Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
(0 oy)

Şule

Şule

Şule-i Ahker-i Sebzin


gece yine uyuyor.

ben uyuyamıyorum.


perdenin ucu kıpırdıyor bazen.

sanki ev de benimle beraber

bir şey söylemek isteyip susuyor.


bir kedi vardı şule,

perdeyle kavga ederdi.

ince tülün üstüne atlar,

ışığı pençelerdi.

sanki gündüzü yakalamak isterdi de

gündüz hep elinden kaçardı.


ben o kediyi çok düşündüm.

çünkü insan

sevgiyi de öyle tutmaya çalışıyor.

tırnaklarıyla,

telaşla,

yanlış yerinden.


sonra perde yırtılıyor.

ışık kaçıyor.

insan elinde kalan iplikle

kendi suçunu dikmeye çalışıyor.


mutfakta bir bardak var.

içinde yarım su.

yarım kalan şeylere

nedense hep çok inanıyorum.

yarım çay.

yarım dua.

yarım kalmış özür.

insanın içinde de böyle

yarım bardaklar oluyor işte.


senin bıraktığın o yangın

göğsümün en sessiz yerinde

hala yanıyor.

ama öyle büyük büyük değil.

daha çok

ocağın üstünde unutulmuş süt gibi.

taşıyor.

sonra utanıyor.

sonra iz bırakıyor.


ben sana büyük kelimeler bulamıyorum.

bulduklarım da

cebi delik bir pantolondan düşer gibi

yolda kayboluyor.

senin cümlelerinin önünde

benim sözlerim mahcup kalıyor.

biraz eğri.

biraz eksik.

biraz da geç kalmış.


sen göğe bakıp yıldızları çağırıyorsun.

ben yere bakıp

kendi kırdığım şeyleri topluyorum.

fincan sapı.

eski bir bilet.

kapının arkasına asılmış hırka.

bir de içimde

durmadan kızaran bir çocuk.


a benim içimde ince ince sızlayan sesim.

a benim duaya benzeyen suskunluğum.

a benim nereye koysam yakışmayan kalbim.


ben seni okurken

bir şiiri değil,

bir kalbin kendi ateşinden

nasıl çıkmaya çalıştığını gördüm.


ve utandım.


çünkü sen yangını bile

temiz taşıyorsun.

ben bazen

küçük bir korkuyu bile

koca bir karanlığa çeviriyorum.

sonra o karanlığın içine

bir sandalye koyup oturuyorum.

elime de boş bir bardak alıyorum.

içinde çay yok.

ama ben yine de üflüyorum.


insan olmayan şeyi bile

soğutuyor şule.


senin kelimelerin

gecenin içinden geçen

yorgun ama temiz bir ışık gibi.

benim içimse

çoktan özür dilemiş ama

hala affa layık olamamış

bir çocuk gibi.


kırmızı bir çocuk.


içimde kırmızı bir çocuk var.

dizleri kiraz yarası.

hep yara.

elleri nar kabuğu gibi.

cebinde kibrit çöpleri taşıyor.

ağzında yarım kalmış bir “affet”.

saçlarına eski bir akşam sinmiş.


o çocuk bazen

kalbimin içinde koşuyor.

duvarlara çarpıyor.

ben yapmadım diyor.

ama her şeyin üstünde

onun küçük parmak izi var.


aynaya bakıyorum, o.

gece su içiyorum, bardağın dibinde o.

dua ediyorum, kelimenin arasında yine o.

kırmızı kırmızı duruyor.

sanki biri ona

sevmeyi yangın sanmayı öğretmiş.


sen diyorsun ya,

bir kalp kendi yangınından doğarsa

adı aşk mı olur,

yoksa susmayı öğrenmiş

ince bir dua mı.


ben buna ne diyeyim.


benim bildiğim şu.

bazı yangınlar insanı kül etmez.

insana haddini bildirir.

bazı aşklar insanı büyütmez hemen.

