Kağıttan Gemiler
Sabahın ilk ışıklarıyla,
minareden yükselen o aziz ezanla uyandı;
Yıllarca mihrabında durduğu o camiden emekli,
gönlü hâlâ safta.
Hacı Arif Bey,
alnını secdeye koyduğunda dünya yükünü kapıda bıraktı;
Namazın o sonsuz huzuruyla dolan gönlü,
az sonra hayatın acı ayazına çıkacaktı.
Daha gün ağarmadan,
tevekkülün eski hırkasını sırtına geçirip
Çocukluk hayalini,
bir muska gibi üzerinde taşıyarak düştü yola;
O hayali, çetin bir cevizin kabuğunu kırar gibi
her sabah yeniden çıkardı ortaya.
Su üstünde kağıttan gemi yürütmek gibiydi hayat;
Taşranın, solmuş umutların,
trajik sonların bir yansımasıydı adeta.
Onun öyküsü köyde başladı,
eski medrese tozunda, kitap kokusunda büyüdü;
Renkli ve ışıltılı bir dünya düşlerken,
acılarla dolu bir yol yürüdü bu uğurda.
Emekli bir imam olarak
çarşının o tozlu kalabalığında,
Dost meclislerinde demli çayların buğusuna sığınırdı.
Güncel siyasi tartışmaların,
memleket meselelerinin arasında,
Kendi içindeki o sessiz geçim sıkıntısını gizlerdi .
Mahallenin dar sokaklarından geçerken,
selamı bir emanet gibi dağıtırdı;
Eskimiş ceketinin cebinde çocuklara verecek bir avuç şeker,
Zihninde ise hiç bitmeyen o büyük memleket ağrısı...
Yüksek binaların gölgesinde kalan o eski bahçeli evinde,
Eski kitapların sararmış sayfaları arasında teselli arardı.
Gençlerin telefon ekranlarına hapsolmuş dünyasına bakarken,
İçinde bir kuşku belirirdi:
"Bu dini kim anlatacak biz gidince?"
Zihninde hep o aynı sorular:
"Bu kış nasıl geçer ?"
En çok da çocuklarını okutma,
onları hakkıyla yetiştirme çabası...
Gözlerindeki o derin kaygı,
evlatları birer kandil gibi yansın diyeydi.
Yaşamı sadece bir heves sananların gürültülü dünyasında;
Heves ettiği her şeyin kursağında kalışını
Sabırla ve sükûnetle izleyerek geçirdi ömrünü.
Samimiyetiyle zihinlerde yer edinmiş,
Janjanlı, gösterişli imajları
ve sahte şablonları yıkıyordu adeta;
Çünkü o, sanatın değil, doğrudan insanın peşindeydi.
Bazen yatsı sonrası başını ellerinin arasına alır,
Mutfağın tıkırtısında eşinin çabasına hürmetle bakardı.
"Ya Rabbi," derdi sessizce,
"Emanetini lekeletmeden taşıttır bize."
Pazardaki fiyatların yüksekliği, emekli maaşının azlığı,
Hepsi birer imtihan kağıdı gibi serilirdi önüne.
Lakin o, şikâyeti edebe aykırı sayar;
Yoksulluğu bir derviş hırkası gibi
vakarla taşırdı üzerinde.
Yaz tatili için köyünden kasabaya çalışmaya geldiği
o ilk günü hatırlar;
Her şeyin tekdüzeliğine
sesiyle hareket kazandırdığı o eski zamanları...
Tabelası olmayan bir hayatın tablosunu çizerken fırçalarla,
Aynada kendi suratını izlerken bazen hâlâ şöyle kızar:
“Ne işin var koca şehirde?
Gitsin çiftini sürsün Arif!”
Bir itirazdı onun sessiz haykırışı.
Hesapsız kitapsız yaşayanların
dünyayı tarumar etmesine gönlü hiç razı gelmedi.
Gece yarıları uykusu bölündüğünde
bozkırın sessizliğini dinler;
Köyündeki o kerpiç evin serinliğini özlerdi
Okuttuğu öğrencileri birer birer geçerdi hayalinden,
Kimi mühendis olmuştu, kimi doktor ,vali ,öğretmen…
Onların başarısında kendi alın terini değil,
kaderin lütfunu görür;
Bir "Elhamdülillah" ile bağlardı
tüm eksik kalan cümlelerini.
Köyün delisidir bazen de yol gösteren,
Nihayetinde hayat, her engele rağmen devam eder.
Hevesleri kursaklarında kalsa da,
kocaman hayaller bir sonuca bağlanmasa da;
O tevekkül sahibi duruşuyla bize hayatın sırrını fısıldar.
O yalınlığı, o sadeliği bize lisanıyla anlatırdı.
O gönül diline aşina insanları severdi.
Doğal, samimi ve her şeyden önce
"buranın yerlisi" olan bir yürek...
Hacı Arif Bey,
tesbihinin tanelerinde sabır biriktirirken bilirdi ki;
Bu dünyada anlatacak daha çok hikâyemiz var
işlenmeyi bekleyen.
Bozkırda, köyde, kasabada veya şehirde...
Belki o zaman insana dair umudumuzu yeniden çoğaltabiliriz. Okyanusumuzda yüzen küçükte olsa bir gemi var,
basit bir kağıttan olsa da…
redfer
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.