Ateşle Buz Arasında İftiranın Gölgesinde Ezilen Onurun İfadesi
ÜSTAD KENAN KUZUCU DİYOR Kİ !
Bir ili düşünün…
Adı haritada sıradan, kaderi vicdanda ağır.
O ilin valisini düşünün;
Devletin verdiği yetkiyi, mühürlü bir emanet gibi değil,
keskin bir bıçak gibi kullanan bir gölgeyi.
Ve ben…
Ne savcıyım, ne sanık.
Ne suçun ortağıyım, ne de kirli bir hesabın parçası.
Ben, ateşle buz satan bir sokağın ifadesiyim.
Bir elimde yanık, bir elimde donukluk…
İkisi de bana ait değil ama ikisi de beni yakıyor.
Aslına karşı konuşuyorum şimdi.
Dosyaların arasına sıkışmış gerçeğin adına.
İftirayı delil, sessizliği itiraf sayan bir aklın karşısında duruyorum.
Suçsuz bir insanı demir kapıların ardına koymak,
üstüne bir de “adli imza” diye boynuna görünmez bir pranga takmak…
Buna kamu düzeni denmez.
Buna hukuk hiç denmez.
Bu, yetkinin amacından sapmasıdır.
Bu, makamın ruhunu inkâr etmesidir.
Bu, devleti temsil ettiğini sanarken
devlete en büyük zararı vermektir.
Bir sokakta ateş ve buz satılır mı dersiniz?
Satılır…
Ateş, iftiradır; hızlı yakar, iz bırakır.
Buz, suskunluktur; dondurur, çürütür.
Ben o sokakta durdum.
Ne ateşi ben yaktım, ne buzu ben tuttum.
Ama ikisinin bedelini de bana ödettiler.
Buradan açıkça söylüyorum:
Adalet, güçlüye göre eğilip bükülen bir tabela değildir.
Masumiyet, makamdan korkup sessiz kalan bir detay hiç değildir.
Devlet, insanı ezmek için yetki vermez;
insanı korumak için sorumluluk yükler.
Bugün susanlar bilsin ki,
yarın dosyalar konuşur.
Bugün mühür vuranlar bilsin ki,
yarın tarih imza ister.
Benim ifadem budur.
Ateşle buz arasında kalmış bir insanın,
aslına karşı,
iftiraya karşı,
yetkinin hoyrat kullanımına karşı
net, ağır ve geri dönüşü olmayan ifadesi.
Bir mahalleyi düşünün…
Kaldırımlarında alın teri,
kepenklerinde umut asılı.
Bir yanda sabahın köründe dükkân açan esnaf,
öte yanda geceden kalan karanlık:
zehir satan, vicdanını çoktan paketleyip elden ele dolaştıran bir tüccar.
Ve işte felaket tam burada başlıyor.
Bir zehir tüccarının ağzından çıkan kirli bir cümle,
bir esnafın yıllarca biriktirdiği şerefin önüne delil diye konuluyor.
Borçla boğuşan, ayakta kalmaya çalışan bir insanın hayatı,
bir valinin verdiği emirle,
bir savcının yetkisini sorgulamadan kullanmasıyla
yerle bir ediliyor.
Devletin kudreti,
adaletin terazisi olması gerekirken
birilerinin elinde balyoza dönüşüyor.
Soruyorum buradan, açık ve net:
Zehir satanın sözü ne zamandır namuslu sayıldı?
Mahalleye ölüm dağıtanın ifadesi,
alın teriyle yaşayanın hayatından ne zaman daha kıymetli oldu?
Bir imza atılıyor.
Sıradan gibi…
Ama o imza bir haneyi susturuyor,
bir çocuğun başını öne eğiyor,
bir esnafın adını mahallede fısıltıya çeviriyor.
İnsan şerefiyle oynamak bu kadar mı kolay oldu?
Bir dosya kapağı kadar mı değersiz artık bir ömür?
Valinin emri masada duruyor,
savcının yetkisi raftan alınıyor,
ama vicdan…
Vicdan odada yok.
Ne karar masasında,
ne de geceleri yastığa baş koyan kafalarda.
Bilin şunu:
Borç insanı küçültmez.
Esnafı bitiren borç değil,
adaletsizliktir.
Şerefi kirleten yoksulluk değil,
iftirayı güç sanan zihniyettir.
Bugün bir esnafı yerin dibine soktuğunuzu sanırsınız,
ama aslında siz kendi adaletinizi gömüyorsunuz.
Toprak sessizdir ama unutmaz.
Tarih bekler, dosyaları saklar,
ve günü geldiğinde
herkesin adını hak ettiği yere yazar.
Bu yazı bir bedduadan ağırdır.
Çünkü bu yazı gerçektir.
Okuyan herkes şunu bilsin:
Bir insanın onurunu ezdiğiniz gün,
makamınız ne olursa olsun
yerin dibine girmişsinizdir bile.
Ve sanmayın ki bu yaptıklarınız dosya raflarında çürüyüp gidecek.
Bazı haksızlıklar vardır, mürekkep tutmaz;
kanla, ahla, utançla yazılır.
Siz bugün bir zehir tüccarının kirli ifadesini
devlet ciddiyeti diye süsleyip masaya koydunuz ya,
işte o an hukukun yüzüne kara bir leke sürdünüz.
