Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
Altın Üye
22.06.2026 · 57 · 1 · Tahmini 17 dk okuma
PDF olarak indir

“Karanfil Ağıtları” yazısını çevrimdışı oku.

İndir
5 (1 oy)

Karanfil Ağıtları

Karanfil Ağıtları


Ankara’nın en işlek caddelerinden birinde, gökyüzünü dikine kesen gri ve füme cam kütlesiyle Vera İnşaat Genel Merkezi, gece yarısının sessizliğinde devasa bir anıt gibi duruyordu. Caddeden tek tük geçen lüks araçların farları, binanın dış cephesinde anlık parıltılar bırakıp kayboluyordu.

Binanın içindeki o geniş yönetim katında ise derin bir sükunet vardı. Sadece tek bir masanın üzerindeki özel tasarım mimari aydınlatma açıktı. Esra, elindeki ince uçlu çizim kalemiyle, Çayyolu’ndaki devasa konut projesinin milimetrik detayları üzerinde son rötuşlarını yapıyordu. Masasının üzerinde duran, kenarları altın yaldızlı porselen fincandaki kahve çoktan soğumuştu. Son çizgiyi de büyük bir titizlikle tamamladıktan sonra derin bir nefes aldı. Gözlerini ovuşturup saatine baktı; vakit gece yarısını çoktan geçmişti.

Ceviz kaplama masasının üzerindeki projeleri usulca rulo haline getirip kaldırdı. Siyah, ergonomik deri koltuğundan kalkıp camdan dışarıya, Ankara’nın ışıklarına baktı. İçindeki o mütevazı, gürültüden uzak ruh, bu devasa plazanın ıssızlığında daha rahat nefes alıyordu. Çantasını alıp koridorun loş ışığında asansöre doğru yürüdü.

Asansörün aynalı kabini lobi katına indiğinde, kapılar büyük bir sessizlikle iki yana açıldı. Girişte, spot ışıklarının altında sergilenen yüksek kulelerin ve fütüristik iş merkezlerinin milimetrik maket binaları, karanlıkta adeta hayalet bir şehir gibi gölgelenmişti. Güvenlik masasındaki gece bekçileri Esra’yı görünce hemen toparlanıp ayağa kalktılar. Esra, yüzündeki o samimi ve içten tebessümle, iyi akşamlar arkadaşlar, kolay gelsin, diyerek her zamanki nezaketiyle onları selamladı ve kendisini bekleyen aracına doğru ilerledi.

Evi, şehrin gürültüsünden uzak, asırlık çam ağaçlarının arasına gizlenmiş müstakil, iki katlı bir dubleksti. Büyük bir arazi üzerine kurulmuş bu yapı, sahiplerinin gücünü dışarıya bağırmayan ama içeri girildiğinde zarafeti fısıldayan bir mimariye sahipti. Anne ve babası ile erkek kardeşi Buğra, ailenin İstanbul’daki deniz aşırı lojistik ve finans işlerinin başında oldukları için Boğaz'daki yalıda yaşıyorlardı. Esra ise Ankara’daki bu inşaat imparatorluğunu tek başına omuzlamış, bu iki katlı evi sadık hizmetlileriyle paylaşarak kendine ait korunaklı bir dünya kurmuştu.

Evin antresinden içeri adım atar atmaz, lüksün sese ve gürültüye dönüşmemiş hali insanı karşılıyordu. Koridordaki yüksek tavanlardan süzülen loş ışıklar, duvarlarda asılı duran orijinal tablolara vuruyordu. Duvarların birinde, empresyonist tarzda çalışılmış, fırtınalı bir denizde tek başına duran bir fener tablosu vardı; renklerin geçişindeki o hüzünlü ustalık, Esra’nın iç dünyasının bir yansıması gibiydi. Salonun merkezindeki el dokuması ipek halı, adımların sesini tamamen yutuyordu. Esra, merdivenlerin masif ahşap basamaklarını tırmanarak üst kattaki yatak odasına geçti ve kendini gecenin kollarına bıraktı.

