Unutulmuş Bir Sarılmanın Bedeli
Unutulmuş Bir Sarılmanın Bedeli
Yağmur, İstanbul’un daracık arka sokaklarını acımasızca dövüyordu. Ahmet amca, pencerenin kenarındaki eski, yayları çıkmış koltukta oturmuş, dışarıyı seyrediyordu. Seksen iki yaşındaydı. Elleri titriyordu; bu titreme artık sadece yaşlılıktan değildi. Kalbi, yıllardır sırtında taşıdığı o ağır yükün altında yavaş yavaş pes ediyordu. Doktor “Üç ay, belki dört” demişti. Ahmet amca sadece hafifçe gülümsemişti. “İyi bari” demişti kendi kendine, “daha vaktim varmış. Duvarında sararmış tek bir fotoğraf asılıydı. 1978. Fatma kucağında küçük Elif’le, yanında da Kerem. Dördü de gülümsüyordu. Ama Ahmet amca o fotoğrafa her bakışında boğazı düğümleniyordu. Çünkü o gülümsemenin arkasındaki boşluğu çok iyi biliyordu. Gençliğinde fırıncıydı. Sabah dörtte kalkar, gece on birde kapanırdı. “Aileme iyi bir hayat vereceğim” derdi hep. Fatma her seferinde “Yeter ki sen yanımızda ol Ahmet” diye yalvarırdı ama o anlamazdı. Daha çok para, daha büyük ev, daha iyi okullar… Hep “daha” peşindeydi. Kerem on iki yaşındayken “Baba, bugün maçım var, gelir misin?” diye sorduğunda “Fırın yanarsa oğlum ne yaparız?” diye kestirip atmıştı. Elif on beşine bastığında, mezuniyet balosunda babasıyla dans etmek istediğini söylediğinde ise “O gün yeni fırın geliyor kızım, gelemem” demişti.
Fatma kanser yatağında son günlerinde elini sıkarken “Çocuklara zaman ayır… Onlar büyürken sen yoktun. Ben gidince sakın aynı hatayı yapma” diye fısıldamıştı. Ahmet o gece ilk kez hüngür hüngür ağlamıştı. Ama ağlamak yetmiyordu. Fatma öldükten sonra ev iyice sessizleşti. Kerem üniversiteyi bitirir bitirmez Almanya’ya gitti, arkasında sadece bir mektup bıraktı: “Baba, beni hiç tanımadın.” Elif evlenip başka şehre taşındı. İlk zamanlar arardı ama Ahmet’in “İşler yoğun kızım” cevapları yüzünden aralar seyrekleşti, sonra neredeyse koptu. Yıllar böyle akıp gitti. Ahmet fırını sattı, emekli oldu. Komşular “Yine kendi kendine konuşuyor” diye arkasından fısıldaşıyordu. O da konuşuyordu gerçekten. Bazen Fatma’ya, bazen küçük Kerem’e, bazen Elif’e… “Keşke…” diye başlayan cümleler kuruyordu saatlerce. Bir akşam, yağmurun en şiddetli olduğu saatte kapısı çalındı.
