Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Bagajdaki Memleket

Bagajdaki Memleket


Sene 1971. İstanbul’un henüz bağlık bahçelik, şehre uzak ve sessiz köşesi Ümraniye’de, dedemle ninemin dizinin dibindeyim. Bir gün ellerime o dönemin en mühim vesikası, arkasında kocaman bir otobüs resmi olan o meşhur biletlerden biri tutuşturuldu. İstek, aile meclisinin en yüksek merciinden, dedem ve ninemden gelmişti: Rize’nin Kalkandere ilçesine, Kayabaşı köyüne tek başıma gidilecekti.


Yola çıkmadan önceki akşam, dedem beni karşısına oturttu. Elleri nasırlı, gözleri derin birer kuyu gibiydi. Şefkatle karışık, o eski toprakların ağırlığıyla konuştu:


"Bak oğul," dedi, "yol dediğin sadece menzile varmak değildir. İnsanın hamlığını alan bir imtihandır. Büyük şehirde büyüyorsun ama aslını, toprağını unutmayasın. Dağların dikliğine bakıp korkma, dağ ne kadar dik olursa olsun, insan azmetti mi üstüne yol eyler. Yol boyu sabret, insanları izle, yolculukta adamı tanırsın. Bu nasihatimi heybene koy, öyle çık yola."


On yaşında bir çocuk için bu sözler o an birer sır gibiydi; fiyakalı bayramlık kıyafetlerim ve ninemin sıkı sıkıya tembihlediği azık torbamla Harem Garajı’nın o mahşeri kalabalığına karıştım. Benim nasibime düşen, burnu öne doğru uzanan, arkasından kara dumanlar savuran bir burunlu otobüstü.


Muavin, bagajları tavan demirlerine halatlarla bağlarken, ben muavin koltuğunun hemen arkasında, cam kenarında yerimi almıştım bile.


Sigara Dumanı, Çığlıklar ve Kaosun Dramı

Otobüs hareket edip de şehirden uzaklaştıkça, içerisi adeta bir mahşer yerine döndü. O yıllarda otobüslerde sigara yasağı ne gezer... Camlar sıkı sıkıya kapalıydı ve neredeyse her iki erkekten biri keskin bir tütün yakmıştı. Kısa sürede otobüsün tavanını, göz gözü görmez hale getiren mavi-gri bir duman bulutu kapladı. On yaşındaki ciğerlerim o ağır, zifiri kokudan kavrulurken, başımın ağrısından gözlerimden yaşlar süzülüyordu.


Üstelik bu dumanaltı ambiyansa, tahammülü zor bir gürültü eşlik ediyordu. Kulakları sağır eden motor bağırtısının üzerine; ağlayan çocukların feryatları, tavandaki bagajdan sızan tavukların gıdaklamaları, memleket hasretiyle yüksek sesle dertleşen amcaların gürültüsü biniyordu. Her kafadan bir ses çıkıyor, yorgunluk ve uykusuzlukla birleşen bu kargaşa, yolculuğu tam bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürüyordu.


Direksiyon Başında Bir Kaptan, Arkada Kırk Çile

Otobüs İstanbul’un tozunu yutup da İzmit’e, oradan Bolu Dağı’nın o bitmek bilmeyen kıvrımlarına vurduğunda, macera asıl rengini belli etmeye başladı. 1971 model Türkiye yolları, bugünün otobanlarına hiç benzemezdi; her viraj bir macera, her rampa motorun can çekiştiği bir imtihandı.


Yolculuğun en dramatik sahneleri, o dik Bolu rampalarında yaşandı. Otobüsün motoru hararet yapıp da yol kenarındaki bir çeşmenin başında durduğumuzda, yolcuların sergilediği o canhıraş yardımlaşma hem hayret verici hem de iç burkucuydu. Kimi duasını okuyor, kimi motor kapağına su döküyor, yaşlı teyzeler otobüsün içindeki sıcakta boncuk boncuk ter dökerek salavat getiriyordu. On yaşındaki aklımla, bu koca demir yığınının bizi sağ salim memlekete ulaştırıp ulaştıramayacağını derin bir şaşkınlık içinde sorguluyordum.


Uçurumların Gölgesinde İlginç Bir Mola


Yolculuğun son saatlerinde , Karadeniz’in o meşhur, sarp dağlarına tırmanmaya başladık. Yollar tek şeritli, mıcırlı ve alabildiğine dardı. Otobüs keskin bir virajı dönerken birden motoru stop etti; tam da sağ tarafı dibi görünmeyen, insanı dehşete düşüren bir uçuruma bakan daracık bir yamaçta! Aşağıya baktığımda kafam dönüyor, dağların dikliği karşısında adeta eziliyordum.