Sabahın ilk ışıkları keten perdelerin arasından süzülüp yatak odasını aydınlattığında uyandı. Doğrudan banyoya geçti. Cam bölmeli mermer duş alanında, sıcak suyin buharı anında etrafı sardı. Esra, suyun altında gözlerini kapatıp gecenin yorgunluğunu akıtırken, o ıslanan kızıl saçları omuzlarından geriye, sırtına doğru upuzun bir şelale gibi dökülüyordu. Saçlarının o canlı, alev rengi kızıllığı, beyaz teniyle muazzam bir tezat oluşturuyordu. Tam boynunun sol tarafında, şah damarının hemen üzerinde duran o küçük, koyu renkli ben, su damlalarının altında parıldıyordu. Bu ben, onun o duru ve asil güzelliğine fani bir mühür gibi apayrı bir derinlik katıyordu.

Duştan çıkıp saçlarını usulca kuruladı. Bugün için gardırobundan zümrüt yeşili, asil bir elbise seçti. Elbisenin kumaşı ne kadar kaliteli ve dökümlü duruyorsa, üzerindeki ince, adeta gözü yormayan soft yaprak desenleri de onun o gösterişten uzak, kalbinin mütevazılığını fısıldayan duruşunu simgeliyordu. Aynada kendine baktı; yeşil elbise ve kızıl saçları birbirini kusursuzca tamamlamıştı.

Birkaç saat sonra, dün gece yarısı tek başına ayrıldığı Vera İnşaat Genel Merkezi’nin yönetim katındaydı. Çalışanlar masalarındaydı; kıdemli mimarlardan Pelin Beyza, elindeki el yapımı seramik logolu espresso bardağından bir yudum alarak baş mühendis Alperen’e Çayyolu projesinin detaylarını anlatıyordu.

İşte tam o lahzada, ofisin ağır ve heybetli cam kapısı açıldı.

İki kuryenin güçlükle taşıdığı, cenaze merasimlerinde görmeye alışkın olunan devasa bir karanfil çelengi içeri girdi. Üzerinde hiçbir isim, hiçbir kartvizit yoktu. Sadece koyu, kan kırmızısı ve keskin kokulu karanfiller... O odanın tam ortasına, o pahalı parfüm ve kahve kokularının arasına ölümün ve matemin o ağır, sarsıcı kokusu yayıldı. Aşağıdaki maket binaların kusursuz, yapay dünyasına inat, bu çelenk tüm gerçekliğiyle odanın merkezindeydi.

Ofisteki uğultu bıçak gibi kesildi. Pelin Beyza’nın elindeki seramik bardak masaya sertçe indi, Alperen gözlüklerini iterek şaşkınlıkla ayağa kalktı. Herkes buz kesmişti.

Kendi bildikleri rasyonel dünyalarında bu manzara karşısında durmuşlardı. İçlerinden, yahu, hayatta olan, bu kadar güçlü ve genç bir kadına neden mezarlık çelengi gönderilir, akıllarından zoru ne bunların, diye geçiriyor, fısıldaşıyorlardı.

Herkes bir uğursuzluk, bir tehdit veya delilik emaresi arayarak dehşetle çelenge bakarken, odadaki tek istisna Esra oldu.

Esra, o devasa karanfil yığınına baktığında odadakilerin gördüğü o soğuk ölümü görmedi. Kızıl saçlarının altındaki o boyun beni, aldığı derin nefesle hafifçe hareket etti. Kimse bilmese de o, bu çiçeklerin ardındaki o sonsuz hayat kapısını ve o kapının eşiğinde kendisini sabırla, sadakatle bekleyen o yegane ruhu hissetmişti. Çelengi gönderenin kim olduğunu kalbinin en derin yerinde biliyordu. Bu fani dünyanın tüm o pırıltılı düzeni, o karanfillerin keskin kokusunda eriyip gitti.

Esra’nın o sessiz ve derin eylemiyle, ofisteki o soğuk ve akılcı atmosfer bir kez daha kırılıyordu. Onun kalbinden dökülen şiirsel fısıltılar ile plazanın profesyonel dünyasını harmanlayan devam bölümü:

Esra, etrafındaki buz kesmiş bakışlara ve fısıltılara zerre kadar kulak asmadan, ağır adımlarla çelenge doğru yürüdü. Zümrüt yeşili elbisenin etekleri mermer zeminde usulca süzülürken, odadaki herkes nefesini tutmuş onu izliyordu.