Bir insanın adını,
bir kalemde “şüpheli” diye kirletmek ne demek bilir misiniz?
O isim artık evine girerken eğilir,
çocuğunun gözlerine bakarken yutkunur,
mahallesinden geçerken omuzları çöker.
Siz bunu “usul” sanırsınız,
ama bunun adı ruhen infazdır.
Valinin emri diyorsunuz.
Savcının yetkisi diyorsunuz.
Peki ya akıl?
Peki ya vicdan?
Peki ya Allah korkusu?
Onlar hangi genelgede, hangi talimatta yazıyordu?
Zehir satanın ağzı bal sürülmüş gibi dinlenirken,
helalinden kazanmaya çalışan esnafın sözü neden çamura batırıldı?
Çünkü kolaydı.
Çünkü güç, zayıfın üstünde denendi.
Çünkü iftirayı süzmek zahmet ister,
ama kabul etmek kolaya kaçar.
Bilin ki;
insan şerefiyle oynamak,
kamu gücünü kişisel körlüğe alet etmek,
yarın çocuklarınıza bırakacağınız en ağır mirastır.
Parayla silinmez,
makamla örtülmez,
zamana da güvenmeyin…
Zaman bazen sadece bekler,
sonra tek hamlede hesap sorar.
Siz bugün bir esnafı çiğnediniz.
Yarın bu düzen bir başkasını.
Ama zincirin bir halkası mutlaka size dayanır.
Çünkü adalet, er ya da geç
kendisiyle oynayanların kapısını çalar.
Bu sözler bağırmıyor farkındaysanız.
Sessiz…
Ama mezar taşı gibi ağır.
Çünkü bazı gerçekler haykırmaz,
insanın içine çöker.
Ve şunu son kez, çok net söylüyorum:
Bir insanın onurunu ayaklar altına alanlar,
yerin dibine girmek için
mahkeme kararını beklemez.
Onlar, vicdan terazisinde
çoktan hüküm giymiştir.
Ve siz hâlâ aynaya bakabiliyorsanız,
bu karanlığın en ürkütücü tarafı da budur zaten.
Çünkü insan bazen en büyük suçu,
yaptığını normalleştirerek işler.
Bir imza daha…
Bir tutanak daha…
Bir “rutin işlem” diye geçiştirilen karar daha…
Oysa her satırda bir hayat biraz daha eziliyor,
bir insan biraz daha yalnızlaşıyor,
bir aile biraz daha sessizleşiyor.
Siz buna “devlet refleksi” diyorsunuz.
Oysa bu, refleks değil;
bu, iradesizliğin kurumsallaşmış hâlidir.
Yetkiyi akılla değil, korkuyla kullananların
ardında bıraktığı tek miras budur.
Mahalle hâlâ orada.
Esnafın dükkânı hâlâ açık.
Ama bakışlar değişti.
Selamlar eksildi.
İnsanlar konuşurken etrafa bakıyor artık.
İşte sizin eseriniz bu.
Toplumu ayakta tutan güveni,
parça parça söktünüz.
Zehir tüccarı geceyi rahat uyur,
çünkü onun vicdanı zaten çoktan iflas etmiştir.
Ama siz…
Siz sabah kravatınızı bağlarken
o masum insanın yüzü hiç mi gelmiyor aklınıza?
Hiç mi boğazınız düğümlenmiyor
“Ya yanılıyorsam?” diye?
Yanılmak insana mahsustur.
Ama yanlışı bile bile sürdürmek,
işte o artık karakter meselesidir.
Ve bu dosyalara değil,
tarihe yazılır.
Unutmayın:
Devlet dediğiniz şey beton değildir,
makam odası değildir,
resmî mühür hiç değildir.
Devlet, adaletle nefes alır.
Adaleti kestiğiniz an,
içini boşaltırsınız.
Bugün güçlü görünürsünüz.
Yetki sizdedir.
Kalem sizdedir.
Ama yarın…
O kalemin mürekkebi kurur,
yetki el değiştirir,
dosyalar açılır.
Ve o gün geldiğinde
“Ben sadece emri uyguladım” cümlesi
kimsenin kulağında mazeret olmaz.
Bu yazı öfkeyle yazılmadı.
Bu yazı intikam istemiyor.
Bu yazı sadece bir gerçeği kayda geçiyor:
İnsan onuru,
hiçbir makamdan daha küçük değildir.
Ve siz,
bir insanın şerefini çiğnediğiniz gün,
ne kadar yukarıda oturursanız oturun,
ahlaken en diptesinizdir.
Sessizce…
Ama herkesin görebileceği kadar net.
Ve son söz niyetine,
ne süslü cümleye gerek var ne de uzun izaha…
İnsan onurunu dosya kapağına sıkıştıran,
iftirayı delil diye yücelten,
yetkiyi vicdanın önüne koyan,
bir zehir tüccarının sözüyle
bir esnafın hayatını karartan
kim varsa…
Makamından, unvanından, imzasından bağımsız olarak
tek bir kelimeyle anılsın:
Utansın.
Çünkü bazı kelimeler hüküm gibidir;
yükse sesle söylenmez,
ama insanın içine çöker.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.