Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Kara Tahta

Kara Tahta

Kara Tahta.

Eylül ayı, Rize’nin dağlarına sisle beraber çökerdi. Çayırlı Köyü’nün (namıdiğer Silan’ın) patikaları, o sabah nemli bir serinlikle yıkanmıştı. Ancak o sabah Yahya Reis’in evinde sadece mutfaktan yükselen mısır ekmeği kokusu değil, adeta asrî bir meclisin vakarı vardı. Ninem Binnet, sabah namazından beri ayaktaydı; lastik ayakkabılarımızı kapının eşiğine dizerken dualarını eksik etmiyordu. Yengelerim, yani köydeki hitabımızla Meryem ve Asiye halalarım da erkenden gelmiş, siyah önlük ve beyaz yakalıklarımızı ,çocukların üstünü başını nizam ediyor, heybelerimize azık yerleştiriyorlardı.


Evden çıkmadan önce dedem Yahya Reis, sedirinde doğruldu. O her zamanki heybetli, bilge duruşuyla hepimizi karşısına dizdi. Gözlerinin içine bakınca insanın içini hem bir emniyet hem de derin bir sorumluluk duygusu kaplardı. Üstelik bu ilk gün, bize eşlik etmek için kendisi de mintanını giymiş, köstekli saatini yeleğine iliştirmişti. Silan’ın koca çınarı, torunlarının bu büyük gününde yanımızda yürüyecekti.


Dedem Yahya Reis’in Yol Nasihatleri


Evden çıkıp o daracık patikaya dizildiğimizde, dedem Yahya Reis en önde, elindeki asasını tahta köprülerin, ıslak taşların üzerine vakarla vurarak yürüyordu. Ben, Tufan, küçük amca çocuğu İnci ve diğer amca çocuğu Yunus ise onun hemen arkasından adeta bir kervan gibi dizilmiştik.


"Beni iyi dinleyin bakayım Çayırlı Köyü’nün fidanları," diye başladı dedem. Patikanın eğimine inat, sesi hiç titremiyordu. "Okula gidiyorsunuz. Bu yol sıradan bir yol değildir, bu yol ilim yoludur. Bizim dinimizin ilk emri nedir? ‘İkra’, yani oku! İlim Çin’de de olsa gidip alacaksınız. Öğretmen dediğiniz zat, size sadece yazı öğreten adam değildir; o size bu karanlık dünyada fener olan kimsedir. Öğretmeninize hürmette kusur edenin, benim kapımdan içeri girmeye hakkı yoktur. Onun kelamı, babanızın kelamı gibidir."


Biz başımızı sallayarak onu dinlerken, dedem durdu ve arkasına dönüp köyün yukarısındaki sisli dağlara doğru baktı. Memleketin o dönemki çalkantılı, yoksul hallerini kastederek derin bir iç çekti:


"Memleketin halini görüyorsunuz evlatlarım. Fabrikamız az, yolumuz işte bu patika, imkanımız kıt... Bu ülkenin kalkınması, dışarıdan gelecek makinelere değil, sizin o kafanızın içindeki cevhere bağlıdır. Siz okuyup adam olacaksınız ki, bu memleket de düzlüğe çıksın. Yol boyunca şımarmak yok, patikada birbirinizi itmek yok! İnci ile Yunus size emanettir Ömer, Tufan! Büyükler küçükleri kollayacak, küçükler büyüklere tabi olacak. Yolunuz açık olsun, zihniniz berrak olsun."

Dedemin bu bilgece, ufuk açıcı ve motive edici kelamları, bir saatlik o çetin yürüyüşü bize bir dakikaymış gibi hissettirmişti. Artık içimizdeki o ilk gün ürkekliği gitmiş, memleketi omuzlarında taşıyacak birer nefer gibi gururla dolmuştuk.


Bahçedeki Askeri Nizam ve Müdürün Sert Hitabı


Okul bahçesine vardığımızda Silan’ın ve çevre köylerin çocukları çoktan toplanmıştı. İki katlı, taş duvarlı, altı derslikli heybetli binanın önünde dedem Yahya Reis durdu. Okul müdürümüz, o saygın ve bir o kadar da disiplinli tavrıyla merdivenlerin tepesinde belirdi. Köydeki herkesin duruşuna gıpta ettiği, gür sesli müdürümüz ceketinin düğmelerini ilikleyerek bahçeye adeta bir komutan edasıyla baktı. Bakışları dedemle kesiştiğinde, iki asil adam birbirini başıyla selamladı.


Şefik Müdür, elindeki kâğıda bile bakmadan, sesi dağları yırtacak bir gürlükte konuşmaya başladı. Hoş geldin konuşması, yumuşak bir tebrikten ziyade bir askerî nizam muhtırası gibiydi:


"Sevgili öğrenciler, Çayırlı’nın geleceği olan çocuklar!" diye haykırdı. "Yeni eğitim ve öğretim yılı hepimize hayırlı olsun. Ancak herkes beni iyi dinlesin! Bu mektep, devletimizin size sunduğu bir nimettir. Sınıflardaki sıralardan tahtalara, elinizdeki tebeşirden pencerenin pervazına kadar her şey bu milletin hakkıdır. Tek bir sıranın çizildiğini, tek bir kitabın hırpalandığını görürsem, failini bu bahçede mum gibi dikerim!"


