Yolculuk
Her sabah aynı telaş yaşanıyor sokaklarda; bir yerlere zamanında yetişmek isteyen herkesin yüzünde bir donukluk ve bedene yansıyan acelecilik hâkim... Aynı zamana karşı yarışan farklı öykülerin içindeki kahramanlar gibi değil miyiz? Hikayeler farklı ama her sabah yaşanan telaş aynı... Çünkü hep meşgul olduğumuzda zamana yenik düşmeyeceğimizi sanıyoruz. Ajandamızda yazan görevlerimizin yanına tik işareti atmakla kazanmayı eşdeğer görüyoruz. Yeni güne “merhaba” diyemeden, etrafımızdaki çoğu şeyi fark etmeden, sonsuz maviliğin altında öylece koşturup duruyoruz. Ama bir an durup nefeslenmeyi, hissetmeyi, içimize dönüp ruhumuza dokunmayı düşünemiyoruz. Peki düşünemediğimiz bu küçücük anlarda biz neyi kaçırıyoruz?
Koştuğumuz yer ile kendimiz arasındaki mesafe her geçen gün biraz daha açılıyor. Oysa ne çok bildirimler alıyoruz, saatlerce süren konuşmalar yapıyoruz ve sosyal medyada her gün biraz daha parlıyoruz. Beğenilmek tutkusuyla en güzel halimizle pozlar veriyoruz, içimizdeki sesleri susturup dışardaki seslere kulak veriyoruz. Böylece bir gün daha bitiyor bize biçilmiş rolleri mükemmel oynayarak, ömrümüzden bir gün daha eksiliyor içimizdeki eksikliği susturarak!
Modern çağın bir paradoksu bu değil mi? Meşguliyetin içinde eksik kalmak, kalabalığın ortasında yalnız hissetmek. Herkesi dinliyoruz ama hiç kimseyi anlamıyoruz, çok şey konuşuyoruz ama kendimizle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Yüzeysel yaşadığımız ilişkilerde varlığımızın anlamını sorgulamaktan çok uzaktayız. Her sabah dakikalarca önünde durup dış görünüşümüzü düzetmeye çalıştığımız aynada gözlerimizin içine bakmaktan kaçıyoruz. Belki de orada göreceğimiz şeylerden korkuyoruz. Feryadını duymazdan geldiğimiz bir çocukluk mu bakıyor geçmişin sisli perdesini aralamaya çalışarak... Peki ya sürekli ertelediğimiz duygular, cesaret edemediğimiz hayaller ve içsel yolculuklar... En çok hangisinden kaçmaya çalışırken tamam olacağımız yere daha çok yaklaştığımızı sanıyoruz. Ve çokça yanılıyoruz!
Derinlikten yoksun, hayatın gerçekliğine dokunmadan yaşadığımız anlar ve anılar biriktirmeye devam ediyoruz. Oysa hepimizin ellerinde rengarenk kalemler, envai çeşit boya fırçaları ve önümüzde duran bomboş sayfalar var. Peki içimizden kaç kişi özgürce yazıyor, istediği renge boyuyor bu sayfaları... Bunca farklılığa rağmen hepimizin önüne aynı yapbozun parçaları koyulmuş gibi hareket ediyoruz. Yoksa doğduğumuz andan itibaren normal kabul edilen bir kodlamanın gereklerini mi yerine getiriyoruz? Peki farkındalık dediğimiz şey hangi aşamada başlıyor? Hızla değişen dünyada çabucak tüketilen ilişkiler, duygular ve düşünceler çemberinde, doğru ve yanlışın iç içe geçtiği bir yerlerdeyiz. Yine de bitiş çizgisine ulaşmaya çalışan yarışmacı edasıyla koşmaya devam ediyoruz. Belki de biz, yabancılaştığımız ruhumuzdan bilinmezliğe doğru savruluyoruz. Bunun adına da “hayat telaşı işte” diyoruz. Sahi biz neyi kaçırıyoruz?
Bundan yıllar önce bir arkadaşım, “belki de hiçbir şey” demişti. O gün anlamadığım bu kısacık sözcüğü şimdilerde sessizliğin içinde yükselen bir çağrı gibi duyuyorum. “Belki de hiçbir şey.” Yaşanan bir duygu, bir olay ya da bir karmaşa sonrası bu cümlenin yankılandığını düşünebiliyor musunuz? Kabulleniş ile vazgeçiş arasındaki o çizgideymişsiniz gibi hissettirdi mi? Bazen sebep yok, suçlu yok, bir çözüm yok, der gibi... Sahte anlam yüklerinden uzaklaşma, beklentilerden özgürleşme gibi... Biliyor musunuz hiç diyebilmek için önce durmak gerekiyor, fark etmek, düşünmek, anlamlandırmak ve sorgulamak... Hiç olanın karşısındaki her şeyi eleyebilmek gerekiyor.
Hani bazen çok uzaklardan tam da anlayamadığımız bazı sesler duyarız. Belki kahve molasında bir şarkının tam ortasında, belki de akşam yalnızlığında en sevdiğimiz kitabın yaprakları arasında... Kim bilir belki de hızlanan yağmurdan kaçmaya çalıştığımız bir anda biraz yavaşlamayı seçip toprak kokusunu içimize çektiğimizde ve yağmur sesini dinlediğimizde… İlk başta dışardan geliyormuş gibi hissedilen bu seslere kulak verdiğimizde nefes alışverişlerimizi daha yakından duymaya başlarız. Kalbimizle kendimiz arasında kurduğumuz o köprüyü gördüğümüzde önümüzde iki seçenek vardır. Ya kendimiz sandığımız kişiyle birlikte aceleyle oradanayrılıp hayatın meşguliyetine devam edeceğiz veya durup “uzun zamandır seni bekliyordum” diyen o sese doğru yürüyeceğiz. Seçimlerimiz sadece şimdide değil tüm zamanlarda bizi değiştirmeye devam edecek. Kaçtığımız çocukluğumuza dönüp yaralarımızı sarmak, söylenmemiş onca sözcüğe rağmen duygularımızla “ben buradayım” diyebilmek, gerekirse ağlamak, yazmak, çizmek, acının içinde bir umut bulabilmek... Aynanın karşısına geçip kalbimizdeki tebessüme ulaşıncaya dek gözlerimizin içine bakmak, hayallerimizin ellerinden tutmak ve kendimizi gerçekleştirebilmek için adım atmak... işte o zaman gerçek benliğimizle, zamana yenik düşmeyen, telaşsız bir yolculuk başlayacak…
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.