Yaltada Kararan Gece Ve Kırılan Rüya
Aynı fırtınalı gece, Karadeniz’in diğer ucunda, Yalta’nın tekinsiz ve kemikleri sızlatan soğuk karanlığında da hüküm sürüyordu. Kırım sahillerini dilsiz bir öfkeyle döven hırçın dalgaların sesi, cepheden gelen ölüm haberleriyle yıpranmış o eski evin pencerelerini zangırdatıyordu. Gaz lambasının fitili titriyor, odadaki rutubet kokusu yaklaşan harp sefaletinin dilsiz bir habercisi gibi genzi yakıyordu.
Muallime Maria, üstündeki kalın yün battaniyeye rağmen içini bir türlü dindiremediği o uğursuz ürpertiyle uykuya dalmıştı. Lakin bu bir dinlenme değil, ruhunun Karadeniz’in o girdabında ezilişiydi.
Rüyasında, Yalta’nın sise gömülmüş, dalgaların dövdüğü dilsiz rıhtımındaydı. Fırtına saçlarını yüzüne çarparken, gözlerini karanlık ufka dikmişti. Tam o sırada, dalgaların arasından süzülerek Derman’ın İstanbul’dan kalkan o çileli gemisi belirdi. Gemi darmadağındı; fırtınanın kırbacı altında bir yükselip bir alçalıyor, rıhtıma doğru amansızca yanaşmaya çalışıyordu. Güvertede, süvari fenerinin solgun ışığı altında Derman duruyordu. Sırtında o vakur İstanbul ceketinin yakası rüzgârla savruluyor, gözlerini sarsılmadan Maria’ya dikmiş, ona doğru elini uzatıyordu.
Gemi rıhtıma yaklaştıkça, sanki kader bu vuslatı istemiyormuş gibi fırtına daha da kudurdu, deniz dilsiz bir canavar gibi kükredi. Aralarında sadece birkaç metre kalmıştı; Maria Derman’ın yüzündeki o yorgun ama asil tebessümü, ellerindeki Salihli’nin o sıcak toprak kokusunu hissetecek kadar ona yakındı. Tam elini uzatıp geminin bordasına dokunacak, o narin örümcek ağı nihayet nihayete erecekken... devasa, dağ gibi simsiyah bir dalga geminin üzerine amansız bir bıçak gibi indi.
Gemi, Maria’nın gözlerinin önünde, o amansız dalganın darbesiyle bir anda sulara gömüldü. Maria, rıhtımın dilsiz sükûtu ortasında, sanki içindeki o ince vuslat bağı kopmuş gibi dizlerinin üzerine yavaşça çöktü. Elleri, suların girdabına yetişmek ister gibi boşlukta asılı kalmıştı; bakışları o insafsız dalgaların açtığı derin yarığa çakıldı. Karadeniz’in o şeffaf ama dipsiz karanlığında, Derman’ın cansız bedeni geminin enkazıyla birlikte yavaş yavaş derinliklere çekiliyordu. Gözleri açık kalmıştı, son kez rıhtımdaki Maria’ya bakıyordu. Salihli’nin o parlak zeytinyağı buğusu, Derman’ın gözlerinde yerini ölümün o dondurucu morluğuna bırakmıştı. Derman, Karadeniz’in o mayınlı ve hırçın kalbinde sessizce kaybolup giderken Maria, göğsünü yırtan o dehşetli feryatla yataktan fırladı:
— Dermaaan!
Yandaki loş odada, sönük ışıkta eski okul kitaplarını düzenleyen Andrey Bey, kızının gecenin zifirinde yankılanan o acı dolu feryadıyla irkildi. Elindekileri fırlatıp hızla Maria’nın odasına koştu. Kapıyı açtığında, kızını yatağın içinde cenin gibi büzülmüş, sırılsıklam bir ter ve tüm gövdesini sarsan bir titreme içinde buldu.
Andrey Bey, yaşlı yüreği titreyerek yatağın kenarına çöktü. Kızının buz kesmiş, tir tir titreyen narin ellerini kendi nasırlı, sıcak avuçlarının içine aldı. Maria’nın gözlerinden akan sicim gibi yaşlar, yanaklarındaki o solgun teni yakarak yün yastığa sızım sızım dökülüyordu.
— Şşşt... Maria, benim narin kızım... Geçti, bak buradayım, yanındayım, dedi Andrey Bey. Sesindeki o babacan şefkatle kızının dağılmış saçlarını geriye doğru topladı. — Kabustu güzel kızım... Sadece kötü bir rüya. Uyandın, sakin ol...
Maria, kesik kesik nefes alırken, hâlâ o rüyanın boğucu, tuzlu sularında boğuluyor gibi babasının yüzüne baktı. Gözlerindeki o dilsiz ve parça parça olmuş acıyla, dudaklarından istemsizce, kalben mühürlendiği o isim döküldü:
— Derman...
Andrey Bey işittiği isimle dursa da evladının bu perişan hali karşısında kendi acısını unuttu. Kızının parmaklarını daha sıkı, derman olmak ister gibi tuttu. Maria, hıçkırıklarının arasında babasının dizlerine yığılıp yüzünü onun hırkasına gömerken, kelimeler sızım sızım dökülüyordu:
— Baba... Gemi rıhtıma yanaşıyordu, onu görüyordum. Tam dokunacaktım, aramızda sadece birkaç metre kalmıştı... O dalgalar can düşmanı gibi vurdu gemiye. Gözlerimin önünde yuttu deniz onu, sulara gömüldü her şey. Gözleri açık kaldı baba... Nefesi bitti, dilsiz kaldı... İstanbul neresi, Yalta neresi bilirim ama içimdeki bu sızı hayra alamet değil. Göğsümün sol tarafı öyle bir yanıyor ki, uzaklarda bir yerde onun canı acıyor da benim burada nefesim kesiliyor sanki!
Andrey Bey, kızının hıçkırıklarından sarsılan omuzlarını kollarıyla sımsıkı sardı, onu göğsüne bastırıp saçlarına dilsiz öpücükler kondurdu. Pencereden dışarıya, Karadeniz’in o mayınlı, fırtınalı ve insanı yutan kapkara ufkuna baktı. İhtiyar babanın gözleri de bulutlanmıştı; çünkü bu fırtınada, o tekinsiz suların sadece uzak bir tüccarı değil, kızının körpe gençliğini, hayallerini ve yaşama sevincini de parça parça ederek yuttuğunu görüyordu. Yalta’nın o buz gibi loş odasında, bir baba ve bir kız, Karadeniz’in dilsiz ve sızılı uğultusuna karşı birbirlerine kenetlenerek acı içinde sabahı beklemeye başladılar.
20263006
1641
Elma Kokulu satırlar
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.