Güneşin Doğmadığı Gün
İstanbul’un o gürültülü, tozlu otobüs yolculuğunun ardından Silan köyüne, dedem Yahya ile ninem Binnet’in o huzur kokan ahşap evine varalı henüz birkaç gün olmuştu. On yaşındaki bir çocuk için İstanbul’dan sonra burası, gökyüzünün yeşille birleştiği, geceleri yıldızların insana dokunacakmış gibi yakın olduğu masalsı bir dünyaydı. Birkaç gündür temiz havayı içime çekiyor, dedemin dizinin dibinde köyün hikayelerini dinliyordum. Fakat Karadeniz’in o meşhur, insanı hemen sarıp sarmalayan huzuru, 1971 yılının 27 Ağustos gecesi yerini hiç unutamayacağım bir karanlığa bırakacaktı.
Köyde geceler erken başlardı. Gaz lambasının titrek ışığında ninemin pişirdiği mısır ekmeğinin kokusuyla karnımızı doyurmuş, yataklarımıza çekilmiştik. Dışarıda hafif bir rüzgar, yaprakları hışırdatıyordu. İstanbul’daki beton binalardan sonra bu ahşap ve taş karışımı ev, bana rüzgarda beşik gibi sallanan güvenli bir liman gibi gelirdi. Yanılmıştım. O gece o beşik, bizi korumak için değil, yutmak için sallanacaktı.
Gece Yarısının Uğultusu
Gece saat kaçtı bilmiyorum, ama o güne kadar hiç duymadığım, yerin en derin katmanlarından gelen korkunç bir uğultuyla gözlerimi açtım. Sanki yüzlerce yük treni aynı anda Silan köyünün altından geçiyordu. Saniyeler içinde o bildiğim ahşap ev, çatırdamaya başladı. Duvarlardaki eski saatler yere fırladı, mutfaktan tabakların, bardakların kırılma sesleri yükseldi.
"Deprem!" diye bağırdı dedem Yahya. Sesi, her zamanki o vakur ve sakin ses değildi; içinde ilk defa saf bir telaş, bir koruma içgüdüsü barındırıyordu.
Yatağımdan fırlamak istedim ama altımdaki döşek öyle bir sağa sola savruluyordu ki, ayakta durmak imkansızdı. O on yaşındaki çocuk kalbim, göğsümü delercesine vuruyordu. Tam o sırada ninem Binnet, o can havliyle odama daldı. Beni kollarıyla sardığında, bedeninin nasıl titrediğini hissettim. Dudakları hızla kıpırdıyor, bildiği tüm duaları ardı ardına sıralıyordu: "Ya Rabbi, sen koru... Ya Hafîz, çocuklarımızı koru..."
Dedem, güçlü kollarıyla ikimizi de kavrayıp dışarıya, bahçeye doğru yönlendirdi. Ahşap merdivenlerden nasıl indiğimizi, o gıcirtıların arasında kapıdan kendimizi dışarıya nasıl attığımızı bugün bile hayal meyal hatırlıyorum. Kendimizi bahçedeki çimenlerin üzerine bıraktığımızda, yeryüzünün altımızda hâlâ bir beşik gibi sallandığını hissediyorduk.
Kaosun Ortasında Bir Köy
Depremin ilk büyük dalgası geçmişti belki ama yer altındaki o hırıltı, sanki görünmez bir canavarın homurtusu gibi derinden derine devam ediyordu. İşte asıl kıyamet o zaman koptu. Kimsenin ne yapacağı, nereye kaçacağı konusunda en ufak bir fikri yoktu. Bilgi yoktu, ışık yoktu, sadece zifiri karanlık ve dipsiz bir belirsizlik vardı.
Komşumuz Mehmet Amca, sırtında sadece iç çamaşırlarıyla, yalın ayak bizim bahçe çitine doğru koştu. Elindeki feneri bir oraya bir buraya sallarken nefes nefeseydi: "Yahya Emmi! Yahya Emmi ses ver! Ev yıkıldı sandım, altındayız sandım!" diye feryat ediyordu. Sesi, kırk yıllık dağ adamının sesinden ziyade çaresiz bir çocuğun çığlığına benziyordu.
Dedem, elindeki feneri Mehmet Amca’nın yüzüne doğru tuttu. Sesini dik tutmaya çalışarak, "Bizde zayiat yok Memo, hepimiz dışarıdayız, sakin ol!" dedi ama dedemin de elleri feneri titretmeye yetecek kadar sarsılıyordu.
"Nasıl sakin olayım Yahya Emmi?" diye bağırdı Mehmet Amca, dizlerinin üzerine çökerek. "Yukarı mahalleden Süleymanların evin taş duvarı çökmüş diyorlar! Ahır falan kalmamış! Ne edeceğiz, nereye gideceğiz? Bu yer niye durmuyor?"
O sırada yukarı yoldan, kucağında birkaç aylık bebeğiyle Mehmet Amca’nın hanımı Asiye Yenge göründü. Üzerine ne bulduysa fırlatmış, alelacele bir hırkaya sarınmıştı. Hıçkırıklar içinde ağlıyor, durmadan aynı şeyi tekrarlıyordu: "Dünyanın sonu geldi... Aha buraya kadarmış. Bingöl’ü yuttu, sıra bize geldi. Oy benim sabii yavrularım, nereye kaçalım Memo? Dağlar üstümüze gelecek!"
Ninem Binnet, beni bir an bile bırakmadan Asiye Yenge’ye doğru seslendi: "Asiye! Celme buraya, ağacın altına gel! Evlerin yanına durmayın, koca taşlar yuvarlanır! Dua et kızım, dilini duadan ayırma, teslim olmaktan başka çare yoktur bu gece!"