Eğildi; upuzun kızıl saçları omuzlarından öne doğru döküldü ve boynundaki o asil ben, karanfillerin gölgesinde kaldı. Zarif parmaklarını, o kan kırmızısı sert yaprakların üzerinde uzun uzun, adeta bir dostun çehresini okşar gibi gezdirmeye başladı. Dokunduğu her yaprakta fani zamanın ötesinde bir nabız atıyordu sanki.

O esnada kalbi, dışarıdaki gürültünün asla işitemeyeceği o eski ve derin lisanla fısıldadı:

Her katre bir nihayet sanılır bu fani mektepte... Oysa her yaprak, tekerrür edecek bir elemin mukaddimesidir. Sönmeyen bir şem-i şebistan gibi bekleyen ruhun, vuslat kapısında açan gülleridir bunlar; varsın ölüm desinler adına, varsın mecnun saysınlar...

Parmak uçlarına sinen o keskin, buruk kokuyu içine çektikten sonra usulca doğruldu. Yüzündeki o dingin tebessümü hiç bozmadan, kapının eşiğinde şaşkınlıkla bekleyen yardımcı hizmet personeline döndü.

Emre Bey, dedi, sesi o kadar mütevazı ve sakindi ki odadaki gerginlik bir anlığına dağılır gibi oldu. Bu çelengi lütfen benim odama taşıyın. Ardından sizden bir ricam olacak; bu karanfillerin her birini bağlarından birer birer sökün ve hepsini cam kavanozların içine yerleştirin. Tek bir yaprağının bile zayi olmasını istemiyorum.

Emre, hayatında ilk kez böyle bir talimat almanın şaşkınlığıyla ama Esra Hanım’ın o sorgulanamaz zarafetine duyduğu saygıyla başını eğdi. Tabii Esra Hanım, hemen ilgileniyorum, diyerek kuryelerle birlikte çelengi içeriye, Esra’nın odasına doğru yönlendirdi.

Esra, arkasından hayretle bakan Pelin Beyza ve Alperen’e doğru döndü. Sanki az önce içeri giren bir cenaze çelengi değil de sıradan bir evrakmış gibi, tamamen profesyonel ve işine hakim o asil duruşuna geri dönmüştü.

Evet arkadaşlar, dedi, elindeki tableti işaret ederek. Zamanımız kıymetli. Çayyolu projesinin son detaylarını ve bugün yapılacak işleri karara bağlamak için toplantı odasına geçelim. Alperen Bey, statik hesaplardaki o revizyonları tamamladıysanız, oradan başlayalım.

Pelin Beyza elindeki seramik bardağı masaya bırakıp şaşkınlığını gizlemeye çalışarak ceketini düzeltti; Alperen ise hemen dosyalarını kucağına aldı. Günümüzün o rasyonel, her şeyi maddiyatla ve mantıkla çözen dünyası, Esra’nın bu felsefi ve gizemli sükuneti karşısında bir kez daha teslim olmuştu. Ekip, Vera İnşaat’ın büyük meşe masalı toplantı odasına doğru ilerlerken, Esra’nın zihninde hala o kokunun ve kalbindeki fısıltının yankısı dolaşıyordu.

Büyük meşe masanın etrafında toplanan heyet yerini aldığında, odadaki o fısıltılı hava anında yerini profesyonel bir ciddiyete bıraktı. Esra, zümrüt yeşili elbiseninin yarattığı o asil duruşla projeksiyon ekranının önündeki yerini aldı. Elindeki kumandaya dokunduğunda, Çayyolu projesinin üç boyutlu detayları ve veri tabloları ekrana yansıdı.

