Kürsüde Ahlak Masada Pazarlık
Üstad Kenan Kuzucu diyor ki:
Cuma namazını bir bekleyelim…
Hatta acele etmeyelim, hutbede “kul hakkı” geçsin, başlar öne eğilsin.
Çıkışta herkes birbirine gülümsesin,
Sonra arabaya binelim;
Lüks paket, deri koltuk, sessiz vicdan.
Ondan sonra başlayalım asıl toplantıya:
“Bu hafta kimi nasıl ikna ediyoruz?
Kimi kandırıyoruz değil, nasıl yönlendiriyoruz diyelim.
Kul hakkı mı?
Onu da nakit akışına yedirelim, muhasebe çözer.”
Cebinizde para var,
Kasalar dolu, hesaplar kabarık.
Ama kürsüden ne anlatıyorsunuz?
“Şükredin… Sabredin… Azla yetinin…”
İnsanlara sabrı öğretiyorsunuz
Çünkü sizin sabredecek haliniz yok.
Şükrü anlatıyorsunuz
Çünkü şükretmeyi çoktan unutmuşsunuz.
Yoksula diyorsunuz ki:
“İmtihandasın.”
Ama siz imtihanı çoktan geçtiniz(!)
Sorular size göre hazırlanmış,
Cevap anahtarı cebinizde.
Bir lokma ekmeğe sabır vaazı,
Bir maaşa kanaat nutku,
Ama kendinize gelince:
Daha fazlası, daha büyüğü, daha gösterişlisi…
Siz hiç beklemeyi bilmediniz.
Siz hiç “olmadı” demeyi öğrenmediniz.
O yüzden sabrı hep başkalarına havale ettiniz.
Adaletten bahsediyorsunuz,
Ama adalet size değince yavaşlıyor.
İnsanlıktan söz ediyorsunuz,
Ama insan karşınıza çıkınca görmezden geliyorsunuz.
Milliyetçilik dilinizde,
Ama vicdan sınır kapısında kalmış.
Dindarlık vitrinde,
Ama ahlak depoya kaldırılmış.
Cami çıkışı vaaz,
Makam odasında pazarlık.
Bir elinizde tesbih,
Diğer elinizde hesap makinesi.
Ve hâlâ diyorsunuz ki:
“Biz çok düzgün insanız.”
Evet…
Kendi yalanınıza inanacak kadar.
Bu düzen böyle gider sanıyorsunuz.
Ama bilmezsiniz:
Sabır taşının da bir dolma kapasitesi var.
Şükrün de samimiyet ister bir karşılığı.
Günün sonunda herkes aynaya kalır.
Kravatı çıkarınca,
Unvanı askıya asınca,
Gerçek yüz konuşur.
İşte o zaman ne vaaz kalır,
Ne makara…
Sadece vicdan.
Siz sabrı anlatıyorsunuz
çünkü hiç beklemediniz.
Siz şükrü öğretiyorsunuz
çünkü elinizdekini hiç “yeter” saymadınız.
Tok insana açlığı tarif ediyorsunuz,
klimalı odadan üşüyeni nasihatle ısıtmaya çalışıyorsunuz.
“Biraz dişini sık” diyorsunuz,
ama sizin dişler zaten altın kaplama.
Yoksula diyorsunuz ki:
“Şükret, haline razı ol.”
Peki siz niye razı değilsiniz?
Niye her ihale yetmiyor,
her makam küçük geliyor,
her yetki az kalıyor?
Sabır, sizde bir erdem değil;
bir yönetim aracı.
Şükür, sizde bir inanç değil;
toplumu oyalama politikası.
Kriz olunca “hep birlikte sabredeceğiz” diyorsunuz,
Ama birlikte sadece sabır var,
Refah ayrıcalıklı katlarda.
Hata olunca “kader” diyorsunuz,
Ama kazanç olunca “başarı bizim.”
Zarar halkın,
Kâr tanıdıkların.
Adalet kelimesini çok seviyorsunuz,
Çünkü dosyalarda güzel duruyor.
Ama adalet kapınızı çalınca
Sekreter “yoğunuz” diyor.
Dindarlık sizde prosedür,
İnsanlık ise opsiyonel.
Vicdan, sistemde var
ama aktif değil.
Cuma hutbesi biter bitmez
vicdanı sessize alıyorsunuz.
Tesbih çekilirken parmaklar temiz,
Ama imzalar kirli.
En ironik olan ne biliyor musunuz?
Bütün bunları yaparken
kendinizi hâlâ “iyi insan” sanmanız.
Çünkü siz kötülüğü
hep başkalarının üstüne yıktınız.
