Franca Ekmeğinin Kokusu
BEŞİNCİ BÖLÜM: Franca Ekmeğinin Kokusu
Sarı Okulun Merdivenleri
Dünyanın en büyük adaletsizliği, büyüklerin sizin hakkınızda aldığı hayati kararları size bir "müjde" gibi sunmasıdır. O gün de öyle olmuştu. Yahya Dedem, tütün tabakasından okkalı bir sigara sarıp arkasına yaslandığında, İstanbul’dan beri içimde taşıdığım o kırılgan çocukluk dünyasının orta yerine hayatımın en büyük şokunu bıraktı: — "Ömer, bu sene dördüncü sınıfı burada, dizimizin dibinde, köydeki okulda okuyacaksın ."
Annemle babamın İstanbul’dan bu karara çoktan onay verdiğini öğrendiğim an, gözyaşlarım hırçın Karadeniz dalgaları gibi boşaldı. Şehirdeki misketlerim, mahalle arkadaşlarım, her akşam penceremizin önünden geçen o seyyar dondurmacı... Hepsi bir anda elimden kayıp gitmişti. Binnet Ninem hemen yanıma sokulup başımı o şefkatli göğsüne bastırdı. "Ağlama kurban olduğum, köye alışırsın, buralar daha güzeldir," diye beni teskin etmeye çalışsa da nafileydi; içimdeki o çocuksu gurbet acısını dindiremiyordu. Ertesi gün, benim için bilinmezliğe açılan o köy okuluna kayıt günüm olacaktı. Ve o gün, adeta bir infaz günü gibi gelip çattı.
Yol Arkadaşım Tufan ve Şaşkın Bakışlar
Neyse ki bu sürgünde tamamen yalnız değildim. Yanımda benden sadece bir ay küçük olan yeğenim, o bizim fırlama kuzen Tufan vardı. O da ilkokula başlayacaktı ama benim aksime onun heyecandan gözleri parlıyordu. Bense idama giden bir mahkum gibi ayaklarımı sürüye sürüye yürüyordum. Yahya Reis’in ortasında durduğu bu üç kişilik minik ordu, köyün başından aşağıya doğru yürümeye başladı.
Köy halkı yol kenarlarında, evlerin tahta kapılarında belirdikçe dedeme selam veriyor, hal hatır soruyordu. Ama gözleri bana takıldığında iş değişiyordu: — "Yahya Reis, kimdur bu uşak?" Dedem gururla, "İstanbul’daki oğlanın uşağıdır, bu sene buralı artık," dediğinde köylülerin yüzünde derin bir taaccüp, bir şaşkınlık beliriyordu. Sanki uzaydan fırlamış bir yaratığa bakıyorlardı. Tufan kulağıma eğilip o her zamanki muzipliğiyle fısıldadı: — "Sana öyle bakıyorlar çünkü saçların şehirli tıraşı. Hele bir merdiven altı tıraşına dön de gör bak nasıl bağırlarına basıyorlar seni!" Ağlamaklı halimle hafifçe gülümsedim. Fırlamaydı bu Tufan, insanın hüznünü bile sabote etmeyi iyi bilirdi.
Yol uzadıkça köyün o büyüleyici, nefes kesen güzelliği hüzünlü kalbime bile sızmayı başardı. Sağımız solumuz yemyeşil dağlar, dik tepeler ve aralara serpiştirilmiş tek tük evlerle doluyordu. Yolun yukarısında ve aşağısında, Karadeniz’in o asil, ahşap ve taş karışımı tek-çift katlı tipik evleri arz-ı endam ediyordu. Ta aşağılarda ise İyi Dere, sanki içimdeki fırtınaya nazire yaparcasına tüm coşkusuyla, gürül gürül akıyordu. Etrafımız uçsuz bucaksız çaylıklar ve fındık bahçeleriyle çevriliydi. Bahçelerin aralarına adeta birer nakış gibi fasulyeler, mısırlar, arpalar, koca göbekli kabaklar ve taze salatalıklar gizlenmişti.
Yahya Dedem yol boyunca bir rehber gibi durmadan malumat veriyor, gördüklerimiz hakkında bir şeyler anlatıyordu: — "Bakın uşaklar, şu çayın filizini zamanında toplayamazsan kartlaşır, şifa niyetine bile içemezsin. Şu arpa da toprağın bereketidir..."
Mahmut Hoca’nın Kehaneti
Köyün camisinin önüne geldiğimizde, Kur’an kursunun hocası Mahmut Hoca ile karşılaştık. Nur yüzlü, heybetli ve köyde sözü dinlenen bir adamdı. Dedemi görünce adımlarını hızlandırdı, selamlaştılar. Sonra gözleri bana kaydı. Yanıma gelip, o kocaman, şefkatli eliyle başımı okşadı. Saçlarımın arasından sıcaklığın kalbime aktığını hissettim. Dedeme dönerek gülümsedi: — "Inşallah büyük adam olacak bu delikanlı Yahya Reis. Gözlerinde o okuma ışığı var." Tufan hemen arkadan fısıldadı: "Büyük adam olunca bizi unutursun artık şehirli!" Mahmut Hoca duymuş olacak ki Tufan’ın da kulağını hafifçe çekip güldü.
