Gerçeğin Coğrafyası
Ömrümce kişisel gelişim konulu kitaplara mesafeli durmuşumdur. Doksanlı yılların ikinci yarısı ve iki binli yılların başında ülkemizde de oldukça meşhur olan bu akım esas itibarıyla Amerika’dan ithal olmuş bir düşünme biçimi olduğundan açık söylemek gerekirse pek de ısınamadığım bir akımdır. İlk gençlik yıllarımda daha lise öğrencisiyken sınıf arkadaşlarım kişisel gelişim kitaplarıyla okula gelip bu kitaplar hakkında methiyeler düzerlerdi. Bu kişisel kitaplardan birkaçını da okuma fırsatım oldu. Ancak bu kitapların doğaları itibarıyla içinde yaşadığım gerçeklere pek uygun olmadığının farkına vardım. Bu kitaplar hoş bir hayal dünyasından bahsediyordu. Lakin sahip olduğum gerçeklik içinde bu hoş hayal dünyasına pek de yer yoktu. Özellikle senelerce deneme-yanılma ve araştırmalarla inşa edilmiş psikoloji ilmindeki uzun süren terapi ve tedavi yöntemlerini yok sayıp kestirme yollar sunmaları bana etik ve doğru gelmemişti.
“İçinizdeki aslanı serbest bırakın!”, “Negatif limanlardan pozitif sulara!”, “Başarı için harekete geçin!” gibi heybetli sloganlar ile insanı motive eden kişisel gelişim kitaplarında insanın hedefine ulaşmak için önündeki tek engellin kendisinin olduğu ve başarılı insanları modellemek suretiyle başarıya ulaşılabileceği yazıyordu. Esasında bu akım kendi denklemini oluşturmuş, kendi sistemini inşa etmişti. Ama dediğim gibi bu akım Amerika ülkesinden menşe aldığı için verilen tavsiyeler maalesef ülkemiz koşullarında pek de mümkün görünmüyordu. Amerikan Rüyasının yaşandığı Amerika fırsatlar ülkesi olarak biliniyordu ve müteşebbis ruh ülkenin ana teması olarak destekleniyordu. Amerika’ya övgüler düzerek bu ülkeyi göklere çıkarmak niyetinde değilim elbette. Zira birçok olumsuz durumun da Amerika’da var olduğunun farkındayım. Ayrıca Amerika hayranı bir budala da değilim. Ancak gerçek şu ki yaşadığım coğrafya yapı itibariyle kişisel gelişim denklemine pek de uygun bir coğrafya değil. Şöyle ki bu coğrafya da bir kasa limon satmak bile isteseniz eğer birilerinden izin almamışsanız, birilerini görmemişseniz satamazsınız. Pazarlar, köşe başları, caddeler ve sokaklar birileri tarafından bilgeleştirilmiştir ve sizin müteşebbis hayallerinizi gerçekleştirmenize izin verilmez. Daha geçenlerde bir haber ile karşılaştım. Şöyle ki pazarda tezgâh açmak isteyen esnaf başka bir esnaf grubu tarafından darp edildi. Hatta pompalı tüfek ile esnafın kafasına öldürmek maksadıyla ateş açmışlar. Adamcağız eliyle kafasını siper ettiği için ölmemiş ama elini ve kolunu kaybetmiş. Şimdi sen gel de bu koşullarda müteşebbis ruhunu ortaya koy ve kişisel gelişim basamaklarını tırman bakalım.