“Zaman böyle,” dediniz.
“Sistem bunu gerektiriyor,” dediniz.
Ama sistemi kuran da
çarkı çeviren de sizdiniz.
Unutmayın:
Sabır, susmak değildir.
Şükür, boyun eğmek değildir.
İnanç, vitrinde durmaz.
İnsanlık, sadece konuşulmaz.
Bir gün gelir,
o öğrettiğiniz sabır
sizin için tükenir.
O anlattığınız şükür
size sorulur.
Ve o gün,
ne kürsü kalır,
ne makam,
ne de arkanızda saklanacak kalabalık.
Sadece siz
ve susturamadığınız bir vicdan.
Siz vaaz verirken sesiniz tok,
ama vicdanınız kısık.
Mikrofon açık, kalp kapalı.
Kürsüde ahlak, masada pazarlık.
Şükür diyorsunuz…
Çünkü şükredecek hâliniz yok.
Sabır diyorsunuz…
Çünkü beklemenin ne demek olduğunu hiç öğrenmediniz.
Sizin hayatınız “hemen”,
başkalarınınki “nasip”.
Parayı tutan eliniz titremiyor,
ama yoksulun omzu titrerken
“imtihan” diyorsunuz.
Sizin imtihanlarınız hep kazançlı,
hep tek derslik,
hep geçmeli.
Adaleti ağzınıza alıyorsunuz
çünkü adalet size uğramıyor.
Hesap vermeyi seviyorsunuz
çünkü sıra size gelmiyor.
Sistem dediğiniz şey,
günahlarınızın sigortası.
Bir hata olunca:
“Yanlış anlaşılma.”
Bir zulüm olunca:
“Yetki aşımı.”
Bir hırsızlık olunca:
“Algı operasyonu.”
Ama bir gariban konuşunca:
“Devlete başkaldırı.”
Dininiz güçlü,
ama merhametiniz zayıf.
İnancınız slogan,
ahlakınız dipnot.
Cami çıkışı “helallik” var,
ama kapalı kapılar ardında
aynı gün yeni kul hakları yazılıyor.
Siz günahı silmiyorsunuz,
sadece erteliyorsunuz.
En kirli tarafı ne biliyor musunuz?
Bunu yaparken hâlâ kendinizi
“örnek insan” sanmanız.
Çünkü aynaya değil,
alkışa bakıyorsunuz.
Siz sabrı öğrettiniz
ama öfkeyi biriktirdiniz.
Siz susmayı telkin ettiniz
ama patlamayı satın aldınız.
Bir gün o sabır,
bir gün o sessizlik
size fatura olarak dönecek.
O gün geldiğinde
ne ünvan konuşur,
ne koruma,
ne de kalabalıklar.
Çünkü vicdan,
yalnız yakalar.
Ve o zaman anlayacaksınız:
Şükür, parası olana değil
kalbi olana yakışır.
Sabır, güçlüden değil
adaletliye yakışır.
Din, konuşana değil
utanana yakışır.
Bu düzeni sürdürebilirsiniz,
ama temize çekemezsiniz.
Çünkü bazı lekeler
raporla değil,
yüzleşmeyle çıkar.
Siz düzen kurduk sandınız,
meğer adaletsizliği kurumsallaştırmışsınız.
Siz denge dediniz,
terazinin bir kefesine altını,
öbürüne insanı koydunuz.
“Şükret” dediniz,
çünkü siz hiç şükredecek yerde durmadınız.
“Sabret” dediniz,
çünkü sabrın sizi hiç sınamadığı bir hayatta büyüdünüz.
Başkasının açlığı size nasihat oldu,
başkasının sessizliği size konfor.
Halkı sabra çağırdınız,
ama kendi hırsınıza tek bir fren koymadınız.
Paylaşmayı anlattınız,
ama paylaşılacak ne varsa çevrenize pay ettiniz.
Merhameti sevdiniz,
uzaktan…
Yakına gelince maliyetli oldu.
Cami sizin için mola yeri,
dua bir temenni,
helallik bir formalite.
Asıl ibadet,
kapalı kapılar ardında
çıkarı korumak.
Hata sizden çıkınca “sistem”,
başkası yapınca “suç”.
Zulüm sizden gelince “istisna”,
mazlum konuşunca “tehdit”.
En tehlikelisi de şu:
Bütün bunları yaparken
kendinizi hâlâ haklı hissetmeniz.
Çünkü güç,
vicdanı sessize alma yetkisi vermiyor
ama siz öyle sandınız.
Bilmezsiniz:
Sabır öğretilerek değil,
adaletle yaşatılarak olur.
Şükür telkin edilmez,
örnek olunur.