O, az önce karanfillerin kokusunda kaybolan hüzünlü kadın değildi artık; Vera İnşaat’ın en güçlü, en donanımlı ve kararlı lideri olarak konuşmaya başladı. Sesi, odadaki herkese tarifsiz bir güven aşılıyordu:

Değerli arkadaşlar, Çayyolu projesinin kalbini ve Vera İnşaat’ın önümüzdeki dönem vizyonunu belirleyecek nihai sunuma hoş geldiniz. Dün gece yarısı projenin son mimari hatlarını ve statik dengelerini bizzat gözden geçirdim. Şimdi, sahada uygulayacağımız o kesin ve milimetrik takvimi sizinle paylaşmak istiyorum.

1. Proje Takvimi ve Zaman Yönetimi

Öncelikle teslim süremiz konusunda son derece netiz. Çayyolu projesini tam 540 takvim günü içinde, yani 18 ayda anahtar teslim noktasına getireceğiz. İlk 90 gün hafriyat, zemin iyileştirme ve radye temel dökümüyle geçecek. Ardından gelecek 240 günde kaba inşaatı tamamlayıp, eş zamanlı olarak ince işçilik ve peyzaj evrelerine geçiş yapacağız. Zamanlama konusundaki esneklik payımız sıfırdır; her departman bu 540 günlük takvime milimetrik olarak sadık kalacak.

2. İnsan Kaynakları ve Personel Dağılımı

Bu ölçekteki bir yapının hatasız yükselmesi için sahada devasa ama bir o kadar da senkronize bir ordu çalışacak. Toplamda 450 personel istihdam ediyoruz. Bu kadronun dağılımı şu şekildedir:

• Yönetim ve Mühendislik Kadrosu: Sahada tam zamanlı görev yapacak 12 inşaat mühendisi, 6 mimar, 4 harita mühendisi ve 3 mekanik-elektrik koordinatörü.

• Teknik Ekip: 45 usta başı ve formen.

• Saha İşçiliği: Pik dönemlerde, yani betonarme ve ince işçiliğin çakıştığı zamanlarda, aynı anda sahada olacak 380 kalifiye demir, kalıp, duvar ve ince işçilik ustası ile saha personeli.

3. İş Güvenliği (İSG) ve İnsan Hayatına Saygı

Vera İnşaat’ın temel felsefesi, binalardan önce insan hayatını inşa etmektir. Bu yüzden iş güvenliği bütçemizi ve kurallarımızı en üst sınırdan belirliyoruz. Sahada görev yapacak 4 tam zamanlı B sınıfı ve 1 A sınıfı İş Güvenliği Uzmanımız olacak.

• Sıfır Tolerans Politikası: Yüksekte çalışma yapacak her bir personelin yaşam hatları, emniyet kemerleri ve dikey yaşam sistemleri her sabah mesai başlamadan önce taranacak.

• Sağlık ve Kontrol: Şantiyede 7/24 hazır bulunacak tam donanımlı bir ambulans ve bir işyeri hekimi görev yapacak. Baretsiz, çelik tabanlı ayakkabısız ve reflektörsüz tek bir adım dahi atılmayacak. İnsan hayatının riske atıldığı hiçbir saniyede Vera İnşaat'ın tek bir tuğlası dahi yükselemez.

4. Finansal Kaynaklar ve Bütçe Tahsisi

Gelelim projenin finansal gücüne. Bu proje için ayırdığımız toplam kaynak 1.2 milyar Türk Lirası olarak bloke edilmiştir. Banka fonları ve öz sermaye paylarımız net bir şekilde ayrıldı.

Bu bütçenin %45’i doğrudan malzeme tedariğine, yani C40/50 yüksek dayanımlı beton, sismik izolatörler ve çelik donatılara ayrılmıştır.



%25’i işçilik ve taşeron hakedişleri için kullanılacaktır. %15’i iş güvenliği ekipmanları, modern şantiye kurulumu ve lojistik ağa tahsis edilmiştir. Kalan %15’lik pay ise küresel piyasalardaki emtia dalgalanmalarına karşı ham madde havuzumuzda beklenmedik gider fonu olarak güvence altında tutulacaktır. Finansal hiçbir tıkanıklık yaşamayacağız.

