Yalanın Karanlığı Emeğin Çığlığı
ÜSTAD KENAN KUZUCU DiYOR Ki;
Yalan, sadece bir kelime değildir… Yalan, bir insanın içindeki karanlığın dışa vurmuş hâlidir. Hele ki o yalan, alın teriyle yaşayan, ekmeğini dişinden tırnağından artıran fakir fukaranın emeğine bulaşmışsa; işte o zaman bu, basit bir yanlış değil, düpedüz bir vicdan çöküşüdür. Çünkü yalanın en ağır hali, güçlü olanın güçsüzü ezmek için uydurduğu, haklıyı haksız göstermek için kullandığı yalandır.
Siz, belki bir cümleyle geçiştiriyorsunuz… Belki birkaç kelimeyle kendinizi kurtardığınızı sanıyorsunuz. Ama o söylediğiniz her yalan, bir sofradan eksilen bir lokmadır. Bir annenin çocuğuna veremediği ekmektir. Bir babanın gece başını yastığa koyduğunda içinden yükselen sessiz çığlıktır. Çünkü siz yalan söylerken sadece gerçeği çarpıtmıyorsunuz; bir başkasının hakkını da gasp ediyorsunuz.
Ar, namus, utanma… Bunlar insana insan olmayı hatırlatan en temel duygulardır. Ama bazıları vardır ki, bu kavramlar onların dünyasında çoktan silinmiştir. Yüzleri kızarmaz, gözleri kaçmaz, kalpleri sızlamaz. Çünkü onlar için doğru ile yanlış arasında bir fark yoktur; tek gerçek, kendi çıkarlarıdır. İşte bu yüzden yalan, onların dilinde sıradan bir alışkanlık, hatta bir silah hâline gelmiştir.
Karakter dediğin şey, zor zamanlarda ortaya çıkar. Menfaatin bittiği yerde dürüstlük başlar. Ama siz… menfaatiniz uğruna eğilip bükülen, doğruyu kendi çıkarınıza göre şekillendiren insanlarsınız. Bu yüzden ne söylediğiniz sözün bir ağırlığı var, ne de taşıdığınız ismin bir değeri. Çünkü karakter, sözle değil, duruşla ölçülür. Ve sizin duruşunuz, ilk rüzgârda savrulacak kadar zayıf.
Unutmayın, yalan kısa vadede kazandırır gibi görünür ama uzun vadede insanın içini çürütür. Vicdanı sustura sustura bir gün tamamen yok eder. O gün geldiğinde artık ne doğruyu hissedebilirsiniz ne de yanlışı. İşte en büyük kayıp da budur: insanın kendini kaybetmesi.
Fakir fukaranın emeğine uzanan her el, aslında kendi insanlığını çalar. Siz belki cebinizi doldurduğunuzu sanırsınız ama aslında ruhunuzu boşaltırsınız. Çünkü haksız kazanç, insanın içine çöken ağır bir yüktür. Taşıdıkça ezer, ezdikçe küçültür.
Ve gün gelir… O küçüldüğünüz yerde, aynaya baktığınızda kendinizden bile utanırsınız. Eğer hâlâ içinizde utanacak bir şey kaldıysa, işte o an aslında hâlâ tamamen kaybolmadığınızın son işaretidir. Çünkü insan, ne kadar kirlenirse kirlensin, içinde bir yerlerde kalan o küçük vicdan kırıntısı sayesinde yeniden doğrulabilir. Ama siz o sesi de susturmayı seçerseniz, işte o zaman geriye sadece boş bir kabuk kalır; ne merhamet taşır, ne adalet, ne de insanlık.
Bilirsiniz, bazı yaralar görünmez… Ama en derin olanlar da onlardır. Yalanla çalınan emek, sessizce birikir insanların içinde. O haksızlık, o içe atılan öfke, o çaresizlik… Hepsi bir gün büyür, büyür ve bir toplumun ruhunu çürütmeye başlar. Çünkü adaletin olmadığı yerde güven ölür. Güvenin öldüğü yerde ise ne dostluk kalır ne de insanlık.