Kararsızlık ve Çaresizliğin Kokusu
Köy meydanına doğru giden patikada tam bir can pazarı yaşanıyordu. Kimi "Hemen sahile, düzlüğe inelim!" diye bağırıyor, kimi "Yollar heyelandan kapanmıştır, kıpırdamayın, dağda kalalım!" diye aksi yönde talimat veriyordu. Her kafadan bir ses çıkıyor, fakat kimse attığı adımın güvenli olup olmadığını bilmiyordu. İnsanlar, yüzyıllardır kendilerine yurt olan bu toprakların birdenbire düşmana dönüşmesinin şaşkınlığı içindeydi. En güvendikleri dağlar, şimdi her an üzerlerine çökecek birer tehdit gibi karanlıkta göğe uzanıyordu.
Muhtarın uzaktan yankılanan gür sesi duyuldu sonra: "Herkes açık alanlara çıksın! Evlerin saçakları altına girmeyin! Heyelan tehlikesi var, yamaçlardan uzak durun!"
Bu uyarı, telaşı daha da tırmandırdı. "Yamaçtan uzak durun" demek, Silan köyünde neredeyse "havada asılı kalın" demek gibi bir şeydi; her yer yamaç, her yer dik bir yokuştu. İnsanlar nereye sığınacağını bilememenin verdiği o korkunç huzursuzlukla, birbirlerine çarparak, çocuklarını bağırlarına basarak karanlığın içinde dönüp duruyorlardı. Ne ileri gidebiliyorlardı ne geri.
Dedem Yahya, belindeki tütün tabakasını çıkarmaya yeltendi ama parmakları o kadar çok titriyordu ki vazgeçti. Memo Amca’nın omzuna elini koydu, sesini gürleştirerek köyün erkeklerine doğru haykırdı: "Ula uşaklar! Ağlamayı, sızlamayı bırakın! Elinde kazma, fener olan arkama düşsün. Yukarı mahallede es kaza göçük altında kalan varsa bakacağız. Durmakla yer sakinleşmez, hadi!"
Dedemin o otoriter, ne yapacağını bilen duruşu, o an etraftaki sis perdesini biraz olsun dağıttı. Birkaç komşu daha fenerleriyle dedemin etrafında toplandı. Erkekler karanlığın içine doğru, acı çığlıkların ve siran seslerinin geldiği yöne doğru koştururken; biz kadınlar, yaşlılar ve çocuklar, Karadeniz’in o hiç bitmeyecekmiş gibi duran en uzun gecesinde, gökyüzünde tek bir yıldızın bile kalmadığı o zifiri karanlıkta baş başa kaldık.
Güneşin doğup doğmayacağını bilmediğimiz, zamanın durduğu o anlarda, toprağın her kıpırdanışında yüreğimiz ağzımıza gelerek sabahı bekledik.
Karanlığın İçindeki Çığlıklar
Köyün üzeri kapkara bir toz bulutuyla kaplanmıştı. Gece zifiri karanlıktı ama o karanlığın içinden yükselen sesler kıyameti andırıyordu. Komşu evlerden gelen feryatlar, yıkılan taş duvarların gürültüsü, ahırlardan yükselen hayvanların korku dolu sesleri birbirine karışıyordu. Uzaktan, merkezden gelen acı siran sesleri yankılanıyordu Rize dağlarında. Aynı yılın Mayıs ayında Bingöl’de yaşanan o büyük yıkımın korkusu henüz hafızalarda çok tazeydi; herkes aynı felaketin Rize’yi de yuttuğunu düşünüyordu.
Dedem, bizi güvenli bir ağacın altına bıraktıktan sonra cebinden çıkardığı fenerle komşuların yardımına koştu. Ninem ise beni göğsüne bastırmış, sımsıkı sarılıyordu. O an anladım ki, gurbetten memlekete gelişimizin bu ilk günlerinde Karadeniz bize sadece yeşilini değil, yerin altındaki o acımasız gücünü de göstermişti.
Doğmayan Güneş ve Kasvet
Sabahın ilk ışıklarının belirmesi gereken saatler geldiğinde, hayatımda ilk ve son kez şahit olduğum bir doğa olayına, ya da daha doğrusu psikolojik bir karanlığa tanıklık ettim. Takvimler 28 Ağustos sabahını gösteriyordu ama gökyüzünde güneş yoktu. Depremin dağlarda yarattığı ufak çaplı heyelanların, yıkılan kerpiç ve taş binaların göğe savurduğu toz bulutu, Karadeniz’in o ağır, nemli sisiyle birleşmişti.
Gökyüzü gri değil, sanki kirli bir sarı, operates bir karanlıktı. Köylüler acı içinde toplanmış, yıkılan evlerin enkazından eşyalarını, sevdiklerini çıkarmaya çalışıyordu. Rize merkezden gelen haberler ağırdı; kerpiç binalar çökmüş, can kayıpları vardı.
Ninem, o kasvetli havaya bakarak gözyaşları içinde fısıldadı:
"Bugün güneş doğmadı acımızdan... Toprak canımızı aldı, gökyüzü yüzünü kapattı."
O gün Silan köyünde, Rize’nin tamamında hayat durdu. Çay bahçeleri sahipsiz kaldı, fabrikaların bacaları tütmedi. İnsanlar günlerce evlerine girmeye korktu; bahçelerde, derme çatma çadırlarda, ateş başında sabahlandı. 10 yaşındaki bir çocuk olarak benim hafızama kazınan ise, ne kadar büyük bir felaket olursa olsun, dedemin o sarsılmaz duruşu ve ninemin dualarındaki o sığınma limanıydı. Rize yer sarsıntısıyla betona, yeni bir mimariye doğru evrilecekti belki ama bizim hafızamızda o gün hep "Güneşin Doğmadığı Gün" olarak kalacaktı.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.