ı sahrâya (Çöle) götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf (aleyhisselâm)' ın da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf (aleyhisselâm)' ı omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf (aleyhisselâm)' ı yere attılar ve dediler ki:

“Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!” demişlerdi.

Ardından da Yûsuf (aleyhisselâm)' ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf (aleyhisselâm) hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:

“Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.

Rivâyete göre, Robil (Ruben), Yûsuf (aleyhisselâm)' ı kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf (aleyhisselâm), kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:

“Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:

“O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.

Onlar da:

“Evet!” dediler.

Bunun üzerine Yehûda:

“Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KUYUYA ATILMASI:

Diğerleri de Yehûda’nın teklifine (Pek iyi!) deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.

Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.

Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf (aleyhisselâm), kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf (aleyhisselâm)' ı  kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.

Nitekim Yûsuf (aleyhisselâm)' ın  kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:

(Yûsuf:  12/18)' de 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

Ve üzerine yalancıktan kan (sürülmüş) gömleğini getirmişlerdi. “(Hayır, öyle değil!) Bilakis, nefsiniz bu işi size süslü göstermiş! (Artık bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin söylediklerinize karşı (yardımına sığınılacak) El-Musteân olan Allah’tır.” demişti.‎

‎(Yûsuf:  12/18) 

Rivâyete göre, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın  kana bulanmış olan gömleği Yakup (aleyhisselâm)' a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:

“Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.

Böylece gözyaşı döken Yakup (aleyhisselâm)' a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:

‎(Yûsuf:  12/86)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Demişti ki: “Ben derdimi ve hüznümü/tasamı yalnızca Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah’tan (gelen vahiy sayesinde) sizin bilmediklerinizi biliyorum.”‎ dedi.

‎(Yûsuf:  12/86) 

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN OĞULLARINI MISIR'A GÖNDERMESİ:

Kıtlık sebebiyle Yakub (aleyhisselâm)' da Yûsuf (aleyhisselâm)' ın öz kardeşi olan Bünyamin’i yanında alıkoyarak, diğer oğullarını erzak almak için Mısır’a gönderdi.

Âyet-i kerîmelerde bu hâdise de şöyle anlatılır:

(Yûsuf:  12/58 - 60)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَجَٓاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ

"‎(Yûsuf iktidara geldikten sonra kuraklık başladı.) Yûsuf’un kardeşleri (yiyecek almak için) gelmiş ve onun yanına girmişlerdi. Onu tanımadıkları hâlde o, onları tanımıştı.‎"

‎(Yûsuf:  12/58) 

 ‎وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ٓي اُو۫فِي الْكَيْلَ وَاَنَا۬ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ

Yüklerini hazırladığı zaman, “Bana babanızdan olan bir kardeşinizi (rehin olarak) getirin. Benim tam ölçekle verdiğimi ve misafirperverlerin en hayırlılarından olduğumu görmediniz mi?”‎

‎(Yûsuf:  12/59) 

 ‎ فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ

‎“Onu getirmezseniz benden alacağınız bir erzak olmayacak, bana da yaklaşmayın!”‎

‎(Yûsuf:  12/60) 

Yûsuf (aleyhisselâm)' ın gelmeyen kardeşini de istemesi şu sebepledir: 

Rivayete göre,  Kıtlık sebebiyle erzak, ihtiyaç kadar veriliyordu. Yardım alacak şahsın bizzat bulunması gerekiyordu. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri, gelemeyen baba ve kardeşleri için de birer hisse isteyince, Yûsuf (aleyhisselâm), ihtiyar babayı mâzur sayarak, bir defaya mahsus erzak verdi. Fakat bir dahaki sefere öbür kardeşin de gelmesini şart koştu. Bu vesîleyle kardeşini görmeyi ve ondan haber almayı da istiyordu. 

Kardeşleri:

"Onu babasından istemeye çalışacağız, herhâlde (bunu) yaparız." dediler.

Yûsuf (aleyhisselâm) emrindeki gençlere:

"Sermâyelerini yüklerinin içine koyun! Olur ki âilelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine (buraya) dönerler." dedi.

Bu şekilde babalarına döndükleri zaman dediler ki:

"Ey babamız! Erzak bize yasaklandı.

"Kardeşimiz (Bünyamin)’i bizimle berâber gönder de (onun sâyesinde) zahîre alalım. Biz O’nu mutlakâ koruyacağız!"

Yakûb (aleyhisselâm) dedi ki:

(Yûsuf:  12/61 - 64)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ

“Onu babasından alabilmek için çabalarız. (Evet,) kesinlikle bunu yapacağız.” demişlerdi.‎

‎(Yûsuf:  12/61) 

 ‎وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ ف۪ي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَٓا اِذَا انْقَلَبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

‎(Yûsuf) hizmetlilere demişti ki: “(Erzak almak için verdikleri) eşyalarını, yüklerin arasına (geri) koyun. Belki ailelerine döndüklerinde bunu anlar ve tekrar geri dönerler.”‎

‎(Yûsuf:  12/62) 

 ‎ فَلَمَّا رَجَعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يهِمْ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَٓا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

‎Babalarına döndükleri zaman, “Babamız! Yiyecek bize yasaklandı. Kardeşimizi bizimle gönder ki yiyecek alalım. Şüphesiz ki onu koruyacağız.” demişlerdi.‎

‎(Yûsuf:  12/63) 

 ‎قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَٓا اَمِنْتُكُمْ عَلٰٓى اَخ۪يهِ مِنْ قَبْلُۜ فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًاۖ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

‎“Daha önce kardeşi konusunda size güvendiğim gibi, bunda da güveneyim öyle mi? Allah en hayırlı koruyucu ve O merhametlilerin en merhametlisidir.” demişti.‎

‎(Yûsuf:  12/64) 

Yakûb (aleyhisselâm):

“Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.”  deyince, 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

“İzzet ve celâlim hakkı için, mâdem ki Sen, Bana bu şekilde tevekkül ediyorsun, Ben de Sen’i iki evlâdına birden kavuşturacağım!”

Yakup (aleyhisselâm)' ın oğulları, Bünyamin’i de yanlarına alıp Mısır’a giderek erzak alabilmek için babalarına türlü diller döküyor ve O’nu râzı etmeye çalışıyorlardı:

Eşyâlarını açtıklarında ödemiş oldukları bedelin kendilerine iâde edildiğini gördüler. 

Dediler ki:

(Yûsuf:  12/65)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۜ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا نَبْغ۪يۜ هٰذِه۪ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَع۪يرٍۜ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَس۪يرٌ

"‎Eşyalarını açınca ödedikleri bedelin kendilerine geri verildiğini gördüler. “Babamız! Daha ne isteyebiliriz ki? İşte (yiyecek karşılığında) ödediklerimiz bize geri dönmüş. (Gönder onu bizimle) ailemiz için erzak almış oluruz, hem kardeşimizi de koruruz, bir deve yükü fazladan yiyecek alırız. Bu (yanımızda getirdiğimiz) az bir yiyecektir.”‎

‎(Yûsuf:  12/65) 

Nihâyet Yakub (aleyhisselâm)  Bünyamin’i göndermeye râzı oldu.

“Dedi ki:

"Etrafınız kuşatılıp çâresiz kalmadıkça onu bana mutlakâ getireceğinize dâir Allâh adına sağlam bir söz vermediğiniz sürece onu sizinle göndermem!"

Yakub (aleyhisselâm)' a (istediği şekilde) teminat verdiklerinde;

Yakub (aleyhisselâm) Dedi ki:

"Söylediklerimize Allâh şâhittir."

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' A YAPILAN SİNSİ PLAN:

Kardeşleri, Yûsuf (aleyhisselâm) hakkında belli bir kanaat birliğine varınca:

(Yûsuf:  12/10)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ لَا تَقْتُلُوا يُوسُفَ وَاَلْقُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّ يَلْتَقِطْهُ بَعْضُ السَّيَّارَةِ اِنْ كُنْتُمْ فَاعِل۪ينَ

‎İçlerinden bir konuşmacı demişti ki: “Yûsuf’u öldürmeyin. İllaki bir şey yapacaksanız onu bir kuyunun dibine bırakın. (Oradan geçen) bir yolcu kafilesi onu alır.”‎

‎(Yûsuf:  12/10) 

Rivayete göre, Bu teklifi yapan Yehûda idi ve bunu kardeşlerine kabûl ettirmişti. Şu kardeşlerin hâli ne kadar ibretlidir ki; en merhametli olanı dahî hasedi sebebiyle Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kuyuya atılmasını tavsiye etti.

Nihâyet Yûsuf (aleyhisselâm)' a  birâderleri, yapmış oldukları sinsi plânla babalarına geldiler.