Siz belki bugün kazanıyormuş gibi görünüyorsunuz. Belki çevrenizdekileri kandırdığınızı, düzeni lehine çevirdiğinizi sanıyorsunuz. Ama hayat, her şeyi bir gün dengeye getirir. Hiçbir yalan sonsuza kadar ayakta kalamaz. Her sahte söz, bir gün gerçeklerin ağırlığı altında ezilir. Ve o gün geldiğinde, kaçacak yer de bulamazsınız, saklanacak bir gölge de…
Çünkü hak dediğin şey, er ya da geç sahibini bulur. Ve o hak, sizden söke söke alınır. Ne kurduğunuz cümleler sizi kurtarır, ne de arkanıza aldığınız kalabalıklar. O an, yalnız kalırsınız… Hem de hiç olmadığınız kadar yalnız. Çünkü karakteri olmayanın, zor gününde yanında duracak kimse de olmaz.
Belki siz unutursunuz yaptıklarınızı… Ama hayat unutmaz. Zaman unutmaz. En önemlisi de, o emeği gasp edilen insanların duası da bedduası da unutmaz. Sessizce yükselen o iç çekişler, bir gün karşınıza çıkar. Ve o zaman anlarsınız ki, bir lokma haksız kazanç uğruna kaybettiğiniz şey, aslında koskoca bir insanlıktı.
İnsan olmak zor değildir aslında… Doğruyu söylemek, hak yememek, kimsenin alın terine göz dikmemek… Bunlar büyük meziyetler değil, olması gereken şeylerdir. Ama işte bazıları için en zor olan da budur. Çünkü doğruluk cesaret ister. Dürüstlük omurga ister. Vicdan ise yürek ister…
Sizde hangisi var, gerçekten hiç düşündünüz mü?
Yoksa aynaya her baktığınızda, gördüğünüz şeyin sadece bir yüz olduğunu; ama o yüzün arkasında bir insan kalmadığını fark etmekten mi korkuyorsunuz…
Çünkü insan bazen en büyük kaybını, kazandığını sandığı anda yaşar. Alkışlar arasında, sahte tebessümlerin gölgesinde, kendini güçlü zannederken aslında en zayıf hâline bürünür. Siz de öylesiniz… Etrafınızda dönen düzen, size bir güç illüzyonu sunuyor olabilir. Ama o düzenin temeli, başkalarının hakkı üzerine kurulmuşsa; o güç, sadece geçici bir gölgeden ibarettir.
Bir gün gelir, o gölge kaybolur.
Ve işte o gün, gerçeklerle baş başa kalırsınız. Ne saklayacak bir bahaneniz olur, ne de sığınacak bir yalanınız. Çünkü hakikat, eninde sonunda kapıyı çalar. Hem de öyle bir çalar ki, görmezden gelmek mümkün olmaz. O an, geçmişte attığınız her adımın, söylediğiniz her yalanın, çiğnediğiniz her hakkın hesabı tek tek önünüze serilir.
İnsan bazen affedilmek ister… Ama affedilmek, önce hatayı kabul etmekle başlar. Siz hatanızı kabul etmeden, üstünü örtmeye çalıştıkça sadece daha derine batarsınız. Çünkü gerçekler gömülmez; sadece birikir. Ve biriken her şey, bir gün taşar.
Belki o gün geldiğinde, ilk defa gerçekten susarsınız… Çünkü söyleyecek bir sözünüz kalmaz. Savunacak bir tarafınız olmaz. İşte o sessizlik, sizin en büyük cezanız olur. Çünkü insanın kendi gözünde düşmesi, dünyadaki en ağır yargıdır.
Ama hâlâ bir ihtimal var…
Eğer içinizde en ufak bir insanlık kırıntısı kaldıysa, hâlâ bir şeyleri değiştirebilirsiniz. Bu, kolay değildir. Haksız kazancı bırakmak, doğruyu kabullenmek, zarar verdiğiniz insanlarla yüzleşmek… Bunlar cesaret ister. Ama şunu bilin: Kaçmak, hiçbir şeyi çözmez. Sadece geciktirir.
Gerçek yüzleşme, insanı ya tamamen yıkar… ya da yeniden inşa eder.
Siz hangisini seçeceksiniz?
Karanlığın içinde kaybolmayı mı…
Yoksa bütün hatalarınıza rağmen ayağa kalkıp, insan kalabilmeyi mi…
Çünkü günün sonunda herkes bir seçim yapar. Ve o seçim, sadece bugünü değil; yarınını da belirler.