Esra, elindeki kumandayla ekranı kapatıp ışıkları açtırdığında salonda derin bir hayranlık sessizliği oluştu. Pelin Beyza önündeki tablete notlar alırken, Baş Mühendis Alperen hayranlıkla başını sallıyordu. Esra’nın o güven veren, kendinden emin sesi ve her şeye hakim duruşu, az önceki gizemli hava ne olursa olsun şirketin emin ellerde olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı.

Söyleyeceklerim bu kadar arkadaşlar, dedi Esra hafifçe gülümseyerek. Şimdi herkes görev yerine. Alperen Bey, şantiye şefleriyle bu akşam ilk koordinasyon toplantısını yapın.

Toplantı salonundan herkes saygıyla ayrılırken Esra derin bir nefes alıp koridora çıktı ve koridorun sonundaki kendi makam odasına doğru yürümeye başladı. Kapıyı açtığında, odasında onu Emre Bey’in titizlikle hazırladığı o manzara bekliyordu...

Odanın içindeki o derin, zamansız sessizlik, masanın üzerinde duran telefonun ahizesine uzanan zarif parmaklarla bozuldu. Esra, zümrüt yeşili elbisesinin soft yaprakları altında hızla çarpan kalbini teskin etmeye çalışarak rehbere girdi ve o isimsiz, sadece kalbine kazınmış numarayı tuşladı. Telefonun diğer ucundan süzülen o ilk nefesle birlikte derin bir iç çekti. Karşıdaki ses, bir ismin fani sınırlarına sığınmayacak kadar büyük, adeta ruhun asıl vatanından kopup gelen bir şair tınısındaydı.

İç içe geçmiş o yoğun hisler, kelimelerin arasındaki mesafeli ama kor gibi sıcak boşluklarda saklıydı. Dijital sayaç akmaya başlarken iki ruh arasındaki o son bir buçuk dakikalık mukaddime şöyle şekillendi:

Karşıdaki Ses: Gelen mühür kalbinize ulaştı mı? Yoksa fani dünyanın gürültüsü o sessiz kokuyu bastırdı mı?

Esra: (Hafifçe tebessüm ederek pencereden Ankara ufkuna bakar) Mühür tam vaktinde ulaştı... Odadaki tüm yapay hatları ve rasyonel hesapları silecek kadar güçlüydü. Fakat herkes şaşkın. Yaşayan birine neden musalla çiçekleri gönderilir diye fısıldaşıyorlar.

Karşıdaki Ses: (Hafif, hüzünlü bir iç çekişle) Onlar bilmezler ki insan asıl bu dert mektebinde nefes alırken bir sürgündedir. Biz o sonsuz hayat kapısının eşiğinde, birbirimizi karanfillerle bekleyen iki yolcuyuz. Ölüm dedikleri bizim için sadece vuslatın mukaddimesidir.

Esra: (Sesindeki o yoğun, saklanamaz sıcaklığı koruyarak ama aralarındaki o asil sınırı da hissettirerek) Karanfilleri söktürdüm. Her bir yaprağını tek tek cam kavanozlara hapsettim. Tıpkı o zihninizden dökülen ve her seferinde tekerrür eden o eski elemleri bir yerlere hapsettiğiniz gibi... İçinizdeki o sızı hala o kadar keskin mi?

Karşıdaki Ses: O sızı, o ilk katrenin düştüğü günden beri aynı ağrıyla nüksediyor. Ne kavuşmanın hazzı baki bu dünyada ne de ayrılığın elemi nihayete eriyor. Varoluş sadece o ebedi sadakati sessizce fısıldıyor.

Esra: (Gözleri kavanozdaki kırmızı yapraklara kayar, sesi buğulanır) Bu sadakat bu fani şehre fazla... Yine de teşekkür ederim. Kalbimin o mütevazı köşesinde bu selamı saklayacağım. Attığınız her yeni adımda o karanfillerin kokusu yoldaşınız olsun.

Karşıdaki Ses: Eksik olmaz... Ruhunuz asil vatanını unutmasın. Vaktiniz baki kalsın.

Esra: Huzurla...

Telefon hafif bir çıt sesiyle kapandı. Esra cihazı kulağından indirip ekrana baktığında yeşil dijital sayacın tam 01:27 noktasında durduğunu gördü.