(Yûsuf:  12/11 - 12)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا لَكَ لَا تَأْمَنَّۭۖا عَلٰى يُوسُفَ وَاِنَّا لَهُ لَنَاصِحُونَ

‎(Plan yaptıktan sonra babalarına varıp) “Ey babamız! Sana ne oluyor da Yûsuf konusunda bize güvenmiyorsun? Gerçekten biz onun iyiliğini isteyen (ona karşı samimi duygular besleyen) kimseleriz.” demişlerdi.‎

‎(Yûsuf:  12/11) 

 ‎ اَرْسِلْهُ مَعَنَا غَدًا يَرْتَعْ وَيَلْعَبْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

‎“Onu yarın bizimle beraber gönder, eğlensin, oynasın. Hiç şüphesiz onu koruyup kollarız.”‎

‎(Yûsuf:  12/12) 

(Yûsuf:  12/13)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالَ اِنّ۪ي لَيَحْزُنُن۪ٓي اَنْ تَذْهَبُوا بِه۪ وَاَخَافُ اَنْ يَأْكُلَهُ الذِّئْبُ وَاَنْتُمْ عَنْهُ غَافِلُونَ

Demişti ki: “(Gönderirim göndermesine de) onu götürmeniz beni üzer ve siz ondan habersizken bir kurdun onu yemesinden korkarım.”‎

‎(Yûsuf:  12/13) 

Yûsuf (aleyhisselâm)' ın birâderleri, babalarına ve kardeşlerine hürmette kusûr eden kimselerdi. Dolayısıyla, kurdukları hîleyi gerçekleştirebilmek için babalarının îkaz ve ihtârını geçiştiriverdiler:

(Yûsuf:  12/14)' de 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا لَئِنْ اَكَلَهُ الذِّئْبُ وَنَحْنُ عُصْبَةٌ اِنَّٓا اِذًا لَخَاسِرُونَ

‎“Andolsun ki biz böyle güçlü/ kalabalık bir topluluk olmamıza rağmen, kurt onu yerse hiç şüphesiz, hüsrana uğrayanlardan oluruz.” demişlerdi.‎

‎(Yûsuf:  12/14)

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KARDEŞLERİNİN İHANETİ:

‎(Yûsuf:  12/15)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎فَلَمَّا ذَهَبُوا بِه۪ وَاَجْمَعُٓوا اَنْ يَجْعَلُوهُ ف۪ي غَيَابَتِ الْجُبِّۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلَيْهِ لَتُنَبِّئَنَّهُمْ بِاَمْرِهِمْ هٰذَا وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

"‎Onu alıp götürdükleri ve kuyunun dibine atmaya beraberce karar verdikleri zaman (Yûsuf’a): “Andolsun ki sen, (bir gün) kendileri farkında değilken onlara bu yaptıklarını haber vereceksin.” diye vahyetmiştik.‎

‎(Yûsuf:  12/15) 

Âyette geçen (Biz de Yûsuf’a şöyle vahyettik) ifâdesinden hareketle müfessirlerin bir çoğu, Yûsuf (aleyhisselâm)' a, daha o zaman peygamberlik verildiğini beyân ederler.

Yakûb (aleyhisselâm), oğullarının kardeşleri Yûsuf (aleyhisselâm)' ı sahrâya (Çöle) götürmek üzere ısrar etmeleri ve Yûsuf (aleyhisselâm)' ın da buna istekli olması üzerine kazâya rızâ göstererek izin verdi. Kardeşleri, babalarının müsterih olması için gözden kayboluncaya kadar Yûsuf (aleyhisselâm)' ı omuzlarında götürdüler. Babalarının gözünden kaybolduklarında ise, verdikleri sözü terk ettiler. Yûsuf (aleyhisselâm)' ı yere attılar ve dediler ki:

“Ey yalancı rüyâ sâhibi! Hani nerede sana secde ettiğini gördüğün yıldızlar? Haydi gelip de seni bizim elimizden kurtarsınlar!” demişlerdi.

Ardından da Yûsuf (aleyhisselâm)' ı dövmeye ve eziyet etmeye başladılar. Yûsuf (aleyhisselâm) hangi kardeşine ilticâ etse, daha fazla eziyet görüyor, azarlanıyor ve dövülüyordu. Bu durum karşısında çâresiz ağlamaya başladı ve:

“Ey babacığım! Sana verdikleri sözü ve senin onlara verdiğin nasihati ne çabuk unuttular! Yaptıklarını bir görsen; oğluna edilen eziyetler bir köle evlâdına dahî revâ görülmez!” dedi.

Rivâyete göre, Robil (Ruben), Yûsuf (aleyhisselâm)' ı kaldırıp yere çarptı. Sonra da göğsüne hızlıca oturarak O’nu öldürmeye teşebbüs etti. Kardeşi Levi de boynunu kırmak istedi. Yûsuf (aleyhisselâm), kardeşlerinin en merhametlisi olan Yehûda’ya yalvardı:

“Ey Yehûda! Allâh’tan kork da beni öldürmek isteyenlere mânî ol!” dedi. Yehûda merhamete gelip:

“O’nu öldürmeyiniz! Bu hususta bana söz vermemiş miydiniz?” dedi.

Onlar da:

“Evet!” dediler.

Bunun üzerine Yehûda:

“Öldürmekten daha hayırlısını size söyleyeyim mi? Onu kuyuya atın!” dedi.

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KUYUYA ATILMASI:

Diğerleri de Yehûda’nın teklifine (Pek iyi!) deyince, el birliği edip O’nu kuyuya atmak üzere sözleştiler.

Bu kuyu, Ürdün civârında olup, Âd kavminin zâlim hükümdarlarından Şeddâd, onu Ürdün’ün îmârı sırasında kazdırmıştı. Kuyunun ağzı dar, dibi genişti.

Nihâyet kuyunun başına geldiler. Yûsuf (aleyhisselâm), kardeşlerinin elbiselerine yapışıp ağlıyor, fakat itilip kakılıyordu. Yûsuf (aleyhisselâm)' ı  kuyunun yarısına kadar sarkıttılar. Bir de hiçbir yere tutunamasın diye ellerini bağladılar, gömleğini soydular. Babalarını iknâ etmek için de bir koyun kesip kanını gömleğe bulaştırmaya karar verdiler.

Nitekim Yûsuf (aleyhisselâm)' ın  kardeşleri yalandan döktükleri gözyaşlarına ilâveten:

(Yûsuf:  12/18)' de 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

Ve üzerine yalancıktan kan (sürülmüş) gömleğini getirmişlerdi. “(Hayır, öyle değil!) Bilakis, nefsiniz bu işi size süslü göstermiş! (Artık bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin söylediklerinize karşı (yardımına sığınılacak) El-Musteân olan Allah’tır.” demişti.‎

‎(Yûsuf:  12/18) 

Rivâyete göre, Yûsuf (aleyhisselâm)' ın  kana bulanmış olan gömleği Yakup (aleyhisselâm)' a getirilince, onu yüzüne sürüp ağlamaya başladı ve:

“Bugüne kadar böyle yumuşak huylu bir kurt görmedim! Oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği yırtmamış!” dedi.

Böylece gözyaşı döken Yakup (aleyhisselâm)' a artık sabretmekten başka birşey kalmamıştı. Nitekim hiç kimseye hâlinden şikâyet etmeden sabretti ve:

‎(Yûsuf:  12/86)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Demişti ki: “Ben derdimi ve hüznümü/tasamı yalnızca Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah’tan (gelen vahiy sayesinde) sizin bilmediklerinizi biliyorum.”‎ dedi.

‎(Yûsuf:  12/86) 

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN OĞULLARINI MISIR'A GÖNDERMESİ:

Kıtlık sebebiyle Yakub (aleyhisselâm)' da Yûsuf (aleyhisselâm)' ın öz kardeşi olan Bünyamin’i yanında alıkoyarak, diğer oğullarını erzak almak için Mısır’a gönderdi.

Âyet-i kerîmelerde bu hâdise de şöyle anlatılır:

(Yûsuf:  12/58 - 60)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَجَٓاءَ اِخْوَةُ يُوسُفَ فَدَخَلُوا عَلَيْهِ فَعَرَفَهُمْ وَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ

"‎(Yûsuf iktidara geldikten sonra kuraklık başladı.) Yûsuf’un kardeşleri (yiyecek almak için) gelmiş ve onun yanına girmişlerdi. Onu tanımadıkları hâlde o, onları tanımıştı.‎"

‎(Yûsuf:  12/58) 

 ‎وَلَمَّا جَهَّزَهُمْ بِجَهَازِهِمْ قَالَ ائْتُون۪ي بِاَخٍ لَكُمْ مِنْ اَب۪يكُمْۚ اَلَا تَرَوْنَ اَنّ۪ٓي اُو۫فِي الْكَيْلَ وَاَنَا۬ خَيْرُ الْمُنْزِل۪ينَ

Yüklerini hazırladığı zaman, “Bana babanızdan olan bir kardeşinizi (rehin olarak) getirin. Benim tam ölçekle verdiğimi ve misafirperverlerin en hayırlılarından olduğumu görmediniz mi?”‎

‎(Yûsuf:  12/59) 

 ‎ فَاِنْ لَمْ تَأْتُون۪ي بِه۪ فَلَا كَيْلَ لَكُمْ عِنْد۪ي وَلَا تَقْرَبُونِ

‎“Onu getirmezseniz benden alacağınız bir erzak olmayacak, bana da yaklaşmayın!”‎

‎(Yûsuf:  12/60) 

Yûsuf (aleyhisselâm)' ın gelmeyen kardeşini de istemesi şu sebepledir: 

Rivayete göre, Kıtlık sebebiyle erzak, ihtiyaç kadar veriliyordu. Yardım alacak şahsın bizzat bulunması gerekiyordu. Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri, gelemeyen baba ve kardeşleri için de birer hisse isteyince, Yûsuf (aleyhisselâm), ihtiyar babayı mâzur sayarak, bir defaya mahsus erzak verdi. Fakat bir dahaki sefere öbür kardeşin de gelmesini şart koştu. Bu vesîleyle kardeşini görmeyi ve ondan haber almayı da istiyordu. 

