Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
12.06.2026 · 24 · 1 · Tahmini 4 dk okuma
PDF olarak indir

“Bekleme Salonu” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Bekleme Salonu

Bekleme Salonu

Dört büyük melekten birisi olan İsrafil’in elindeki Sûr, boyunuza benzer bir araç ya da bir nefes borusu, boru olarak tasvir edilen bir varlıktır. Çoğu kaynakta Sur Borusuna birinci kez üflendiğinde kıyamet ve ikinci kere üflendiğinde ise yeniden diriliş yani haşir olacağından bahsedilir. Bazı alimler ve hadis rivayetleri ise üç üflemeden bahseder; birinci üfleme korku üflemesidir ve her şey sarsılır. İkinci üfleme ölüm üflemesidir ve tüm canlılar ölür. Üçüncü üfleme ise kıyam üflemesidir ve tüm canlılar tekrar dirilir. Ancak Kuran-ı Kerimde açıkça iki üflemeden bahsedilir; ilk üfleme sayha ile tüm evrenin yok olması ve ikinci üfleme tüm ölülerin dirilmesi. İşte bu ikinci üflemeden sonra mahşer yerinde yaratılmış olan tüm insanların, çırılçıplak bir vaziyette ve ayakta dehşet verici bir bekleyiş içerisinde olacağından bahsedilmektedir. Korkunç, dehşetli ve uzun bir bekleyiş. Hatta bu bekleyişin o kadar uzun süreceğinden bahsedilir ki cehenneme gidecek olanların bile bu bekleyişten usanıp bir an önce sorgulamanın başlamasını istedikleri söylenir. Buradan da anlaşılıyor ki beklemek başlı başına bir eziyettir. Ben de bekleyişin bir eziyet olduğuna kısa ömrümdeki uzun bekleyişleri dikkate alarak şahitlik edebilirim. 


Ömrümce hep bekledim bir şeyleri. Uzun uzun bekledim. Çoğu zaman neyi beklediğimi bilmedim, çoğu zaman beklediğime ulaşamadım. Yalnızca bekledim. Hala da beklemekteyim. Beklemenin eziyet olduğunu da çok iyi bilmekteyim. Kısa ömrümde uzun bekleyişler yaşadım. Anadolu’nun orta yerinde yoksul bir ailede doğdum. Daha çocuk yaşlarımda beklemekle tanıştım. Babamın akşam işten dönmesini, bayramların gelmesini, eskiyen ayakkabılarımın yenilenmesini, bir gün bizim de başkalarının sahip olduğu şeylere sahip olabilmemizi bekledim. Babamın eve döneceği günü bekledim önce. Kapının açılmasını, tanıdık ayak seslerini, sofrada eksik kalan sandalyenin yeniden dolmasını bekledim. Bekledikçe anladım ki bazı gidenler uzaklara değil, yıllara gidiyormuş. Sonra annesizliği yaşadım. Bir çocuğun düştüğünde sığınacağı şefkati, başını yaslayacağı dizleri, sebepsiz yere saçlarını okşayan bir eli bekledim. Kalabalıklar içinde bile annesiz kalınabileceğini öğrendim. İnsan bazen annesi hayatta olsa bile annesiz hissedebiliyormuş. Sonra büyüdüm; bu kez sınav sonuçlarını, askerlik gününü, işe girmeyi, maaş almayı, sevdiğim insanların dönmesini, kaybettiklerimin acısının dinmesini bekledim. Her yaşın kendine mahsus bir bekleyişi vardı. İnsan ömrü biraz da bekleme salonuna benziyor. Çocukluk gençliği bekliyor, gençlik yarınları. Fakir zengin olmayı, hasta iyileşmeyi, yalnız bir dosta kavuşmayı, âşık sevdiğine ulaşmayı bekliyor. Ulaşanlar başka şeyleri bekliyor, ulaşamayanlar ise beklemenin kendisine mahkûm oluyor. Sanki hayat, bir kapının önünde geçirilen uzun bir nöbetten ibaret.


Yıllar geçti. Bekleyişlerim değişti ama bitmedi. Bir gün her şeyin düzeleceğini bekledim. İçimdeki kırgın çocuğun büyüyüp yaralarını unutmasını bekledim. Eksik kalan parçaların kendiliğinden tamamlanmasını bekledim. Fakat zaman bana şunu öğretti: Bazı bekleyişlerin sonu yoktur. Çünkü insan aslında annesini ya da babasını beklemez; onlardan alamadığı sevgiyi, güveni ve aidiyeti bekler. Çocukluk geçer, saçlara ak düşer, ömür eksilir ama insanın içinde bir köşede o çocuk yaşamaya devam eder. Belki de bu yüzden beklemek bana hep hüzünlü gelmiştir. Çünkü benim beklediklerimin çoğu bir trenin gelmesi, bir mektubun ulaşması ya da bir kapının açılması değildi. Ben bir aileyi bekledim. Bir yuvayı bekledim. Kendimi ait hissedeceğim o sıcaklığı bekledim. Bugün dönüp geriye baktığımda görüyorum ki ömrümün önemli bir kısmı, gerçekleşmeyecek şeyleri beklemekle geçmiş. Buna rağmen hâlâ bekliyorum. Belki annemi, belki babamı değil; onların yokluğunda içimde oluşan boşluğun bir gün huzurla dolmasını bekliyorum. 


Geriye dönüp baktığımda, hayatımın önemli bir kısmının gerçekleşen olaylardan değil, gerçekleşmesini umduğum olayları beklemekle geçtiğini görüyorum. Belki de insanı yoran yaşadıkları değil, yaşanmasını umduklarıdır. Çünkü gerçekleşen şey eninde sonunda bir hükme bağlanır; ya sevinç olur ya keder. Oysa bekleyiş ne sevinçtir ne keder. Bekleyiş, ikisinin arasında asılı kalmaktır. Şimdi geride bıraktığım yıllara bakınca, beklediğim şeylerin çoğunun ya hiç gelmediğini ya da geldiğinde hayalimdeki gibi olmadığını görüyorum. Buna rağmen insan beklemekten vazgeçemiyor, vazgeçemiyor. Esasında umut ile bekleyiş aynı kökten besleniyor. İnsan umudunu kaybetmediği sürece beklemeye devam ediyor. Belki de bu yüzden mahşerdeki o dehşetli bekleyiş, yalnızca hesap korkusundan değil; artık bütün bekleyişlerin sona ereceği ana yaklaşmaktan da kaynaklanıyor.


Ben de hâlâ bekliyorum. Ne bir zenginliği, ne bir makamı, ne de büyük bir mutluluğu. Belki yalnızca içimde yıllardır adını koyamadığım eksikliğin tamamlanmasını bekliyorum. Belki biraz huzuru, biraz sükûnu, biraz da insanın kendi yüreğiyle barışmasını. Belki de bu eziyetin son bulmasını.


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Bekleme Salonu

Bekleme Salonu

MESUT ÇİFTCİ MESUT ÇİFTCİ