Sarı Okul ve Şefik Müdür
Nihayet o korktuğum, rüyalarıma giren okula vardık. Karşımda iki katlı, dış cephesi koyu sarıya boyanmış, geniş bahçeli bir bina duruyordu. Okul, bahçenin tam ortasına öyle bir kurulmuştu ki, arka cephesi adeta çay bahçelerinin yeşilliğine gömülmüş, ön tarafı ise tüm vadiye meydan okur gibi açıktı.
Beş basamaklı beton merdivenleri çıkarken kalbim küt küt atıyordu. Okul müdürünün odasının önüne geldik. Dedem kapıyı tıklattı. İçeri girdiğimizde, masanın arkasından uzun boylu, biraz zayıf, tepesi seyrekleşmiş saçlarına inat yüzünden tebessümü eksik olmayan bir adam ayağa kalktı. Bu, Okul Müdürü Şefik Hoca’ydı.
Bizi o kadar sıcak karşıladı ki, odadaki o resmi hava bir anda dağıldı. Hoş sohbet arasında dedem benim İstanbul’dan geliş hikayemi, bu sene burada okuyacağımı anlattı. Şefik Müdür memnuniyetle kafasını salladı: — "Başımızın üstünde yeri var Yahya Reis. Şehir uşağıdır ama bizim çaylıkların kokusunu alınca buraları çok sever, merak etme sen," diyerek bana göz kırptı.
Yaklaşık bir saat o odada kaldık. Oda, köyün adeta can damarı gibiydi; gelen gidenin haddi hesabı yoktu. Müdür yardımcıları girip çıkıyor, okulun emektar hizmetlisi çay tazeliyor, köy muhtarı evrak imzalatıyor, dışarıda ise bizim gibi kayıt işi için bekleyen birkaç veli kapıyı aşındırıyordu. Dedem, benim için gerekli olan evrakları ve alınacaklar listesini bir kağıda not ettikten sonra müdürle tokalaştı ve odadan ayrıldık.
İki Buçuk Liralık Hayat Hikayesi: Deli Kezban
Okuldan çıktığımızda ikindi ezanı okunuyordu. Dönüş yolunda köyün camisine saptık ve Mahmut Hoca’nın arkasında ikindi namazımızı eda ettik. Namazın huzuru üzerimize sinmiş bir şekilde, ev sapağına doğru yeniden yollanmıştık.
Tam köyün ortasında, dik yokuştan aşağıya doğru salınacağımız sırada, karşıdan takriben elli yaşlarında, kısa boylu, üstü başı biraz hırpalanmış bir kadın belirdi. Gözlerinde garip, uzaklara bakan bir ifade vardı. Dedemin önünü kesti ve hiçbir şey söylemeden elini uzattı. Para istiyordu.
Yahya Dedem hiç ikiletmedi; cebinden iki buçuk lira çıkarıp kadının avucuna bıraktı. Kadın parayı alır almaz arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaştı. Biz arkasından bakarken dedem derin bir iç çekti: — "Bu köyün dertli anasıdır o. Aklını yitirdi fukara..."
Yol boyunca dedem bize Deli Kezban’ın hikayesini anlattı. Genç yaşta yaşadığı büyük bir evlat acısı, ardından gelen yalnızlık ve zihninin duvarlarını yıkan o büyük dram... Hikayeyi dinlerken içim cız etti, az önce biten gözyaşlarım yeniden gözpınarlarıma hücum etti. Tufan ise kolumu çekiştirip korku dolu gözlerle arkasına bakarak: — "Ömer, sen yine de onun yanına pek yanaşma. Bazen öyle bir bağırıyor ki, dağlar yıkılıyor sanırsın. Dikkat et, seni de şehirli diye kovalamasın," diyerek dramın ortasında yine yapacağını yaptı, beni hafifçe ürküttü.
Franca Ekmeğinin Kokusu
Nihayet eve varmıştık. Binnet Ninem ve ev halkı bizi kapıda, sanki büyük bir zaferden dönmüşüz gibi coşkuyla karşıladı. Dedemin çarşıdan getirdiği, içi yiyecek dolu fileleri hemen elinden aldılar.
Mutfaktan nefis kokular geliyordu ama bu kokular benim alışık olduğum cinsten değildi. Bu evde genellikle, değirmende öğütülmüş mısır unundan yapılan o sert mısır ekmeği ya da çok nadir bulunan kara buğday unu ekmeği pişerdi. Ama bugün, dedemin filesinden bambaşka bir hazine çıktı: Fırından yeni alınmış, mis kokulu, beyaz "Franca" ekmeği!
Köy yerinde bu beyaz ekmek tam bir lükstü. Çocuklar için adeta bir pasta, büyükler içinse bulunmaz bir nimetti. Herkes sofrada en çok ondan yemek ister, adeta kapışırdı. Ninem ekmeği dilimlerken Tufan’la birbirimize bakıp gülümsedik.
Masaya oturduğumda, içimdeki gurbet acısı tamamen geçmemişti belki ama elime aldığım o sıcak beyaz ekmek dilimi ve yanımda duran fırlama kuzenim Tufan’ın varlığı, bu sarı okulun bana o kadar da yabancı olmayacağını fısıldıyordu. İlk gün bitmişti ve sarı okul beni bekliyordu.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.