Kardeşleri:

"Onu babasından istemeye çalışacağız, herhâlde (bunu) yaparız." dediler.

Yûsuf (aleyhisselâm) emrindeki gençlere:


"Sermâyelerini yüklerinin içine koyun! Olur ki âilelerine döndüklerinde bunun farkına varırlar da belki yine (buraya) dönerler." dedi.

Bu şekilde babalarına döndükleri zaman dediler ki:

"Ey babamız! Erzak bize yasaklandı.

"Kardeşimiz (Bünyamin)’i bizimle berâber gönder de (onun sâyesinde) zahîre alalım. Biz O’nu mutlakâ koruyacağız!"

Yakûb (aleyhisselâm) dedi ki:

(Yûsuf:  12/61 - 64)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا سَنُرَاوِدُ عَنْهُ اَبَاهُ وَاِنَّا لَفَاعِلُونَ

‎“Onu babasından alabilmek için çabalarız. (Evet,) kesinlikle bunu yapacağız.” demişlerdi.‎

‎(Yûsuf:  12/61) 

 ‎وَقَالَ لِفِتْيَانِهِ اجْعَلُوا بِضَاعَتَهُمْ ف۪ي رِحَالِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَعْرِفُونَهَٓا اِذَا انْقَلَبُٓوا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

‎(Yûsuf) hizmetlilere demişti ki: “(Erzak almak için verdikleri) eşyalarını, yüklerin arasına (geri) koyun. Belki ailelerine döndüklerinde bunu anlar ve tekrar geri dönerler.”‎

‎(Yûsuf:  12/62) 

 ‎ فَلَمَّا رَجَعُٓوا اِلٰٓى اَب۪يهِمْ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مُنِعَ مِنَّا الْكَيْلُ فَاَرْسِلْ مَعَنَٓا اَخَانَا نَكْتَلْ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ

Babalarına döndükleri zaman, “Babamız! Yiyecek bize yasaklandı. Kardeşimizi bizimle gönder ki yiyecek alalım. Şüphesiz ki onu koruyacağız.” demişlerdi.‎

‎(Yûsuf:  12/63) 

 ‎قَالَ هَلْ اٰمَنُكُمْ عَلَيْهِ اِلَّا كَمَٓا اَمِنْتُكُمْ عَلٰٓى اَخ۪يهِ مِنْ قَبْلُۜ فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًاۖ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

‎“Daha önce kardeşi konusunda size güvendiğim gibi, bunda da güveneyim öyle mi? Allah en hayırlı koruyucu ve O merhametlilerin en merhametlisidir.” demişti.‎

‎(Yûsuf:  12/64) 

Yakûb (aleyhisselâm):

“Allâh en hayırlı koruyucudur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.” deyince, 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

“İzzet ve celâlim hakkı için, mâdem ki Sen, Bana bu şekilde tevekkül ediyorsun, Ben de Sen’i iki evlâdına birden kavuşturacağım!”

Yakup (aleyhisselâm)' ın oğulları, Bünyamin’i de yanlarına alıp Mısır’a giderek erzak alabilmek için babalarına türlü diller döküyor ve O’nu râzı etmeye çalışıyorlardı:

Eşyâlarını açtıklarında ödemiş oldukları bedelin kendilerine iâde edildiğini gördüler. 

Dediler ki:

(Yûsuf:  12/65)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَلَمَّا فَتَحُوا مَتَاعَهُمْ وَجَدُوا بِضَاعَتَهُمْ رُدَّتْ اِلَيْهِمْۜ قَالُوا يَٓا اَبَانَا مَا نَبْغ۪يۜ هٰذِه۪ بِضَاعَتُنَا رُدَّتْ اِلَيْنَاۚ وَنَم۪يرُ اَهْلَنَا وَنَحْفَظُ اَخَانَا وَنَزْدَادُ كَيْلَ بَع۪يرٍۜ ذٰلِكَ كَيْلٌ يَس۪يرٌ

"‎Eşyalarını açınca ödedikleri bedelin kendilerine geri verildiğini gördüler. “Babamız! Daha ne isteyebiliriz ki? İşte (yiyecek karşılığında) ödediklerimiz bize geri dönmüş. (Gönder onu bizimle) ailemiz için erzak almış oluruz, hem kardeşimizi de koruruz, bir deve yükü fazladan yiyecek alırız. Bu (yanımızda getirdiğimiz) az bir yiyecektir.”‎

‎(Yûsuf:  12/65) 

Nihâyet Yakub (aleyhisselâm)  Bünyamin’i göndermeye râzı oldu.

“Dedi ki:

"Etrafınız kuşatılıp çâresiz kalmadıkça onu bana mutlakâ getireceğinize dâir Allâh adına sağlam bir söz vermediğiniz sürece onu sizinle göndermem!"

Ona (istediği şekilde) teminat verdiklerinde; 

Dedi ki:

"Söylediklerimize Allâh şâhittir."

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN OĞULLARINA NASİHATI:

Yakub (aleyhisselâm) Sonra da şöyle dedi:

(Yûsuf:  12/66 - 67)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالَ لَنْ اُرْسِلَهُ مَعَكُمْ حَتّٰى تُؤْتُونِ مَوْثِقًا مِنَ اللّٰهِ لَتَأْتُنَّن۪ي بِه۪ٓ اِلَّٓا اَنْ يُحَاطَ بِكُمْۚ فَلَمَّٓا اٰتَوْهُ مَوْثِقَهُمْ قَالَ اللّٰهُ عَلٰى مَا نَقُولُ وَك۪يلٌ

‎(Ya’kûb,) “Topluca (helak olup) kuşatılmanız dışında, onu bana geri getireceğinize dair Allah adına kesin bir söz verinceye kadar onu sizinle göndermem.” demişti. Ona (Allah adına) kesin sözlerini verdiklerinde, “(O hâlde) Allah söylediklerimize vekildir.” dedi.‎

‎(Yûsuf:  12/66) 

 ‎وَقَالَ يَا بَنِيَّ لَا تَدْخُلُوا مِنْ بَابٍ وَاحِدٍ وَادْخُلُوا مِنْ اَبْوَابٍ مُتَفَرِّقَةٍۜ وَمَٓا اُغْن۪ي عَنْكُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُۚ وَعَلَيْهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ

‎(Ya’kûb,) “Ey oğullarım! Tek bir kapıdan (şehre) girmeyin. Farklı kapılardan girin. (Bu, sadece bir tedbirdir. Yoksa Allah sizin için bir musibet dilemişse) ben sizi Allah’a karşı koruyamam. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O’na tevekkül ettim. Tevekkül edecek olanlar da yalnızca O’na tevekkül etsinler.” dedi.‎

‎(Yûsuf:  12/67) 

Yakub (aleyhisselâm)' ın, oğullarına Mısır’a değişik kapılardan girmelerini emretmesi, onların gösterişli ve güzel giyimli olmaları, ayrıca daha önceki gelişlerinde Melik’ten kimsenin görmediği izzet ve ikrâmı görmeleri sebebiyle idi. Bu sebeple evlâdlarının kötü niyetli kimselerin kuracakları bir tuzaktan zarar görmelerini istemiyordu. Ayrıca herkesin hayret dolu nazarları onların üzerine dikilmişti. Beraber şehre girmeleri hâlinde başlarına bir kötülük gelebilirdi.

Yakub (aleyhisselâm)' ın bu nasîhatlerini dinleyen oğulları erzak almak üzere tekrar yola çıktılar.

(Yûsuf:  12/68)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَلَمَّا دَخَلُوا مِنْ حَيْثُ اَمَرَهُمْ اَبُوهُمْۜ مَا كَانَ يُغْن۪ي عَنْهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا حَاجَةً ف۪ي نَفْسِ يَعْقُوبَ قَضٰيهَاۜ وَاِنَّهُ لَذُو عِلْمٍ لِمَا عَلَّمْنَاهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟

"‎Babalarının emrettiği şekilde şehre girdiler. Bu şekil girmeleri onlara Allah’a karşı bir fayda sağlamayacaktı. Ama (böyle girmeleri) Ya’kûb’un içinde var olan bir istekti ve onu dillendirerek açığa çıkarmış oldu. Şüphesiz ki o, ona öğrettiklerimiz sayesinde ilim sahibi biridir. Fakat insanların çoğu bilmezler.‎"

‎(Yûsuf:  12/68) 

YUSUF (ALEYHİSSELÂM) KARDEŞİNE BEN SENİN KARDEŞİN YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IM DEDİ:

(Yûsuf:  12/69)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَخَاهُ قَالَ اِنّ۪ٓي اَنَا۬ اَخُوكَ فَلَا تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Yûsuf’un yanına girdiklerinde, kardeşini bağrına basmış ve demişti ki: “Şüphesiz ki ben, senin kardeşinim. Artık onların yaptıklarına üzülme.”‎

‎(Yûsuf:  12/69) 

Rivâyet edildiğine göre, Yûsuf (aleyhisselâm), kardeşlerine yemek verdi. Onları sofraya ikişer ikişer oturttu. Bünyamin yalnız kalınca ağladı ve dedi ki:

“Kardeşim Yûsuf sağ olsaydı, o da benimle beraber otururdu.”