Ne bir isim, ne bir unvan ne de onun kim olduğuna veya ne işle uğraştığına dair somut bir ipucu vardı. Esra kelimelerini öyle büyük bir hassasiyetle seçmişti ki odada bir başkası olsa bile onun dünyasını asla çözemezdi. Aralarındaki o yoğun hisler, açık ifadelere ihtiyaç duymadan o sızının ve katrenin derinliğinde kendini hissettirmişti. Hem birbirlerinden fersah fersah uzak duracak kadar vakur ve mesafeliydiler hem de kalplerini çırpındıracak kadar yakın.

Esra telefonu masanın üzerine bıraktı, derin bir nefes alıp koltuğuna oturdu. Odanın içini kaplayan keskin karanfil kokusu, şimdi o isimsiz fısıltıların sadasıyla büsbütün ağırlaşmıştı. Vera İnşaat’ın o milyarlık projelerle dolu rasyonel dünyasında, şimdi zamanı ve mekanı büken apayrı bir gerçeklik yaşanıyordu.

Esra, telefonun kapanmasıyla birlikte ergonomik deri koltuğuna usulca geri yaslandı. Odanın içini dolduran keskin karanfil kokusu, az önce kulağında yankılanan o hitapsız, derin sesin sıcaklığıyla birleşmiş, havayı adeta ağır bir sis gibi kaplamıştı. Elini göğsünün üzerine, zümrüt yeşili elbisesinin soft yaprak desenlerine doğru götürdü. Avucunun altında hızla çarpan o ritim, fani dünyanın tüm rasyonel hesaplarına meydan okuyordu.

O lahzada, kalbi ile aklı arasında amansız bir savaşın tam ortasında buldu kendini.

Aklı; Vera İnşaat’ın milyarlık projelerini, 540 günlük teslim takvimlerini, Ankara’nın o gri ve katı gerçekliğini fısıldıyordu. Kalbi ise cam kavanozlara hapsedilmiş o kan kırmızısı karanfil yapraklarının ardındaki o ebedi sadakati, o felsefi derinliği ve bir türlü nihayete ermeyen o eski elemi haykırıyordu. Hangisinin doğru, hangisinin gerçek olduğunu ayırt edemediği o saniyelerde ruhu iki uçurum arasında asılı kalmış gibiydi.

Tam bu sükunetin ortasında, makam odasının ağır meşe kapısı iki kez hafifçe vuruldu.

Esra içindeki gürültüyü tek bir nefeste bastırıp duruşunu dikleştirdi. Geliniz, dediğinde kapı yavaşça açıldı ve içeriye Baş Mühendis Alperen girdi.

Alperen, bir inşaat firmasının koridorlarında ve şantiyelerinde endamıyla hemen fark edilen heybetli bir adamdı. Uzun boylu, omuzları şantiyelerin o zorlu şartlarında ve ağır sorumluluklar altında daha da genişlemiş duran vakur bir duruşu vardı. Beş yıl evvel yaşadığı fırtınalı bir ayrılığın ardından evliliğini noktalamış, o günden sonra kendini tamamen mesleğine ve Vera İnşaat’ın projelerine adamıştı. Ancak zaman, Alperen’in hayatına bambaşka bir düğüm atmıştı.

Birlikte çalıştıkları her gün, üstlendikleri her büyük projede Esra’nın o muazzam servetin ortasındaki naifliğini, kalbinin mütevazı zarafetini gördükçe içindeki o kor günden güne büyümüştü. Esra’ya olan hisleri, kalbinin en kuytu köşesinde her geçen gün daha derin bir kök salıyordu.

Esra bu hislerin farkındaydı fakat aralarındaki o mesafeyi, o asil çizgiyi hiçbir zaman bozmamış, Alperen’in bu sessiz ilgisine zerre kadar karşılık vermemişti. Alperen ise gururlu ama bir o kadar da saygılı bir adamdı. Esra’nın bu mesafeli sükunetini bir emir gibi baş tacı ediyor; ona olan hislerini asla çiğ ve sıradan bir hamleyle uluorta dökmüyordu. O, duygularını daima kusursuz bir nezaketle, üslubundaki o asil saygıyla ve sadece gözlerindeki o gizleyemediği derin bakışlarla yansıtıyordu.

