Gölge Hakikat Ve Sosyal İnsan
Yıllardır derin bir sessizliğe emanet ettiğim, zihnimin kuytularında hep yarım bıraktığım o büyük muhasebeyi, bugün yine güneşin kavurucu sıcağı altında günlük ajandama birkaç aceleci cümle düşerek yarım bırakıyorum.
Tarihin eski sayfalarında, o çok uzak yüzyıllarda susmak; bu belalı ve tekinsiz dünyayla baş etmenin en asil, en güvenli yolu olarak tanımlanırdı belki. İnsanlar sükûtu bir zırh gibi kuşanır, fırtınanın geçmesini beklerlerdi. Fakat takvimlerin 2026'yı gösterdiği bu yeni çağda suskunluk artık koruyucu bir liman değil; yalnızca zamana yenik düşmüş bir yanılgı.
Sahi, insanın etrafına kalın çizgilerle sınırlar çizdiğimizde neden o sınırlarda durmayı bilmez insanoğlu? Neden hep o çizginin ötesine, bilmediği ya da haddi olmayan o karanlık boşluğa taşmak ister?
İfade etmenin, içimizdeki fırtınaları dışarıya dökmenin, kendimizi anlatmanın bu kadar zahmetsiz ve bu kadar pervasızca kolay olduğu bir devirde; susmayı seçen bir insan gerçekten bilgece bir bilinçle mi hareket etmektedir, yoksa derin bir anlamsızlığın girdabında mı kaybolmaktadır?
Eğer sessizlik, yalnızca çevresindeki çürümeyi görmemek adına kendi içine kapanmak ve kurumaya yüz tutmaksa, buna nasıl erdem diyebiliriz? Böylesi bir kaçış, kolaycılık değil de nedir? Gözünün önündeki güneşe sırtını dönüp, “Ben o aydınlığı hiç görmedim.” demek, insanı ahlaki sorumluluktan azat eder mi?
Oysa biliyordu; görüyordu. Bu tavır, göz kamaştırıcı bir öğle vaktinde güneşi inkâr edip, “Daha şafak sökmedi, her yerde zifiri karanlık var.” diye diretmekten farksızdır.
Üstelik bu kolektif körlük, yalnızca makro sistemlerde ya da uzak siyaset arenalarında karşımıza çıkmıyor. Bu durum, gündelik sosyal yaşamın tam kalbinde; sıradan dostluklarımızda ve sığ sosyalleşme pratiklerimizde de aynı biçimde işliyor.
Bugünün "sosyal insanı", yalnız kalma korkusuyla ya da dışlanma endişesiyle, içinde bulunduğu toplulukların küçük yalanlarına seve seve ortak oluyor. Çürüme; büyük güç odaklarında değil, kahve masalarında, sahte gülüşlü dostluk meclislerinde, sırf ilişkiler bozulmasın diye birbirinin kibrini, hatasını ve eksikliğini görmezden gelen o "medeni" suskunlukta başlıyor.
Gerçeği söyleyenin "uyumsuz" ya da "bozguncu" ilan edildiği, herkesin birbirinin sahte maskelerine övgüler düzdüğü büyük bir sosyal tiyatro oynuyoruz.
İşte bu yüzden, o meşhur Kral Çıplak yalnızca sarayları değil, gündelik insani ilişkilerimizi de açık eder. Masalda herkes, muktedir kralın üzerinde eşi benzeri görülmemiş, ipekten ve ihtişamdan dokunmuş bir saltanat elbisesi olduğunu fısıldıyordu birbirine.
Bugün de sosyal insan; arkadaşının, dostunun ya da ait olduğu grubun çıplak kusurlarını örtbas etmek için adeta yarışıyor. Herkes birbirine muhteşem elbiseler giydiğini söylüyor; çünkü aksini söylemek, kendi konforlu yanılsamasını da bozacak.
Modern sosyal düzenler, gerçeği tam dile getirdiğimiz o kırılma anlarında adeta gözlerimizin merceğini değiştiriyor. Algılarımızla oynuyor, kelimelerimizin altını oyuyorlar. Bizleri hakikatin peşinden gitmek yerine, birbirini ağırlayan sahte bir onaylanma döngüsünde yavaş yavaş çürüyen canlılara dönüştürüyorlar.
Ama ne yaparlarsa yapsınlar; dürüst bir söz bir kez söylenmiştir ve ortadaki yalın gerçekliği tamamen yok etmeye hiçbirinin gücü yetmez.
Masalın bittiği yerde, avuçlarımızda acı bir soru kalıyor:
Eğer bir toplum ve onun sosyal insanı, hem gücü elinde tutanın hem de kapı komşusunun çıplaklığını örtmek için kendi iradesini, dürüstlüğünü ve doğrularını feda ediyorsa; asıl çıplak kalan kral mıdır, yoksa o halkın ve o sahte sosyalliğin ta kendisi mi?
Hamiye GÜL
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.