Yûsuf (aleyhisselâm)' da onu kendi sofrasına aldı. Yemekten sonra kardeşlerini yine ikişer ikişer evlere misâfir olarak dağıttı. Bünyamin yine yalnız kalmıştı. Bunun üzerine,

Yûsuf (aleyhisselâm) dedi ki:

“Bunun ikincisi yok! Öyleyse bu da benimle kalsın!”

Böylece Bünyamin onun yanında geceledi.

Yûsuf (aleyhisselâm) ona dedi ki:

“Ölen kardeşin yerine beni kardeş olarak kabûl eder misin?”

Bünyamin cevâben:

“Senin gibi bir kardeşi kim bulabilir? Fakat Sen, babam Yakûb ile annem Rahîl’in evlâdından değilsin.” deyince, 

Yûsuf (aleyhisselâm) ağladı ve kalkıp Bünyamin’in boynuna sarıldı. Sonra gerçeği söyledi:

"Ben senin kardeşin Yûsuf’um! Onların bize yapmış oldukları şeylere aldırma!”

Yûsuf (aleyhisselâm)' ın Bünyamin’e: 

“Onların geçmişte bize yapmış oldukları şeylere aldırma!” demesinde, 

Allâh’ın, hased edenlerin hîlelerini muvaffâkıyete eriştirmeyeceğine işâret vardır. Nitekim kardeşleri, Yûsuf (aleyhisselâm)' a neler yaptılar, ne hasedler ettiler ve nice ezâlar çektirdiler, fakat emellerine nâil olamadılar. Allâh Teâlâ önce iki kardeşi, sonra da babasıyla evlâdını birbirine kavuşturdu.

Yûsuf (aleyhisselâm) kardeşi Bünyamin’i yanında alıkoyabilmek için Allâh’ın emriyle firâset nümûnesi olan güzel bir plân hazırladı. Nakledildiğine göre plânını kardeşine de anlatıp onun da tasdiğini aldı.

MÜKÂFAT KAPISINI AÇAN ÇİLE:

Babaları Yakûb (aleyhisselâm):

(Yûsuf:  12/83)' de 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ عَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَن۪ي بِهِمْ جَم۪يعًاۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Demişti ki: “(Hayır, öyle değil!) Bilakis nefsiniz (bu) işi size süslü gösterdi. (Bana düşen) güzel bir sabırdır. Umulur ki Rabbim, hepsini birden bana getirir. Şüphesiz ki O, (her şeyi bilen) El-Alîm ve (hüküm ve hikmet sahibi olan) El-Hakîm’dir.”‎

‎(Yûsuf:  12/83) 

Yûsuf (aleyhisselâm)' ın kardeşleri daha önce babalarına yalan söyledikleri için, bu sefer de söyledikleri doğru söze babaları inanmak istemedi. 

Onlara:

“Hayır, sizi nefisleriniz aldatıp böyle büyük bir işe sürüklemiş, yoksa bizim şerîatimizde hırsızın esîr olarak yakalanacağını azîz ne bilirdi?” dedi.

(Yûsuf:  12/84)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَتَوَلّٰى عَنْهُمْ وَقَالَ يَٓا اَسَفٰى عَلٰى يُوسُفَ وَابْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ الْحُزْنِ فَهُوَ كَظ۪يمٌ

"‎Onlara sırtını döndü ve “Ah! Şu Yûsuf’a karşı bitmeyen çilem!” dedi. Gözlerine üzüntüden dolayı ak düştü. (Neredeyse görmeyecek hâle geldi) ve o (üzüntüsünü) içine atar bir hâldeydi.‎"

‎(Yûsuf:  12/84) 

YAKUB (ALEYHİSSELÂM) NASIL ÂMÂ (KÖR) OLDU?  ALLAH (AZZE VE CELLE)' NİN RAHMETİNDEN ÜMİT KESİLMEZ:

Rivayete göre, Yakub (aleyhisselâm) 40  Yıl ağlamıştır.

Oğulları, Yakûb (aleyhisselâm)' a şöyle dediler:

"Ömrün geçti gitti, hâlâ Yûsuf’u dilinden düşürmüyorsun. Vallâhi “Yûsuf!” diye diye kederden eriyeceksin veya büsbütün ölüp gideceksin."

(Yûsuf:  12/85 - 86)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا تَاللّٰهِ تَفْتَؤُ۬ا تَذْكُرُ يُوسُفَ حَتّٰى تَكُونَ حَرَضًا اَوْ تَكُونَ مِنَ الْهَالِك۪ينَ

Demişlerdi ki: “Allah’a yemin olsun ki (sana hayret ediyoruz). Hâlâ Yûsuf’u anıyorsun. Sonunda ya derdinden yatağa düşecek ya da helak olacaksın.”‎

‎(Yûsuf:  12/85) 

 ‎قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Demişti ki: “Ben derdimi ve hüznümü/tasamı yalnızca Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah’tan (gelen vahiy sayesinde) sizin bilmediklerinizi biliyorum.”‎

‎(Yûsuf:  12/86) 

Daha sonra Yakûb (aleyhisselâm) oğullarına şöyle dedi:

(Yûsuf:  12/87)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَا۬يْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَا۬يْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

‎“Ey oğullarım! Gidin, Yûsuf ve kardeşi hakkında kapsamlı bir araştırma yapın. Allah’ın rahmetinden/yardımından ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”‎

‎(Yûsuf:  12/87) 

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN MISIR AZİZİNE (OĞLU YÛSUF ALEYHİSSELÂM)' A MEKTUBU:

İşte bu minvâl üzere Yakûb (aleyhisselâm)' da ümîdini yitirmeyerek Mısır Azîzi’ne, yâni Yûsuf (aleyhisselâm)' a oğullarıyla bir mektup gönderdi. Yakup (aleyhisselâm) o zamanlar oğlu Yûsuf (aleyhisselâm)' ın Mısır Azîzi olduğunu bilmiyordu. Mektupta şöyle diyordu:

“Bismillâhirrahmânirrahîm!

Halîlullâh İbrâhîm oğlu İshâk’ın oğlu İsrâîl Yakûb’dan Mısır Azîzi’ne:

"Biz, başına bir çok belâlar gelmiş bir sülâleyiz. Ceddim İbrâhîm, Nemrûd’un ateşiyle mübtelâ kılındı; sabretti. Allâh da onu selâmete ulaştırdı. Babam da başka iptilâlarla imtihân edildi; sabretti. Allâh ona da mükâfât verdi. Bana gelince, ben de oğlum Yûsuf’u kaybettim. O’nun ayrılığından ağlaya ağlaya gözlerim görmez oldu, belim büküldü. Yanında rehin tuttuğun oğlumla kendimi tesellî ediyordum. Onun hırsızlık ettiğini söylemişsin. Bizim neslimizden olan hırsızlık yapmaz. Biz hırsız doğurmayız. Onu bana iâde edersen edersin, eğer etmezsen, sana öyle bir bedduâ ederim ki, yedi batın evlâdına tesir eder!”

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN BABASI YAKUB  (ALEYHİSSELÂM)' A YAZDIĞI CEVAP:

Yûsuf (aleyhisselâm) bu mektubu alınca ağladı ve O da şu cevâbı yazdı:

“Bismillâhirrahmânirrahîm!

Mısır Azîzi’nden, İsrâîl Yakup’a;

"Ey yaşlı kimse! Mektubun geldi. Okudum ve muhtevâsını anladım. Orada sâlih babalarından bahsedip her birinin belâlara dûçâr olduklarını ve sabrettiklerini yazıyorsun. Onlar nasıl iptilâlara sabrettilerse, sen de öyle sabret! Vesselâm!”

Yakub (aleyhisselâm) bu cevâbı alınca:

“Allâh’a yemîn ederim ki, bu bir melik mektubu değil, bir peygamber mektubudur. Ve bunu yazan, olsa olsa Yûsuf’tur.” diyerek oğullarını mes’elenin aslını öğrenmeleri için tekrar Mısır’a gönderdi. Oğulları da hemen yola çıktılar:

Onlar Mısır’a varıp Yûsuf (aleyhisselâm)' ın huzûruna girdiklerinde dediler ki:

"Ey Azîz! Bizi de, çoluk çocuğumuzu da kıtlık bastı, biz bu sefer pek az bir meblâğ getirebildik. Lütfen bize tahsîsâtımızı yine tam ölçek ver, ayrıca sadaka da ihsân eyle. Şüphesiz ki Allâh tasadduk edenleri fazlasıyla mükâfatlandırır."