Alperen elindeki tableti göğsüne yakın tutarak masaya doğru birkaç adım attı. İçeri girdiğinde odadaki o yoğun, keskin karanfil kokusu doğrudan genzine dolmuştu. Gözleri bir anlığına sehpada duran, içleri kırmızı yapraklarla dolu cam kavanozlara kaydı. Göğsünde hafif bir sızı hissetse de yüzündeki o beyefendi, mesafeli ifadeyi hiç bozmadı. Bakışlarındaki o yoğun hayranlığı ve derin sadakati usulca Esra’nın zümrüt yeşili elbiseli asil duruşuna bıraktı.

Esra Hanım, dedi, sesi her zamanki gibi tok, güven veren ama bu defa içinde tarifi imkansız bir burukluk barındıran bir tınıdaydı. Rahatsız etmek istemedim. Çayyolu projesinin zemin etüt raporları ve şantiye koordinasyon planı hazır. Akşamki şefler toplantısından önce sizin son bir kez onayınızı almak, eklemek istediğiniz bir detay olup olmadığını sormak istedim.

Esra, Alperen’in o vakur ve mesafeli duruşunu sükunetle izledi. Kalbi ile aklı arasındaki o amansız savaş, yerini Vera İnşaat’ın o profesyonel ve ciddi kimliğine bırakmıştı. Yüzünde, sadece iş arkadaşlığı sınırlarında kalan ama nezaketini de eksik etmeyen küçük, duru bir tebessüm belirdi. Zarif bir el hareketiyle masasının hemen önünde duran, özel tasarım taba rengi deri koltukları işaret etti.

Buyurunuz Alperen Bey, lütfen oturun, dedi sesiyle odadaki o gergin havayı usulca dağıtarak. Raporlara hemen birlikte göz atalım, akşamki toplantıya hiçbir pürüz kalmasın.

Alperen, Esra’nın bu asil daveti üzerine ceketinin düğmesini ilikleyerek gösterilen koltuğa oturdu. Elindeki tableti masanın üzerine bıraktı. Esra, zümrüt yeşili elbisesinin dökümlü kollarını usulca geriye çekerek tableti önüne aldı ve zemin etüt raporlarını, sismik izolatör konumlandırmalarını incelemeye başladı.

Makam odasında bir süre sadece dijital ekranın kaydırma sesleri ve Esra’nın ince uçlu tasarım kalemiyle aldığı küçük notların tıkırtısı duyuldu. Esra, Çayyolu projesinin C40/50 betonarme statik hesaplarında ve fore kazık derinliklerinde birkaç küçük ama hayati değişiklik yaptı. Titizliği, işine olan o muazzam hakimiyeti Alperen’i bir kez daha büyülemişti.

Esra, tablolardan başını kaldırmadan o doğal ve samimi üslubuyla sordu:

Birer kahve içer miyiz Alperen Bey?

Alperen, beklemediği bu teklif karşısında gözlerindeki o gizleyemediği yoğun hislerle Esra’ya baktı. Ses tonunu olabildiğince dengede tutmaya çalışarak, Lütfen, çok memnun olurum Esra Hanım, dedi.

Esra masanın üzerindeki şık, ahşap kaplama dahili telefonu eline aldı. Tuşa basıp, Gülbahar Abla, müsaitsen bize iki şekersiz Türk kahvesi getirebilir misin zahmet olmazsa? Teşekkür ederim, diyerek kapattı.

Çok geçmeden kapı hafifçe vuruldu ve içeriye kırk beş yaşlarında, yüz hatlarında hem yılların yorgunluğunu hem de büyük bir anaçlığı barındıran Gülbahar Hanım girdi.