Yaşadığım coğrafyanın tarihi esasında kadim bir tarih. Anadolu’da medeniyetler, imparatorluklar kurulmuş. Milattan öncesinde bile bu topraklarda devletler ve medeniyetler varmış; Hititler, Frigyalılar, Lidyalılar, Urartular, Asurlular, Persler, Romalılar, Selçuklular ve Osmanlılar. Anadolu tarih boyunca ticaretin ve medeniyetin önemli merkezlerinden birisi olmuş. Hatta Göbeklitepe, Çatalhöyük kalıntıları takvimi daha da geriye sarıyor. Böylesi kadim topraklarda elbette savaşlar ve çatışmalarda çok fazla yaşanmış. Osmanlı İmparatorluğunun mücadelesinde geri kalması ve yıkılmasıyla birlikte de bu topraklarda kurulan nizamı alem maalesef son bulmuş. Yeni kurulan genç cumhuriyet oldukça idealist bir bakış açısıyla modern bir medeniyet inşa etmek istemiş. Ama sömürü mücadelesi içinde birinci ve ikinci dünya savaşı ile ardından oluşan iki kutuplu dünya da genç cumhuriyetin ortaya koyduğu idealist düşüncelerin yerini hayatta kalma mücadelesi almış. Orta Doğuda devletler kurulmuş, devletler yıkılmış ve yapısı itibarıyla bu coğrafya da kaos hiç eksik olmamış. İşte tam da bu coğrafya da doğu – batı ve geleneksel-modern arasında kalma durumu meydana gelmiş. Ne doğu ülkesi olunabilmiş ne de batı ülkesi olunabilmiş ne geleneksel köklere bağlı kalınabilmiş ne de modern olunabilmiş. Özellikle emperyalist güçler orta doğu ülkelerini zengin yer altı ve yer üstü kaynakları dolayısıyla tabiri caizse ne öldürmüş ne de ondurmuş. Ülkeler ve devletler boyutundaki bu kaotik ortam elbette bireyler boyutunda da kaosa neden olmuş ve olmaktadır.
Esasında yukarıda bahsettiğim tarihsel süreci biraz açmak isterim. Şöyle ki kıtalara hükmeden bir imparatorluk yıkılmış, parça parça edilmiş. Hatta tabiri caizse yağma edilmiş bile demek pek de mübalağa edilmiş olduğu manasına gelmez. Büyük devletler son derece vahşi bir işgal politikası ile yıkılan imparatorluğun son parçasını olan Anadolu’yu da parça parça bölüp kendilerine pay etmişler. Hatta paylarından memnun olmayan devletler kendi aralarında savaş çıkarmışlar. Birinci Dünya Savaşı yaşanırken bir anda dünyayı kasıp kavuracak bir siyasal gelişme yaşanmış ve Rusya’da Bolşevik Devrim yaşanmış. Ardından faşizmin kara gölgesi tüm Avrupa’yı sarmış ve İkinci Dünya Savaşı yaşanmış. İşte tüm bu kaos ve savaşın içinde kurulan genç cumhuriyet ayakta kalmak için mücadele vermiş. İkinci Dünya Savaşının kazananları dünyayı kendi menfaatlerine göre aralarında pay etmeye çalışmışlar. Ardından seneler süren soğuk savaş içinde tüm Orta Doğu ülkeleri ve halkları savruldukça savrulmuşlar. İki kutuplu dünyanın kutuplarından birisi yenilince de bu kez siyasal ideolojiler değil dini inançlar düşman ilan edilmiş. On bin kilometre öteden emperyalist güçler Orta Doğu ülkelerinin yer altı kaynakları için çıkarmalar, askerî harekâtlar başlatmışlar. İşte böylesi bir coğrafya içinde Amerika’dan ithal edilen kişisel gelişim akımı ve bu akımın uygulanabilirliği açıkçası bana pek de mantıklı gelmemişti ve hala da mantıklı gelmemektedir. Zira bireysel çaba ve motivasyon, yapısal engellerin ve kolektif tarihsel travmaların gölgesinde tek başına bir anlam ifade etmez, edemez.
Peki, tüm bu anlattıklarımın sonunda bir yere varmam gerekiyor elbette. Zira sadece yıkmak, sadece eleştirmek ve “Bu coğrafyada olmaz!” deyip kenara çekilmek de başlı başına bir teslimiyettir ki bu da benim mizacıma uygun değil. Mesele şu: Kişisel gelişim kitaplarının sunduğu reçeteler işe yaramıyorsa, bu topraklarda yaşayan bizler ne yapacağız? Birey olarak nasıl var olacağız, nasıl nefes alacağız, nasıl yol alacağız? Bu sorunun cevabını ararken, yine o meşhur sloganlara, o yaldızlı vaatlere sığınmayacağım. Zira bu coğrafya, kolay cevaplara tahammül etmeyen bir coğrafyadır. Burada her sokak başında, her pazarda, her resmî dairenin önünde bir duvara çarparsınız. Ama işte tam da bu yüzden, bu coğrafyanın insanı, kişisel gelişim kitaplarının “model aldığı” Batılı bireyden çok daha farklı bir hayatta kalma sanatına sahiptir. Farkında mısınız, bu topraklarda yaşayan insanlar nesillerdir sistemin çarkları arasında ezilmeden yürümenin, bürokrasinin labirentlerinde kaybolmadan yol bulmanın, sessizce kenara çekilip beklerken bile aslında bir sonraki hamleyi hesaplamanın ustasıdır. Bizim kişisel gelişimimiz, bir kitap sayfasına sığacak kadar yüzeysel değildir; aksine her gün sokakta, pazarda, iş yerinde, hatta aile sofrasında yeniden yazılan, yeniden imtihan edilen bir pratiktir.