Yûsuf (aleyhisselâm) dedi ki:

(Yûsuf:  12/88 - 89)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ فَلَمَّا دَخَلُوا عَلَيْهِ قَالُوا يَٓا اَيُّهَا الْعَز۪يزُ مَسَّنَا وَاَهْلَنَا الضُّرُّ وَجِئْنَا بِبِضَاعَةٍ مُزْجٰيةٍ فَاَوْفِ لَنَا الْكَيْلَ وَتَصَدَّقْ عَلَيْنَاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَجْزِي الْمُتَصَدِّق۪ينَ

‎(Yûsuf’un) huzuruna geldiklerinde şöyle demişlerdi: “Ey Azîz! Bize ve ailemize şiddetli bir sıkıntı dokundu. Pek de kıymetli olmayan bir bedelle sana geldik. (Paramız yetmese de sen ihsanda bulun) yiyeceği tam ölçekle ver ve bize tasaddukta bulun. Şüphesiz ki Allah, sadaka verenleri mükâfatlandırır.”‎

‎(Yûsuf:  12/88) 

 ‎ قَالَ هَلْ عَلِمْتُمْ مَا فَعَلْتُمْ بِيُوسُفَ وَاَخ۪يهِ اِذْ اَنْتُمْ جَاهِلُونَ

Demişti ki: “Cahil olduğunuz zamanlarda Yûsuf’a ve kardeşine yaptıklarınızı hatırladınız mı?”‎

‎(Yûsuf:  12/89) 

Tefsîrlerde ifâde edildiğine göre, Yûsuf (aleyhisselâm)' ı kuyuya atan kardeşleri, en küçük kardeşleri olan Bünyamin’e de dâimâ hakâret ve eziyet ederlerdi.

YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN KARDEŞLERİNİ AFFEDİŞİ:

Kardeşleri:

"Yoksa sen, gerçekten Yûsuf musun?" dediler.

Yûsuf (aleyhisselâm):

"(Evet) ben Yûsuf’um, bu da kardeşim!.. Allâh bize lutuflarda bulundu. Çünkü kim Allâh’tan korkar ve (belâlara katlanıp) sabrederse, şüphesiz Allâh güzel davrananların mükâfâtını zâyî etmez!" dedi.

Kardeşleri dediler ki:

"Allâh’a and olsun ki, hakîkaten Allâh Sen’i bize üstün kılmıştır. Gerçekten biz ise (size yaptıklarımızda) hatâ etmişiz."

Yûsuf (aleyhisselâm) dedi ki:

(Yûsuf:  12/90 - 92)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُٓوا ءَاِنَّكَ لَاَنْتَ يُوسُفُۜ قَالَ اَنَا۬ يُوسُفُ وَهٰذَٓا اَخ۪يۘ قَدْ مَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَاۜ اِنَّهُ مَنْ يَتَّقِ وَيَصْبِرْ فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ

‎“Şüphesiz sen, (evet,) gerçekten sen Yûsuf’sun öyle mi?” demişlerdi. Demişti ki: “Ben Yûsuf’um, bu da kardeşimdir. Allah bize iyilikte bulundu. Hiç şüphesiz, kim sakınıp korkar ve sabrederse Allah muhsinlerin/ kulluğunu en güzel şekilde yapmaya çalışanların ecrini zayi etmez.”‎

‎(Yûsuf:  12/90) 

 ‎ قَالُوا تَاللّٰهِ لَقَدْ اٰثَرَكَ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَاِنْ كُنَّا لَخَاطِـ۪ٔينَ

Demişlerdi ki: “Allah’a yemin olsun ki Allah seni seçip bize üstün kıldı ve bizler gerçekten hatalı/günahkâr idik.”‎

‎(Yûsuf:  12/91) 

 ‎ قَالَ لَا تَثْر۪يبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَۜ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكُمْۘ وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

Demişti ki: “Bugün size kınama yoktur. Allah sizin günahınızı bağışlayacaktır. O merhametlilerin en merhametlisidir.”‎

‎(Yûsuf:  12/92) 

Gömleğimi Babamın Gözlerine Sürün;

Yûsuf (aleyhisselâm) kardeşlerine sabah akşam ziyâfet veriyordu. Kardeşleri ise daha önce O’na yaptıklarını hatırlayarak onun bu izzet ü ikrâmı karşısında son derece mahcûb oluyorlardı. Yûsuf (aleyhisselâm)' a bir adam göndererek dediler ki:

"Sen, bizi sabah akşam ziyâfete dâvet ediyorsun! Fakat biz, sana karşı yaptıklarımızdan dolayı Sen’den utanıyoruz!”

Yûsuf (aleyhisselâm) da onlara şöyle cevap verdi:

"Mısırlılar, şimdiye kadar bana hep ilk gördükleri gözlerle bakıyorlar ve Yirmi dirheme satılmış bir köleyi bu mertebeye yükselten Allâh’ı tenzîh ederiz!" diyorlardı. 

Şimdi ise sizin sâyenizde şeref kazandım. Çünkü benim, sizin kardeşiniz ve İbrâhîm (aleyhisselâm) gibi büyük bir peygamberin torunu olduğumu anladılar.”

Yûsuf (aleyhisselâm) bu sözlerini fahretmek (övünmek)  için değil, kardeşlerinin gönlünü almak, onları rahatlatmak ve mahcûbiyetlerini hafifletmek için söylüyordu. Bu hâl, O’nun affedicilik ve kerem sıfatlarının enginliğini ortaya koymaktaydı.

Kardeşlerini böylesine engin bir merhametle affeden Yûsuf (aleyhisselâm), babasının gözlerinin şifâ bulması için ona gömleğini gönderirken kardeşlerine şöyle dedi:

(Yûsuf:  12/93)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِذْهَبُوا بِقَم۪يص۪ي هٰذَا فَاَلْقُوهُ عَلٰى وَجْهِ اَب۪ي يَأْتِ بَص۪يرًاۚ وَأْتُون۪ي بِاَهْلِكُمْ اَجْمَع۪ينَ۟

‎“Alın bu gömleğimi ve babama gidin. Onun yüzüne sürün. Gözleri görür hâle gelecektir. Tüm ailenizi alıp bana getirin.”‎

‎(Yûsuf:  12/93) 

Kâfile (gömleği götürmek üzere Mısır’dan) ayrılınca, babaları (yanındakilere:)

Yakûb (aleyhisselâm):

"Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ki şimdi Yûsuf’un kokusunu alıyorum!" dedi.

Onlar da:

(Yûsuf:  12/94 - 95)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَلَمَّا فَصَلَتِ الْع۪يرُ قَالَ اَبُوهُمْ اِنّ۪ي لَاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلَٓا اَنْ تُفَنِّدُونِ

Kafile (Mısır’dan) ayrılınca babaları (yanında olanlara), “Benim bunak olduğumu söylemeyeceğinizi bilsem, kesinlikle Yûsuf’un kokusunu duyuyorum (diyeceğim).” dedi.‎

‎(Yûsuf:  12/94) 

 ‎قَالُوا تَاللّٰهِ اِنَّكَ لَف۪ي ضَلَالِكَ الْقَد۪يمِ

Demişlerdi ki: “Allah’a yemin olsun ki hâlâ eski yanlışının içindesin.”‎

‎(Yûsuf:  12/95) 

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN GÖZLERİNİN AÇILMASI:

(Fakat) müjdeci gelip de gömleği onun yüzüne koyar koymaz derhal eskisi gibi görmeye başladı.

O zaman Yakûb (aleyhisselâm):

(Yûsuf:  12/96)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎فَلَمَّٓا اَنْ جَٓاءَ الْبَش۪يرُ اَلْقٰيهُ عَلٰى وَجْهِه۪ فَارْتَدَّ بَص۪يرًاۚ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

"‎Müjdeci (önden) gelip gömleği yüzüne sürünce eskisi gibi görmeye başladı ve “Ben, size ‘Allah’tan (gelen vahiy nedeniyle) sizin bilmediklerinizi biliyorum.’ dememiş miydim?” dedi.‎

‎(Yûsuf:  12/96) 

Gömleği getiren bu müjdeci Yehûda idi. Onun:

"Kanlı gömleği babama ben götürmüş ve onu kedere boğmuştum. Şimdi de bu gömleği yine ben götüreyim de sevincine sebep olayım!” diyerek 

Mısır’dan Kenan iline kadar büyük bir heyecan içinde, başaçık, yalınayak yürüdüğü rivâyet edilir.

Bu gömlek, İbrâhîm (aleyhisselâm) ateşe atılacağı zaman Cebrâîl (aleyhisselâm) tarafından cennetten getirilmiş olan gömlekti.

Oğulları dediler ki:

"Ey babamız! (Allâh’tan) bizim günahlarımızın affını dile! Çünkü biz gerçekten günahkâr olduk."

Yakûb (aleyhisselâm)' da):

(Yûsuf:  12/97 - 98)' de 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا يَٓا اَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَٓا اِنَّا كُنَّا خَاطِـ۪ٔينَ

Demişlerdi ki: “Ey babamız! Bizim günahlarımız için (Allah’tan) bağışlanma talebinde bulun. Şüphesiz ki biz, hata edenlerdik.”‎

‎(Yûsuf:  12/97) 

 ‎ قَالَ سَوْفَ اَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ

‎Demişti ki: “İleride sizin için Rabbimden bağışlanma talep edeceğim. Şüphesiz ki O, (günahları bağışlayan, örten ve günahların kötü akıbetinden kulu koruyan) El-Ğafûr ve (kullarına karşı merhametli) Er-Rahîm olanın ta kendisidir.”‎

‎(Yûsuf:  12/98) 

Yakup (aleyhisselâm):

"Sizin için bir müddet sonra istiğfâr edeceğim!" demek sûretiyle, 

önce mazlum tarafından affedilmeleri gerektiğine dikkat çekmiştir. Nitekim onlar için istiğfârı da, Yûsuf (aleyhisselâm) ile görüştükleri zamana kadar ertelemiştir.