Kapıda on iki-on üç yaşlarında, sırılsıklam bir kız çocuğu duruyordu. Gözleri korku doluydu. Amca… Annem yine dövdü beni. Bu gece dışarıda kalırsam donarım. Bir köşede uyuyabilir miyim? Ahmet amca ne diyeceğini bilemedi. Yıllardır kapısını kimseye açmamıştı. Ama o gözler… Tıpkı Elif’in çocukken kâbus gördüğü gecelerdeki gözler gibiydi. İçeri aldı kızı. Adı Defne’ydi. Annesi alkolikti, babası yıllardır yoktu. Mahallede herkes bilirdi ama kimse karışmazdı gece Defne’ye mercimek çorbası ısıttı, Fatma’nın eski battaniyesini verdi. Kız uyuyunca başucuna oturup uzun uzun baktı. İçinde bir yerler acıdı. Ertesi gün “Burada kalabilirsin ama annene haber verelim” dedi. Kız önce korktu, sonra razı oldu. Ahmet amca muhtarı ve sosyal hizmetleri aradı. Defne birkaç hafta onda kaldı. O günlerde Ahmet amca yavaş yavaş değişti. Ses tonu yumuşadı. Kıza Fatma’nın anlattığı masalları anlattı, birlikte ekmek yoğurdular. Defne bir akşam “Amca sen niye yalnızsın?” diye sorunca, Ahmet amca ilk kez birine içini döktü. Her şeyi anlattı. Bitmedi sandığı gözyaşları yeniden aktı. Defne küçük eliyle adamın nasırlı, kırışık elini tuttu: “Benim de babam yok. Ama sen varsın ya şimdi. Ahmet amca o gece sessiz sessiz ağladı. Defne’nin durumu düzelince bir akrabası çıktı ortaya. Kız gitmeden önce “Amca, senin çocukların nerede?” diye sordu. O gece Ahmet amca titreyen elleriyle uzun bir mektup yazdı. Hem Kerem’e hem Elif’e. Mektupta yalvarmadı, kendini aklamadı. Sadece gerçeği yazdı. “Size baba olamadım. Affedin beni” dedi. “Bir kez olsun ‘Baba’ dediğinizi duymak istiyorum. Mektupları attıktan sonra her gün pencerede bekledi. On gün geçti, on bir, on iki… Işık gözlerinden çekiliyordu.
On üçüncü günün akşamı kapı sertçe vuruldu. Ahmet amca zorlukla kalktı, açtı. Karşısında kırk beş yaşında bir adam ve otuz sekiz yaşında bir kadın duruyordu. Kerem ve Elif. Elif’in gözleri şişmiş, Kerem’in çenesi kasılmıştı. Elif titrek bir sesle “Baba…” diyebildi sadece. Ahmet amca kapının koluna tutundu. Bacakları boşandı. Kerem hemen sarıldı ona. Sonra Elif de… Üçü birden kapının eşiğinde hıçkıra hıçkıra ağladılar. Yılların özlemi, kırgınlığı, pişmanlığı o anda boşaldı. İçeri girdiler. Saatlerce konuştular. Bazen susup sadece birbirlerine baktılar. Kerem Almanya’daki yalnızlığını, Elif torunlarını anlattı. Ahmet amca dinledi, arada çocuklarının ellerini tuttu. “Sizi hiç hak etmedim” diyordu ara ara. O gece evde uzun zaman sonra ilk defa kahkaha sesi yükseldi. Elif babasının seyrek saçlarını okşadı, Kerem eski fırın günlerini anlattı. Ahmet amca yorgundu ama huzurluydu. Kalbi acıyordu ama bu sefer tatlı bir acıyla. Defne de birkaç kez geldi. Ahmet amca onu torunlarına “Sizin ablanız gibi” diye tanıttı. Tam iki ay on yedi gün sonra, evinde, çocuklarının ve Defne’nin yanı başında, uykusunda gitti Ahmet amca. Yüzünde yıllardır görülmemiş bir huzur vardı. Cenazesinde mahalleli şaşkındı. O sessiz, huysuz ihtiyar, birdenbire kalabalık bir aileyle uğurlanıyordu. Elif ve Kerem mezarın başında uzun uzun ağladılar. Defne ise küçük bir kâğıda “Teşekkür ederim amca, bana baba oldun” yazıp toprağın üzerine bıraktı. Yıllar sonra Elif torununa ninni söylerken, Kerem kendi oğluna “Evladım, zamanı sevdiklerinle geçir. Para her yerde var, baba her yerde yok” derken, Ahmet amcanın sesi hâlâ aralarındaydı sanki. Çünkü bazı pişmanlıklar çok geç gelir. Ama bazı sarılmalar, ne kadar gecikirse geciksin, kalbin en derin yerini iyileştirmeye yeter, vesselam.
Mehmet Aluç
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.