Gülbahar Hanım, şirketin kat hizmetlerinde çalışıyordu. Üzerinde, kurumun ciddiyetine uygun, jilet gibi ütülenmiş lacivert bir önlük ve altında beyaz keten bir gömlek vardı. Saçlarını arkadan düzgünce toplamıştı; yakasındaki küçük Vera İnşaat broşu onun bu lüks plazadaki yerini sabitliyordu. Elindeki gümüş işlemeli, mat siyah tepside, kenarları eskitme altın varaklı, el yapımı porselen iki kahve fincanı duruyordu. Fincanların yanına kristal cam bardaklarda buzlu sular yerleştirilmişti.

Gülbahar Hanım’ın bu sessiz ve profesyonel duruşunun ardında, aslında omuzlarında taşıdığı devasa bir hayat hikayesi gizliydi. Esra onun bu mütevazı halini çok iyi bilir, ona her zaman bir abla gibi hürmet ederdi. Gülbahar’ın evinde, yıllardır dikiş tutturamamış, kahve köşelerinden gelmeyen vurdumduymaz bir eşi vardı. Evin tüm mali yükü, bu plazanın koridorlarını adımlayan Gülbahar’ın nasırlı ellerindeydi.

Aklı ise hep çocuklarında, o bitmek bilmeyen ev dertlerindeydi. Şu sıralar en büyük düşüncesi, vatani görevini yapmakta olan büyük oğlu Kadir’di. Kadir hudut boyunda nöbetteydi; telefonda anasına sürekli askerliğin zorluklarından, bitmek bilmeyen şafak saymalarından şikayet ediyor, dert yanıyordu. Bir yandan da Ankara Üniversitesi’nde edebiyat okuyan kızı Sema’nın masrafları vardı. Sema akıllı, başarılı bir kızdı ama büyük şehirde okumak masraflıydı. Gülbahar tüm bu ağır hayat yüküne rağmen yüzündeki o saygın ifadeyi koruyarak fincanları masaya usulca bıraktı. Esra gözleriyle ona derin bir teşekkür sundu, Eline sağlık Gülbahar Abla, dedi. Gülbahar Hanım da aynı sessiz zarafetle başını eğip odadan çıktı.

Esra revize ettiği raporları tabletiyle birlikte Alperen’e doğru teslim etti. Değişiklikleri kaydettim Alperen Bey, bu haliyle sahaya iletebilirsiniz, dedi.

Alperen tableti aldı ama gitmek için hemen hamle yapmadı. Bakışları, masanın yanındaki sehpada duran, içleri kan kırmızısı karanfil yapraklarıyla tıka basa dolu o şeffaf cam kavanozlara kilitlenmişti. Odadaki o keskin, hüzünlü koku her nefeste ciğerlerine doluyordu. İçini kavuran bir merak ve huzursuzluk vardı. Sormak istiyor, bu çelengin ve bu yaprakların manasını bilmek için yanıp tutuşuyordu.

Ancak uygun kelimeleri bir türlü seçemedi. Boğazı düğümlendi, elleri hafifçe titredi ve o heybetli duruşunun altında bariz bir huzursuzluk belirdi. Kelimeler dudaklarının arasında ezilip kaldı, soramadı.

Esra karşısındaki adamın bu çaresiz ve huzursuz karmaşasını anında fark etti. Onun günden güne büyüyen hislerini, bu karanfillerin Alperen’in kalbinde nasıl bir merak ve tedirginlik uyandırdığını çok iyi görüyordu. Fakat hiçbir açıklama yapmadı, sessizliğini korudu. Bakışlarındaki o korunaklı, gizemli sükuneti bozmadan kahvesinden ince bir yudum aldı. Aralarındaki o aşılmaz mesafenin sınırlarını sessizce çizerek, Alperen’in bu huzursuz merakını odanın o ağır havasında yanıtsız bıraktı.

Alperen, Esra’nın bu ketum ve ödün vermeyen duruşu karşısında daha fazla kalamayacağını anlayarak yutkundu. Tableti göğsüne doğru çekip ayağa kalktı. Teşekkür ederim Esra Hanım, akşamki toplantıda görüşmek üzere, diyerek başıyla hafifçe selam verip odadan çıktı.



Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (1 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 1
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Karanfil Ağıtları

Karanfil Ağıtları

ömer altun ömer altun