Yakûb (aleyhisselâm)' ın bu tavrını, duâ ve istiğfârı daha makbul olduğu bir vakte bıraktığı şeklinde îzâh edenler de bulunmaktadır.

Bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

İbn Abbas (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Hazret-i Yakup, oğulları için istiğfâr etmeyi Cuma gecesine tehir etmiştir.”  buyrulmaktadır.

(Tirmizî, Deavât, 114) 

YAKUB (ALEYHİSSELÂM) İLE YÛSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN BİRBİRLERİNE KAVUŞMASI VE YUSUF (ALEYHİSSELÂM)' IN ÇOCUKKEN GÖRDÜĞÜ RÜYA'NIN GERÇEKLEŞMESİ:

Yûsuf (aleyhisselâm) ile beraber hükümdar ve bütün halk, Yakûb (aleyhisselâm) ve âile efrâdını karşılamaya çıkmışlar, saf tutmuşlardı. Karşı karşıya geldiklerinde Yakûb (aleyhisselâm), Yûsuf (aleyhisselâm) ve orada bulunanlar atlarından indiler ve iki peygamber birbirini hasretle kucakladı.

(Yûsuf:  12/99)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ فَلَمَّا دَخَلُوا عَلٰى يُوسُفَ اٰوٰٓى اِلَيْهِ اَبَوَيْهِ وَقَالَ ادْخُلُوا مِصْرَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَۜ

"‎Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde, ebeveynini bağrına bastı ve “Allah’ın izniyle Mısır’a güven içinde girin.” dedi.‎

‎(Yûsuf:  12/99) 

Büyük mükâfâtlar, dâimâ büyük sabırların, musîbetlerin ve iptilâların arkasından gelir.

Yakup (aleyhisselâm) bu kavuşmanın hemen ardından ellerini kaldırıp Allâh’a şükrederek şöyle duâ etti:

“Allâh’ım! Yûsuf için feryâdlarımı, onun ayrılığından dolayı sabrımın azlığını ve oğullarımın kardeşlerine yaptıklarını mağfiret eyle!”

Yûsuf (aleyhisselâm)' da büyük bir şükür ve hamd hâlindeydi:

“Anne ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi O’na kavuştukları için secdeye kapandılar."

Yûsuf (aleyhisselâm) dedi ki:

(Yûsuf:  12/100)' de 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَرَفَعَ اَبَوَيْهِ عَلَى الْعَرْشِ وَخَرُّوا لَهُ سُجَّدًاۚ وَقَالَ يَٓا اَبَتِ هٰذَا تَأْو۪يلُ رُءْيَايَ مِنْ قَبْلُۘ قَدْ جَعَلَهَا رَبّ۪ي حَقًّاۜ وَقَدْ اَحْسَنَ ب۪ٓي اِذْ اَخْرَجَن۪ي مِنَ السِّجْنِ وَجَٓاءَ بِكُمْ مِنَ الْبَدْوِ مِنْ بَعْدِ اَنْ نَزَغَ الشَّيْطَانُ بَيْن۪ي وَبَيْنَ اِخْوَت۪يۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَط۪يفٌ لِمَا يَشَٓاءُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

"‎Ebeveynini tahtın üzerine çıkarttı/  oturttu. (Hepsi) ona secde ettiler/ saygıyla selamladılar. Dedi ki: “Babacığım! İşte bu, benim daha önce gördüğüm rüyamın tevili/ gerçekleşmesidir. Rabbim onu gerçek çıkardı. Şüphesiz ki beni zindandan çıkardığında ve şeytan, kardeşlerimle aramı bozduktan sonra sizleri çölden getirdiğinde bana iyilikte bulundu. Şüphesiz ki Rabbim, dilediği şeyi incelikle (sebeplerini hazırlayıp lütfu ve kuşatıcı bilgisiyle) sonuca ulaştırandır. Şüphesiz ki O, (her şeyi bilen) El-Alîm ve (hüküm ve hikmet sahibi) El-Hakîm olanın ta kendisidir.”‎

‎(Yûsuf:  12/100) 

Yûsuf (aleyhisselâm), Allâh’ın kendisine lutfettiği nîmetlerin kemâle erdiğini görünce, bu dünyânın karar kılınacak mekân olmadığını, burada bulunan her şeyin fânî olduğunu ve kemâlden sonra zevâlin geleceğini anlamıştı. Kendisine lutfedilen büyük nîmetleri zikrederek Rabbi’ne gücü nisbetinde şükür ve niyazda bulunmaya devâm etti:

(Yûsuf:  12/101)' de 

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ

‎“Rabbim! Hiç şüphesiz bana mülk/yetki verdin ve bana rüya tabirini öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Sen dünyada da ahirette de benim velimsin/ dostumsun! Benim canımı Müslim/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen bir kul olarak al ve beni salihler zümresine dâhil et.”‎

‎(Yûsuf:  12/101) 

Dikkat edilirse bu âyet-i kerîmelerde Yûsuf (aleyhisselâm), bütün mü’minlere örnek teşkil edecek güzel davranışlar sergilemektedir. Canına kastederek kendisini kuyuya atan kardeşlerinden intikam alabilecek kuvvet ve iktidar sâhibi olduğu hâlde onlara gösterdiği âlicenaplık, (cömertlik, alçak gönüllülük)  nezâket, olgunluk ve müsâmaha, ahlâkî kemâlâtın zirvelerine işâret etmektedir. O, kölelikten sultanlığa yükselişini hep Allâh’ın lutfuna bağlamış ve nefsine en ufak bir pay dahî çıkarmamıştır. Kardeşleri tarafından şahsına karşı yapılan en kötü hareketi bile te’vîle gayret etmiş ve hatâyı şeytana nisbet ederek kusurlarını yüzlerine vurmamıştır. Sonunda Cenâb-ı Hakk’a yaptığı ilticâsı da O’nun Allâh Teâlâ ile nasıl bir maiyyet içerisinde bulunduğunu ve dâimâ “son nefes” endişesi taşıdığını göstermektedir. Tasavvufun en esaslı düsturlarından biri olan “sâlihlerle beraber olma” hassâsiyetinin en bâriz bir misâlini Yûsuf (aleyhisselâm)’ ın bu duâsında görmekteyiz.

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN ÖZELLİKLERİ:

Yakub (aleyhisselâm) hem bir peygamber torunu, hem de bir peygamber oğludur. Aynı şekilde bir peygamber babası ve peygamberlerin de atasıdır. 

Onun soyuna peygamberlik verilmiştir. Yakub (aleyhisselâm), peygamber kavramıyla o kadar kuşatılmıştır ki dede, baba, amca, oğul ve kendisi ile birlikte soyundan gelenler hep bu vasıfla anılmıştır. Yakub (aleyhisselâm)' ın ailesi Kur’an’da övülen ve örnek gösterilen bir ailedir. Bu aile fertlerinin hepsi dürüst ve erdemli, muhsin, sâlih ve muhlis kullardandır.

Yakub (aleyhisselâm) güçlü bir iradeye sahiptir. Basiretli bir bakışı vardır. İhlâslı, seçkin, hayırlı ve keskin zekâlı bir kuldur. 

(Sad 38/45 - 47)'de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ

"‎Kullarımızdan kuvvet ve basiret sahibi olan İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’u da an!‎"

‎(Sâd:  38/45) 

 ‎ اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ

"‎Şüphesiz ki biz, onları yalnızca ahiret yurdunu anan ihlaslı kullar kıldık.‎"

‎(Sâd:  38/46) 

 ‎وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ

"‎Ve hiç şüphesiz onlar, bizim yanımızda seçilmiş, hayırlı olanlardandır.‎"

‎(Sâd:  38/47) 

Yakub (aleyhisselâm) temiz görünümlü, zayıf yapılı, ağırbaşlı, vakarlı, uzun boylu, güzel yüzlü idi. O çok güzel konuşurdu.

(Hakim, Müstedrek, c.2, s.557.)

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN İMTİHANI VE SABRI:

Yakub (aleyhisselâm)' ın 12  oğlu vardı. Bunlara Benî İsrail denir. On iki oğlundan biri olan Yusuf (aleyhisselâm), küçük bir çocukken bir rüya görmüş ve rüyasını babasına anlatmıştı. Yakub (aleyhisselâm) oğlundan gördüğü bu rüyayı kardeşlerine anlatmamasını istemişti. Çünkü kardeşleri Yusuf (aleyhisselâm)' ı kıskanmakta ve onun hakkında hiç de iyi şeyler düşünmemekteydiler. 

Bu kötü düşünceler zaman içerisinde şeytanın da kışkırtmasıyla Yusuf (aleyhisselâm)' a karşı düşmanca bir tavra dönmüş ve nihayetinde onu ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. 