Şoförün "Herkes aşağı insin, araba kaçıyor!" bağırtısıyla otobüste tam bir can pazarı yaşandı. Kadınlar feryat figan fırladı, herkes birbirini ezerek kapıya yüklendi. İşte tam o panik anında, dağ başındaki o ıssız daracık yolda, Karadeniz zekası devreye girdi. Yolculardan yaşlı bir amca, soğukkanlılıkla otobüsten fırlayıp yerden kocaman bir kaya parçası kaptı ve hızla geri geri kayan arka tekerleğin altına sürdü. Lastik kayaya bindirip otobüs büyük bir gürültüyle durduğunda, hepimiz derin bir "Ah!" çektik.


Heyecan yatışınca yol kenarındaki o uçuruma nazır çeşme başında mecburi bir mola verildi. Şoför motoru kurcalarken, yolcular azıklarını açtı. Az önce ölümle burun buruna gelen o insanlar, şimdi bir kayanın üstüne serdikleri sepet peynirini ve mısır ekmeğini birbirine ikram ediyor, az önceki korkuyu kahkahalarla anlatıyorlardı. Hayretler içindeydim; insan hayatı burada bir pamuk ipliğine bağlıydı ama bir o kadar da sıcaktı.


Karadeniz Dalgaları ve Otobüsteki Cümbüş


Samsun’u geçip de yol sol tarafımıza denizden bir şerit çektiğinde, yolculuğun çilesi yerini Karadeniz’in o meşhur, delişmen mizahına bıraktı. Yol boyunca otobüsün içi adeta küçük bir köy meydanına dönmüştü. Yan koltuktaki amcanın cebinden çıkardığı tütünü gazeteye sarışı, arka sıralardan yükselen keskin sepet peyniri kokusu ve muavinin her durakta içeri fırlattığı “Rize! Çayeli! Hopa!” nidaları…


Hele Ordu-Giresun virajlarında otobüsün savruluşu vardı ki, tam bir seyirlikti. Şoför, teypte çalan dönemin yanık bir türkü kasetinin sesini açtıkça, arkadan bir teyze “Uyy uşağum, azıcık yavaş git, canumuz burnumuzdadur!” diye bağırıyor; şoför ise dikiz aynasından bıyık altından gülerek, “Yenge, bu araba azgın at gibidur, durduramazsan bağlayamazsun!” diye lafı gediğine koyuyordu. Dram ile mizah, her virajda el ele yürüyordu.


Karadeniz’in Ürkütücü İhtişamı ve Kayabaşı


Yol yeniden başladığında, sol tarafımıza Karadeniz’in o devasa dalgaları yoldaş oldu. Deniz, İstanbul’un o uysal denizine hiç benzemiyordu. Kıyıya dövünen simsiyah, devasa dalgalar köpürerek öyle bir ihtişamla patlıyordu ki, sanki her an otobüsü yutacak gibi ürkütücüydü. Dalgaların sesi, otobüsün gürültüsünü bile bastırıyordu. Dağların heybetiyle denizin bu deli öfkesi arasında sıkışıp kalmıştık. O an dedemin dedikleri zihnimde yankılandı: "Dağ ne kadar dik olursa olsun, insan üstüne yol eyler..." Korkum, yerini derin bir heyecana bıraktı.


Nihayet, 20 saatlik o sarsıntılı, dumanlı ve uçurumlu yolculuğun ardından Rize’nin o nemli havası yüzüme çarptı. Kalkandere’ye saptığımızda yol artık tamamen topraklaşmış, etrafımızı devasa yeşil duvarlar gibi saran çay bahçeleri kuşatmıştı.


Otobüsten inip Kayabaşı köyünün patikasına adım attığımda, ayaklarımın altındaki toprak hâlâ otobüs gibi sallanıyor gibiydi. On yaşında, İstanbul’un Ümraniye’sinden çıkan o çocuk, şimdi bulutların dağların tepesine misafirliğe gittiği, her köşesinden buz gibi suların aktığı bambaşka bir dünyadaydı.


Dedemin ve ninemin o çok uzaklardan gönderdikleri selamı, köyün o muazzam sessizliğine ve yeşiline emanet ederken, bagajıma sadece birkaç kıyafet değil; ömrüm boyunca unutamayacağım insan manzaraları, yol hikayeleri ve Karadeniz’in o ilk, unutulmaz şaşkınlığını doldurmuştum.

redfer


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Bagajdaki Memleket

Bagajdaki Memleket

redfer redfer