İnanç nutukla değil,
utanma duygusuyla ölçülür.
Bir gün o sabır,
öğrettiğiniz yerden değil
bastırdığınız yerden taşar.
Bir gün o şükür,
vaaz ettiğiniz dilden değil
hesap soran gözlerden okunur.
Ve o gün geldiğinde
kimseye “sabret” diyemezsiniz.
Çünkü sabır,
kendini sömürene karşı biter.
Kimseye “şükret” diyemezsiniz.
Çünkü şükür,
çalınan hayata söylenmez.
Geriye ne kalır biliyor musunuz?
Unvanı düşmüş bir cümle,
boş bir kürsü,
ve ilk kez susturamadığınız
bir vicdan.
Siz kendinizi dokunulmaz sandınız.
Çünkü uzun süre kimse dokunmadı.
Ama dokunulmamak,
temiz olmak değildir.
Gücünüzü hak sandınız,
hakkı da gücünüze göre eğdiniz.
“Biz yapıyorsak vardır bir hikmeti” dediniz.
O hikmet,
hep sizin cebinize yazıldı.
Halk sustukça
siz kendinizi haklı zannettiniz.
Oysa suskunluk rıza değildir;
bazen sadece
nefes toplamak.
Sabrı o kadar istismar ettiniz ki
artık sabır,
erdem değil alarmdır.
Şükrü o kadar çiğnediniz ki
artık şükür,
boyun eğmek sanılıyor.
Siz “biz iyiyiz” dedikçe
kötülük sistem oldu.
Siz “niyetimiz temiz” dedikçe
sonuçlar kanadı.
Çünkü niyet,
hesap vermeden temize çıkmaz.
Unutmayın:
Mazlumun duası slogan tutmaz
ama hedefi şaşırmaz.
Adalet geç gelir derler,
doğru…
Ama geldi mi
kimliğe bakmaz.
Bugün alkış aldığınız yerlerde
yarın sessizlik yankılanır.
Bugün arkanıza aldığınız kalabalık
yarın sizden uzak durur.
Çünkü menfaatin ahlakı yoktur,
süresi vardır.
Ve o gün geldiğinde
kimseye vaaz veremezsiniz.
Çünkü söz,
yaşanmayınca iflas eder.
Kimseye sabır öğretemezsiniz.
Çünkü sabır,
adaletsizliğe kalkan değildir.
Geriye sadece şu kalır:
Keşke…
Ama bilirsiniz,
keşke
bir muhasebe yöntemi değildir.
İşte bu yüzden
bugün gülen yüzler,
yarın aynaya bakamaz.
Bugün öğreten diller,
yarın susar.
Çünkü bazı defterler
geç kapanır,
ama eksiksiz kapanır.
Siz her şeyi zamana yayarak kurtulacağınızı sandınız.
“Unutulur” dediniz.
“Gündem değişir” dediniz.
Ama vicdanın gündemi hiç değişmez;
sadece sessiz kalır, not alır.
İyiliği reklam yaptınız,
kötülüğü prosedürle gizlediniz.
Bir iyilikle on zulmü perdelediniz,
sonra aynaya bakıp “denge” dediniz.
Denge bu değil;
bu, matematikle günah yıkamak.
Hep başkalarına nasihat ettiniz:
“Büyüklere saygı…”
Ama büyüklüğü,
insanın üstüne basarak ölçtünüz.
“Devlet, millet…”
Ama millet deyince
hep başkalarının fedakârlığını kastettiniz.
Siz konuşurken
kelimeleriniz düzgün,
ama izleriniz kirli.
Arkanızdan toparlanan hayatlar yok,
sadece toparlanmaya çalışan insanlar var.
Bir gün biri çıkıp
“Benim payıma düşen adaleti istiyorum” dediğinde
şaşırıyorsunuz.
Çünkü adalet sizin için
dağıtılan bir şeydi,
hesabı sorulan değil.
Unutmayın:
Güç,
insanı yüceltmez;
ne olduğunu ifşa eder.
Yetki,
karakteri örtmez;
çıplak bırakır.
Bugün susturabildiğiniz herkes
yarın birer tanıktır.
Bugün bastırdığınız her gerçek
yarın delildir.
Ve hiçbir sistem
sonsuz erteleme özelliğine sahip değildir.
En sonunda
herkes kendi terazisine çıkar.
Ne kalabalık kurtarır,
ne ünvan.
Sadece şuna bakılır:
“Sen, elindekini
nasıl kullandın?”
İşte o an,
şükür de susar,
sabır da.
Çünkü onlar
istismar edilmek için değil,
hak edilmek içindir.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.