Yakub (aleyhisselâm), yapılacak kötülükleri sezinlemesine rağmen bu durum karşısında aciz kalmış ve Allah’a sığınarak: 

(Yusuf 12/18)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَجَٓاؤُ۫ عَلٰى قَم۪يصِه۪ بِدَمٍ كَذِبٍۜ قَالَ بَلْ سَوَّلَتْ لَكُمْ اَنْفُسُكُمْ اَمْرًاۜ فَصَبْرٌ جَم۪يلٌۜ وَاللّٰهُ الْمُسْتَعَانُ عَلٰى مَا تَصِفُونَ

Ve üzerine yalancıktan kan (sürülmüş) gömleğini getirmişlerdi. “(Hayır, öyle değil!) Bilakis, nefsiniz bu işi size süslü göstermiş! (Artık bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin söylediklerinize karşı (yardımına sığınılacak) El-Musteân olan Allah’tır.” demişti.‎

‎(Yûsuf:  12/18) 
 
Yakub (aleyhisselâm) Yusuf (aleyhisselâm)' ın hasretiyle sürekli olarak Rabbine niyazda bulunmuş ve daima O’na yalvararak gözyaşı dökmüştü. O, bütün bu olanlar karşısında tevekkül etmiş, yıllarca Yusuf (aleyhisselâm)' ı beklemişti. Yıllar sonra Kenan bölgesinde kıtlık baş gösterdiğinde oğulları Mısır’a erzak aramaya gitmişlerdi. 

Erzakla geri dönen kardeşler tekrar erzak alabilmek için küçük kardeşleri Bünyamin’i de götürmek zorunda olduklarını babalarına haber verdiler. Tekrar Mısır’a dönen kardeşler, orada Bünyamin’i ve büyük kardeşlerini bir sebeple bırakarak babalarının yanına dönünce Yakub (aleyhisselâm)' ın imtihanı ağırlaşmış ancak her şeye rağmen Rabbine tevekkülünü arttırmış ve asla Rabbinden ümit kesmemişti. O, Allah’ın kaderine teslim olmuş ama nasıl sonuçlanacağını bilemediği için ‘güzel bir sabırla’ sabretmiştir. 

(Yusuf 12/86)' da

‎Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎قَالَ اِنَّمَٓا اَشْكُوا بَثّ۪ي وَحُزْن۪ٓي اِلَى اللّٰهِ وَاَعْلَمُ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Demişti ki: “Ben derdimi ve hüznümü/tasamı yalnızca Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah’tan (gelen vahiy sayesinde) sizin bilmediklerinizi biliyorum.”‎

‎(Yûsuf:  12/86) 

PEYGAMBER'LERDE İNSANDIR PEYGAMBER'LERDE AĞLAR:

Yakub (aleyhisselâm) üzülmüş ve çok ağlamıştır. Zira peygamberlerde insandır. Onlar da acı çeker, hüzünlenir, ağlar, gözyaşları döker ama onlar asla Allah’ın razı olmadığı sözleri söylemez. Onlar, evlat acılarına karşı kendilerine dayanma gücü verecek olanın Allah olduğunu söylemişler ve böyle acı kayıpların arkasından hem kendileri, hem de diğerlerine: 

“Sakın Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”

(Yusuf:  12/87)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎يَا بَنِيَّ اذْهَبُوا فَتَحَسَّسُوا مِنْ يُوسُفَ وَاَخ۪يهِ وَلَا تَا۬يْـَٔسُوا مِنْ رَوْحِ اللّٰهِۜ اِنَّهُ لَا يَا۬يْـَٔسُ مِنْ رَوْحِ اللّٰهِ اِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

‎“Ey oğullarım! Gidin, Yûsuf ve kardeşi hakkında kapsamlı bir araştırma yapın. Allah’ın rahmetinden/yardımından ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”‎

‎(Yûsuf:  12/87) 

(Hicr:  15/55 - 56)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ قَالُوا بَشَّرْنَاكَ بِالْحَقِّ فَلَا تَكُنْ مِنَ الْقَانِط۪ينَ

‎“Seni gerçekle müjdeledik. (Öyleyse) sakın ümitsizlerden olma!” demişlerdi.‎

‎(Hicr:  15/55) 

‎ قَالَ وَمَنْ يَقْنَطُ مِنْ رَحْمَةِ رَبِّه۪ٓ اِلَّا الضَّٓالُّونَ

‎“Rabbinin rahmetinden sapıklardan başka kim ümit keser ki?” demişti.‎

‎(Hicr:  15/56) 

diyerek nasihatte bulunmuşlardır.

Peygamber Efendimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) de oğlu İbrahim'in vefatı esnasında ağlayınca, bunu yadırgayanlara, gözyaşlarının rahmet ve şefkat eseri olduğunu söyleyerek şöyle buyurmuştur: 

Enes bin Mâlik (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

"Göz yaşarır, kalp hüzünlenir. Biz ancak Rabbimizin razı olacağı sözleri söyleriz. Ey İbrahim! Seni kaybetmekten dolayı gerçekten üzgünüz." 

(Buhari, Cenaiz 43; Müslim, Fezail 62.)

Uzun yıllar sürse de sabrının neticesini gören Yakub (aleyhisselâm), Yusuf’una ve diğer çocuklarına kavuşmuş ve ailesiyle birlikte Kenan’ı terk ederek Mısır’a göç etmiş ve buraya yerleşmiştir.

Yakub (aleyhisselâm) çocuklarından dolayı ciddi bir imtihandan geçmiştir. Başka peygamberler kavimleriyle mücadele ederken, Yakub  (aleyhisselâm) oğullarıyla sınanmıştır.  12  çocuk babası Yakub (aleyhisselâm), sadece oğlu Yusuf (aleyhisselâm)' ın kaybına değil daha çok hakikatin kendisiyle insanlığa sunulacak kerim bir elçinin kaybına ağlamıştır.

Çocukları konusunda ise onların birbirine olan düşmanlıklarından dolayı onlardan yüz çevirmemiştir. Sabırla bu duruşunu devam ettirmiştir. Allah’a sığınmış, sürekli ondan bu konularda kendisine yardım etmesini istemiş ve onların affedilmesi için sürekli dua etmiştir.

Yusuf (aleyhisselâm)' ın gördüğü rüyayı doğru yorumlamış ve kardeşler arası kıskançlığın farkında olarak onu kardeşlerine anlatmasını istememiştir. Bu rüya ile Yusuf (aleyhisselâm)' ın makam olarak kendisinden daha üstün olduğunu gayet açık bir şekilde farketmiştir. Bundan da anlıyoruz ki Yakub (aleyhisselâm) evladının nimete erişmesinden rahatsız olmuyor, onun daha üst mevkilere çıkması bilakis hoşuna gidiyor, zoruna gitmiyor.

PEYGAMBER'LER YAHÛDÎ VE HIRİSTİYAN DEĞİLLERDİR:

Yahudi ve Hıristiyanların; peygamberlerle aynı inancı paylaşmadıklarını, onların vasiyeti olan yolu takip etmediklerini, Allah (Azze ve Celle)' nin kitaplarını tahrif ettiklerini, Peygamberimizle ilgili olan kısımlarını gizleyip söylemediklerini biliyoruz. Bu insanlar, atalarının İbrahim (aleyhisselâm), İshak (aleyhisselâm) ve Yakub (aleyhisselâm) olduğunu iddia etseler bile Allah’ın bunu kabul etmeyeceğini de biliyoruz. 

Peygamberimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem),

Ebû Hüreyre (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

"Ben dünya ve ahirette Meryem oğlu İsa'ya insanların en yakın olanıyım. Peygamberler baba bir kardeştir; anneleri farklıdır, ancak dinleri birdir." 

(Buhari, Enbiya 48.)

(Bakara 2/130)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَمَنْ يَرْغَبُ عَنْ مِلَّةِ اِبْرٰه۪يمَ اِلَّا مَنْ سَفِهَ نَفْسَهُۜ وَلَقَدِ اصْطَفَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَاۚ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَ

"‎İbrâhîm’in milletinden sefihten başkası yüz çevirir mi? Andolsun ki biz onu dünyada seçtik ve o, ahirette de salihlerdendir.‎"

‎(Bakara:  2/130) 

İbrahim (aleyhisselâm)' ın milleti için  (Mümtehine:  60/4) ayetine bakınız.)

(Hac:  22/78)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ وَجَاهِدُوا فِي اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ۜ هُوَ اجْتَبٰيكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدّ۪ينِ مِنْ حَرَجٍۜ مِلَّةَ اَب۪يكُمْ اِبْرٰه۪يمَۜ هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ مِنْ قَبْلُ وَف۪ي هٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِۚ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِۜ هُوَ مَوْلٰيكُمْۚ فَنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ

"‎Allah yolunda hakkıyla/ Allah’ın şanına yakışır şekilde cihad edin. O sizi seçti. Dinde size bir darlık/ güçlük yüklemedi. Atanız İbrâhîm’in milletine (uyunuz)! O (Allah) sizleri bundan önce de bunda da Müslimler/ şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kullar diye isimlendirdi ki Resûl size, siz de insanlara şahitlik edesiniz. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah’a tutunun. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel bir dost ve ne güzel bir yardımcı!‎"

(Hac:  22/78) 

İbrahim (aleyhisselâm)' ın milleti için (Mümtehine:  60/4) ayetine bakınız.)

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)' e Allah Teâlâ’nın hoşnut olduğu din hangisidir, diye soruldu. 

Ebû Hüreyre (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,

Rasûlallah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

"Ben, müsâmahakâr / kolaylaştırıcı hanîf dini (el-Hanîfıyye es-Semha) ile gönderildim."

(Ahmed bin Hanbel, Müsned, I,236.)

Yine peygamberimiz Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)

İbn Abbas (Abdullah bin Abbas) (radıyallahu anhümâ)' dan rivayet edildiğine göre,

Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

"Ben ne Yahudilikle gönderildim, ne de Hıristiyanlıkla. Ben İbrahim’in müsamahakâr (hoşgörülü) dini ile gönderildim." 