Artık mesele sizin ne söylediğiniz değil…
Mesele, gerçekten kim olduğunuz.
Çünkü insanın söylediği sözler unutulur, yaptığı hatalar bile zamanla silikleşir… ama kim olduğu, nasıl bir karakter taşıdığı asla gizli kalmaz. Siz ne kadar örtmeye çalışsanız da, gerçek sizi ele verir. Bir bakışta, bir davranışta, en küçük bir çıkar anında ortaya çıkar. Çünkü karakter, insanın en çıplak hâlidir; saklanamaz, makyaj tutmaz, yalanla ayakta duramaz.
Bugün belki hâlâ kendinizi kandırıyorsunuz. “Ben böyleyim, dünya da böyle” diyerek rahatlatıyorsunuz içinizi. Ama dünya böyle olmak zorunda değil… İnsan bu kadar kirli olmak zorunda değil. Siz seçtiniz bunu. Kolayı seçtiniz. Doğruyu değil, işinize geleni seçtiniz. Ve şimdi o seçimin yükünü, farkında olmadan her gün biraz daha ağır taşıyorsunuz.
Çünkü insan, kendinden kaçtıkça yorulur.
Bir düşünün… Hiç mi içinizden bir ses yükselmiyor? Hiç mi gecenin bir vakti gözleriniz tavana dalıp “Ben ne yaptım?” demiyorsunuz? Eğer diyorsanız, işte orası hâlâ kurtulabileceğiniz yerdir. Ama o sesi de bastırıyorsanız, işte o zaman gerçekten kaybolmuşsunuz demektir.
Yalan sadece karşıdakini aldatmaz… Yalan, insanın kendine kurduğu en büyük tuzaktır. Siz o tuzağın içinde yaşıyorsunuz. Belki farkında değilsiniz, belki de fark etmek istemiyorsunuz. Ama gerçek değişmez: Her yanlış, bir gün sahibini bulur.
Ve o gün geldiğinde…
Ne bir sıfatınız kalır sizi kurtaracak, ne bir ünvanınız, ne de arkanızda duran insanlar. Çünkü çıkar üzerine kurulan hiçbir bağ, zor zamanlarda ayakta kalmaz. Sizin yanınızda olanlar da, sizin gibi olanlardır. Ve sizin gibi olanlar, ilk fırsatta sizi de yarı yolda bırakır.
İşte o an anlarsınız…
Asıl yalnızlık, etrafında kimse olmaması değildir.
Asıl yalnızlık, kimsenin sana gerçekten değer vermemiş olmasıdır.
Siz değer vermeyi bilmediğiniz için, değer görmeyi de kaybettiniz.
Ve bu, parayla, güçle, yalanla doldurulamayacak bir boşluktur.
İnsan olmak… Belki de en zor şey budur sizin için. Çünkü insan olmak; hesap vermeyi göze almak demektir. Hata yaptığında eğilip özür dilemek, kırdığında onarmaya çalışmak, haksızlık yaptığında geri dönüp düzeltmek demektir.
Ama siz, hep kaçtınız.
Kaçtıkça da küçüldünüz.
Küçüldükçe de, kendi gözünüzde bile değersizleşmeye başladınız.
Ve şimdi…
Belki ilk defa bu kadar net bir şekilde yüzünüze vuruluyor gerçek:
Siz, başkalarının emeğini çalarken aslında kendi insanlığınızı çaldınız.
Siz, yalanla bir düzen kurarken aslında kendi sonunuzu hazırladınız.
Artık yolun sonuna yaklaşırken, geriye dönüp baktığınızda ne göreceksiniz?
Bir sürü kazanılmış şey mi…
Yoksa telafisi mümkün olmayan kayıplar mı…
Cevap aslında hep aynı yerde saklı:
Vicdanınızda.
Ve eğer hâlâ o vicdan konuşabiliyorsa…
Belki de bu, sizin son şansınızdır.
ÜSTAD KENAN KUZUCU
Yalanın Karanlığı Emeğin Çığlığı başlıklı yazı ÜSTAD KENAN KUZUCU tarafından
20.05.2026 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.