Kişisel gelişim akımının en büyük yanılgısı, insanı tarihten, coğrafyadan ve toplumdan yalıtılmış bir “ada” olarak görmesidir. Oysa burada yaşayan biri, kendi çabasının ancak dayanışmayla, ancak bir “biz” bilinciyle anlam kazandığını çok iyi bilir. Bu coğrafyada tek başına başarıya ulaşan insanlar belki vardır ama onlar ya istisnadır ya da arkalarında sağlam bir cemaat, güçlü bir ağ, ya da en azından bir kapıyı aralayacak bir tanıdık vardır. Bizim gerçeğimiz, Amerikan Rüyası’nın bireysel kahramanlık anlatısı değil, Anadolu’nun binlerce yıllık “orta malı” kültürüdür; yani her şeyin paylaşıldığı, her derdin ortaklaşa taşındığı, her sevincin çoğaltıldığı kadim bir anlayıştır. Dolayısıyla benim bugün ulaştığım nokta şudur: Bu topraklarda yaşayan bir insan olarak, kişisel gelişim kitaplarının vaat ettiği o yalnız şampiyonluktan vazgeçtim. Çünkü anladım ki bu coğrafya, kahramanlardan değil, birbirini kollayan, birbirinin yarasına merhem olan, pazar yerinde haksızlığa uğrayan komşusunun davasını kendi davası bilen sıradan ama yürekli insanlardan müteşekkildir. Başarının ölçüsü ne parayla, ne makamla, ne de vitrindeki parlak unvanlarla belirlenir. Burada gerçek başarı, ayakta kalabilmek, onurunu kaybetmeden yaşayabilmek ve karşılaştığın her zorlukta yanında birkaç dost bulabilmektir. İşte bu yüzden, doksanlı yıllarda başlayan o ithal akıma sırtımı dönmekte ne kadar haklı olduğumu şimdi daha net görüyorum. O kitaplar, bana hep yabancı birinin evinde misafir gibi hissettirdi; kendi mutfağımda pişen yemeklerin tadıysa bambaşkaydı. Kendi büyüklerimden, kendi mahallemden, kendi tarihimin tozlu sayfalarından öğrendiklerim, bana hiçbir zaman ihanet etmedi. Çünkü onlar, bu coğrafyanın gerçeğiyle yoğrulmuştu. Gerçek, ne kadar acı olursa olsun, insanı yalanlardan daha sağlam bir zeminde tutar.
Ben, kendi içimdeki aslanı serbest bırakmak gibi naif bir derdin peşinde değilim. Benim derdim, yaşadığım şehrin o dar sokaklarında, o kalabalık pazar yerlerinde, o soğuk resmî dairelerin önünde, yanımdakilerle birlikte nefes alabilmek, adım atabilmek ve varsa eğer bir umut, o umudu birlikte büyütebilmektir. Bu coğrafyada ayakta kalmak, zaten başlı başına bir erdemdir. Bu erdemi, hiçbir kitap, hiçbir slogan, hiçbir ithal motivasyon bana öğretemezdi. Onu bana, bu toprakların kendisi öğretti.
Gönül ister ki süt liman bir coğrafyada kişisel gelişim kitaplarının satmaya çalıştığı hoş hayallere ulaşıverelim. Ancak insan içinde bulunduğu koşulların ve içinde bulunduğu coğrafyanın esiridir. Koşulları iyileştirmek elbette mümkündür. Lakin bunu için bireysel çaba değil kolektif bilinç ve emek gereklidir. O yüzden bir başka coğrafyadan ithal edilmiş plastik mutluluklara karşı sahip olunan kirli gerçeklik insanın bireysel ilerlemesinde elbette daha mantıklı ve daha rasyonalist bir yol olacaktır.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.