Bahçedeki yüzlerce çocuktan çıt çıkmıyordu. Müdür, o sert ve katı tutumuyla gözlerini sıraların üzerinde gezdirdi:

"Disiplin ve temizlik bizim ilk şartımızdır! Her sabah tırnaklar kontrol edilecek, mendiller cepte olacak. Okulun alt kısmındaki çayırın kenarında bulunan tuvaletleri temiz tutmayan, okulun bahçesine tek bir çöp bırakan öğrenci karşısında beni bulur! Okul devletin, disiplin sizindir. Şimdi, askeri nizam içinde, önce birinci sınıflar, peşi sıra diğerleri sınıflara!"

Bu keskin ve disiplinli konuşmanın ardından tam bir nizam içinde içeri girdik. İnci ve Yunus’u ürkek adımlarla birinci sınıfa uğurlarken, ben ve Tufan dördüncü sınıfın yolunu tuttuk.


Sınıfta Kürsüye Çıkan Muallimler


Dördüncü ve beşinci sınıfların bir arada ders gördüğü o birleştirilmiş sınıfta yerlerimizi aldık. Sınıfın sağ tarafı biz "dördüncüler", sol tarafı ise "beşinciler"di. O gün sırasıyla sınıfa giren öğretmenler zihnimizde derin izler bıraktı:


Matematik Dersi: "İstanbullu" Ömer

Sınıfa ilk giren, elinde tahta pergel ve cetvelle Kemal Bey oldu (Sınıf Öğretmenimiz). Sert ama adil bir adamdı. Yoklama yaparken benim ismime geldiğinde durdu. Gözlüğünün üzerinden bana baktı: "Ömer Kaplan... Sen İstanbul’dan gelen Ömer’sin değil mi?" dedi. "Evet öğretmenim," dedim çekinerek. Kemal Öğretmen bıyık altından gülümsedi: "Yaa, demek İstanbul’un o asfalttan düz yollarını bırakıp Silan’ın bu dik patikalarına geldin. Bak buranın matematiği İstanbul’un hesabına benzemez Ömer! Orada bakkaldan ekmek alırken toplama yaparsın, burada fındık bahçesinde, çaylığın eğiminde geometri çözersin. Göreyim seni bakalım, İstanbullu mu yaman, Rize’nin çetin yolları mı?" Sınıf hafifçe gülerken, Tufan dirseğiyle beni dürttü. Kemal Öğretmen hemen tahtaya geçip sayıları dizdi: "Matematik, kainatın dilidir çocuklar. Bu dili çözemeyen, hayatta yönünü bulamaz!"

 "Güzel ahlak imandandır evlatlarım. Din sadece ibadet etmekten ibaret değildir; kul hakkı yememektir, dürüst olmaktır, komşusu açken tok yatmamaktır. Dedelerinizin evde size verdiği o güzel terbiyeyi, burada ilimle taçlandıracaksınız."


Eve Dönüş ve Günün Hasadı

Saat tam 15.00’te son zil çaldığında, Şefik Müdürün o sert uyarıları kulaklarımızda, öğretmenlerimizin ufuk açan sözleri cebimizde okuldan çıktık. Dönüş yolu yokuş yukarıydı; sabah bizimle yürüyen dedem köy işleri için erken dönmüştü, şimdi küçükleri kollama sırası bizdeydi.


Eve vardığımızda, hava kararmak üzereydi. Dedem Yahya Reis yine aynı heybetle sedirinde oturuyordu. Ninem Binnet sobanın üzerindeki çaydanlığı tazelerken, Meryem ve Asiye halalarım sofrayı kuruyordu.


Dedem gözlüğünü çıkardı, gür sesiyle sordu: "Eee, anlatın bakalım mektepliler. Ne dedi muallimler, ne yaptı müdür?"

Öne atıldım: "Dedem," dedim, "Müdürümüz tıpkı senin gibi çok disiplinli ve sertti. Okulun eşyalarına gözümüz gibi bakmamızı söyledi. Matematik öğretmeni Kemal Bey de bana 'İstanbullu' diye takıldı, buranın hesabının farklı olduğunu söyledi. Ama ben senin yol boyunca anlattığın o 'ilme hürmet' sözünü hiç aklımdan çıkarmadım."


Dedem memnuniyetle gülümsedi, sakalını sıvazladı: "Aferin Ömer... İstanbullu musun, Slanlı mısın bilmem ama bu memleketin evladısın. İlmi öğreneceksiniz .Büyük insanlar olacaksınız inşallah. Hadi göreyim sizi. Tembel torun istemiyorum .Derslerinize çok çalışın . Bana söz verin bakalım söz mü . hep bir ağızdan cevap verdik, evet dede "

Ninem Binnet önümüze sıcak mısır ekmeğini koyarken, yorgunluktan kapanan gözlerimizle, Çayırlı Köyü’nün o asil, disiplinli ve ilim dolu dünyasına ilk büyük adımımızı atmış olmanın gururunu yaşıyorduk.


İlyas Kaplan Redfer


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 3
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Kara Tahta

Kara Tahta

redfer redfer