(Ahmed bin Hanbel, Müsned, V,266.)

(Al-i İmran:  3/19)' da

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ۠ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ اِلَّا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْۜ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

"‎Allah indinde (geçerli olan) tek din İslam’dır. Kendilerine Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki azgınlık/ kıskançlık/ bir diğer gruba üstünlük sağlama isteği nedeniyle anlaşmazlığa düştüler. Her kim de Allah’ın ayetlerine karşı kâfir olursa şüphesiz ki Allah, hesabı çabuk görendir.‎"

‎(Âl-i İmran:  3/19) 

(Al-i İmran 3/84-87)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎قُلْ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَٓا اُنْزِلَ عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَمَٓا اُو۫تِيَ مُوسٰى وَع۪يسٰى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبِّهِمْۖ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْهُمْۘ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

De ki: “Biz Allah’a; bize indirilene; İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Ya’kûb ve torunlarına indirilene; Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve (diğer) nebilere Rabbleri tarafından verilen (vahye) iman ettik. Onlardan hiçbirinin arasını ayırmayız. Ve biz, O’na teslim olanlarız.”‎

‎(Âl-i İmran:  3/84) 

 ‎ وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْرَ الْاِسْلَامِ د۪ينًا فَلَنْ يُقْبَلَ مِنْهُۚ وَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ مِنَ الْخَاسِر۪ينَ

"‎Kim de İslam dışında bir din ararsa ondan kabul edilmez. Ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olur.‎"

‎(Âl-i İmran:  3/85) 

 ‎كَيْفَ يَهْدِي اللّٰهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ

"‎İman ettikten sonra kâfir olan, Resûl’ün hak olduğuna şahitlik eden ve kendilerine apaçık deliller gelmiş olmasına rağmen (küfre sapan) bir topluluğu Allah nasıl hidayet etsin? Allah, zalimler topluluğuna hidayet etmez.‎"

‎(Âl-i İmran:  3/86) 

 ‎ اُو۬لٰٓئِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ اَنَّ عَلَيْهِمْ لَعْنَةَ اللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالنَّاسِ اَجْمَع۪ينَۙ

"‎(Bunlar hidayeti hak etmez.) Bunların cezası; Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lanetlerinin üzerlerine olmasıdır.‎"

‎(Âl-i İmran:  3/87) 

Bütün bu ayetlerden de anlıyoruz ki İbrahim (aleyhisselâm), İshak (aleyhisselâm) ve Yakub (aleyhisselâm) asla Yahudi ve Hıristiyan değildir.

Ne gariptir ki Allah’ın bütün nebilerinin uzak olduğu Yahudi ve Hıristiyanlara yakınlaşma eylemleri, Allah’ın öfkesinden ve azabından uzak değildir. Allah bütün sevdiklerini Yahudi ve Hıristiyanlardan beri kılmış ve onları zalimler olarak açıklamıştır. 

Biz biliyoruz ki bütün peygamberler Müslüman’dır: 

Yusuf (aleyhisselâm)' da:

(Yusuf 12/101)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَن۪ي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَن۪ي مِنْ تَأْو۪يلِ الْاَحَاد۪يثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّ۪ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّن۪ي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ي بِالصَّالِح۪ينَ

“Rabbim! Hiç şüphesiz bana mülk/ yetki verdin ve bana rüya tabirini öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Sen dünyada da ahirette de benim velimsin/dostumsun! Benim canımı Müslim/ şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen bir kul olarak al ve beni salihler zümresine dâhil et.”‎

‎(Yûsuf:  12/101) 

 Diye dua etmişti.

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN VASİYETİ:

Yakub (aleyhisselâm) dedesi İbrahim (aleyhisselâm) gibi oğullarına ve kendinden sonra geleceklere vasiyette bulunmuştur.

KUR’ÂN-I KERÎM’DE BU KONU ŞÖYLE ANLATILIR:

(Bakara 2/131-132)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اِذْ قَالَ لَهُ رَبُّهُٓ اَسْلِمْۙ قَالَ اَسْلَمْتُ لِرَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Rabbi ona, “Teslim ol!” dediğinde, “Âlemlerin Rabbi olan (Allah’a) teslim oldum.” dedi.‎

‎(Bakara:  2/131) 

 ‎ وَوَصّٰى بِهَٓا اِبْرٰه۪يمُ بَن۪يهِ وَيَعْقُوبُۜ يَا بَنِيَّ اِنَّ اللّٰهَ اصْطَفٰى لَكُمُ الدّ۪ينَ فَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَۜ

İbrâhîm, (İslam)' ı oğullarına vasiyet etti. Ya’kûb da böyle yaptı: “Ey evlatlarım! Allah sizin için (İslam) dinini seçti! Yalnızca Müslimler/ şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kullar olarak can verin!”‎

‎(Bakara:  2/132) 

(Bakara 2/133)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎ اَمْ كُنْتُمْ شُهَدَٓاءَ اِذْ حَضَرَ يَعْقُوبَ الْمَوْتُۙ اِذْ قَالَ لِبَن۪يهِ مَا تَعْبُدُونَ مِنْ بَعْد۪يۜ قَالُوا نَعْبُدُ اِلٰهَكَ وَاِلٰهَ اٰبَٓائِكَ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ اِلٰهًا وَاحِدًاۚ وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ

"‎Yoksa siz, Ya’kûb’a ölüm geldiğinde orada hazır mı bulunuyordunuz? O, oğullarına demişti ki: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” Demişlerdi ki: “Senin İlah’ına; babaların İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’ın ilahı olan tek bir ilaha ibadet edeceğiz ve biz O’na teslim olanlardanız.”‎

(Bakara:  2/133) 

Peygamberlerin en hassas oldukları konu, tevhid meselesidir. Bu sebeple ilk konuştukları ve insanları davet ettikleri hakikat tevhid olduğu gibi, son nefeslerinde de Allah (Azze ve Celle)' nin hakkı olan tevhidi dillendirmişlerdir. Bir babanın evlatlarına bırakacağı en değerli ve en faydalı miras, hiç şüphesiz tevhid'dir.

Yakub (aleyhisselâm)' ın evlatlarından Yusuf (aleyhisselâm) şöyle diyordu: 

(Yusuf 12/38)' de

Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

‎وَاتَّبَعْتُ مِلَّةَ اٰبَٓاء۪ٓي اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ مَا كَانَ لَنَٓا اَنْ نُشْرِكَ بِاللّٰهِ مِنْ شَيْءٍۜ ذٰلِكَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ عَلَيْنَا وَعَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ

‎“Babalarım olan İbrâhîm, İshâk ve Ya’kûb’un dinine uydum. Bizim herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmamız söz konusu dahi olamaz. Bu hem bize hem de insanlara Allah’ın lütuf ve ihsanındandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”‎

‎(Yûsuf:  12/38) 

İbrahim (aleyhisselâm)' ın milleti için (Mümtehine:  60/4) ayetine bakınız.)

Yakub (aleyhisselâm), davası İslam olan bir peygamber olarak Mısır’da hayat sürmüş, bir müddet oğlu Yusuf (aleyhisselâm) ile beraber yaşamış ve Mısır’da vefat etmiştir.

YAKUB (ALEYHİSSELÂM)' IN VEFATI VE DEFNEDİLMESİ:

Rivâyete göre, Yakup (aleyhisselâm) Mısır’da oğlu Yûsuf (aleyhisselâm)' ın yanında diğer oğullarını ile birlikte  17 veya  24 Yıl  kaldıktan yaşadıktan sonra vefât etti. Vasiyeti üzerine nâşı, Şam’da defnedilmiş bulunan babası İshâk (aleyhisselâm)' ın yanına gömüldü.

Yaşı ve Vasiyeti: Rivayetlere göre, 147 yaşında vefat etmiş, son nefesini vermeden önce oğullarını toplayarak onlara iman ve teslimiyet üzerine önemli nasihatlerde bulunmuştur.

Kabri: Rivayete göre, Vefat ettikten sonra vasiyeti üzerine bedeni Mısır'dan alınarak, dedesi  İbrahim (aleyhisselâm)' ın ve babası İshak (aleyhisselâm)' ın da yattığı, günümüzde Batı Şeria'da (El Halil şehri) bulunan Halîlürrahmân (Makpela Mağarası) bölgesine defnedilmiştir.

Allah bizleri Yakub (aleyhisselâm) vasiyeti ile yaşayıp Rabbine tevhid ehli olarak kavuşanlardan eylesin. Allahümme Amin. 

Allah’ın (Azze ve Celle)' nin Selâm'ı, Râhmet ve bereketi, İbrahim (aleyhisselâm)' ın, İshâk (aleyhisselâm)' ın Yakub (aleyhisselâm)' ın Yûsuf (aleyhisselâm)' ın Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in  ve bütün peygamberlerin üzerine olsun. Allahümme Amin.

Hâtime: 

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ve Selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)' in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

Yardım ve başarı, izzet ve şeref Allâh'tandır.

O her şeyin en iyisini bilendir.

Muvahhid Kullara Selâm Olsun.

Polat Akyol.


KAYNAK:

KUR'AN, SAHİH SÜNNET VE İSLAM'İ TARİH KAYNAKLARI



Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Yakub Aleyhisselâm'ın Hayatı Kıssası

Polat Akyol Polat Akyol