önce küçültür.

sesini alır.

başını öne eğer.

sonra içinden

mahcup bir dua çıkarır.


ben şimdi o duanın önünde duruyorum.


sana yetişmek için değil.

seni ikna etmek için değil.

sadece içimde kalan

en dürüst yerden bakmak için.


ama dürüstlük de zor şey.

eski bir pijama gibi.

dizi çıkmış.

rengi solmuş.

ama insan yine de

en çok onun içinde kendine benziyor.


senin kalbin

karanlık bir kuyu değildi bence.

ben oraya inmeyi bilmedim.

ipim kısa kaldı.

elim titredi.

cesaretim eksik kaldı.

bazen de kirli yerlerimle

temiz bir suya dokunur gibi

seni incittim.


bunu şimdi anlıyorum.


insan sevdiğinin kalbine eğilirken

cebinden bozuk paralar dökülüyor.

eski biletler.

kullanılmış mendiller.

utanılacak küçük hesaplar.

bir de ne zaman alındığı belli olmayan

nane şekeri.


benim cebim çok kalabalıktı şule.

kalbime yer kalmadı bazen.


o yüzden şimdi

senden önce kendime susuyorum.


çünkü insan

en çok sevdiğinin yanında

en çok sınanıyor.

ben o sınavda

her zaman güzel duramadım.

bunu biliyorum.


kağıdı buruşturdum.

cevabı yanlış yere yazdım.

bazen de öğretmenin yüzüne bakamayan

o kırmızı çocuk oldum.

defterimin kenarına

küçük küçük yangınlar çizdim.


ama şunu da bil.


senin yazdığın her kelime

içimde bir kapıyı açtı.

bir yerim ağladı.

bir yerim sustu.

bir yerim rabbime döndü.

bir yerim de mutfağa gidip

hiç gerek yokken

tezgahı sildi.


çünkü bazı acılar

insanı birden temizlik yaptırıyor.

masa siliniyor.

bardak yıkanıyor.

dolap kapağı kapatılıyor.

ama içteki dağınıklık

çamaşır sepetinden taşıyor hala.


ben seni

gözlerinden ibaret bilmedim.

sesinden ibaret bilmedim.

bir alışkanlık gibi,

bir heves gibi hiç görmedim.


sende

insanın kendi karanlığına bakınca

gözünü kaçırmak istediği

temiz bir ayna gördüm.


ayna dediysem

öyle büyük salon aynası değil.

kenarı çatlak.

üstünde diş macunu izi kalmış.

önünden herkesin aceleyle geçtiği

küçük bir banyo aynası.


ama insan en çok

orada yakalanıyor kendine.


belki de bu yüzden

sana her yaklaşmamda

kendimle de karşılaştım.

ve kendimden her zaman razı olmadım.


a benim kalbimde adı dua gibi duranım.

a benim susuşundan bile ders aldığım.


senin yangının

beni de yakıyor.

ama bu kez

şikayet etmiyorum.


çünkü bazı ateşler

ceza değil.

arınma.

bazı acılar da son değil.

insanın içine bırakılmış

ince bir uyarı.


buzdolabının gece uğuldaması gibi.

gündüz duymazsın.

gece herkes susunca

birden o ses kalır.

ben artık o sesi duyuyorum.


gecenin en koyu yerinde

senin sesin yankılanıyor içimde.

kırgın.

ama yüksek.

yorgun.

ama temiz.

uzak.

ama hala kalbimin en yakın yeri.


işte o gecelerde

bir kaplumbağa çıkar içimden.

yavaş,

çok yavaş.

sanki bütün pişmanlıklarımı

sırtında taşıyormuş gibi.


o kaplumbağa,

perdeyle kavga eden kediyi özler.

evet, bunu da ben uydurmadım sanma

bazı özlemler çok yavaştır şule.

bazı özlemler kabukludur.

içine çekilir,

sonra yine başını uzatır.

biraz korkarak,

biraz utanarak,

biraz da “nerede kaldı o eski ses” der gibi.


kedi yoktur artık ortada.

ama tül hala hafif yırtık.

pencere kenarında

onun patisinden kalma

küçük bir yokluk durur.


ve kedinin üç yavrusu vardır.

biri uykuya benzer.

biri duaya.

biri de insanın söyleyemediği

en ince özre.


üçü de geceleri

kalbimin kıyısında dolaşır.

biri süt ister.

biri ışığı koklar.

biri perdeye bakıp

annesinin eski kavgasını hatırlar.


ben onları görünce

içimdeki kırmızı çocuk susar.

çünkü bazı yavrular

insana merhameti öğretir.

bazı küçük canlılar

büyük cümlelerden daha iyi bilir

bir kalbin nereye kırıldığını.


ben sana

büyük sözlerle gelmek istemiyorum artık.

büyük sözler insanı yoruyor.

yakası kolalı şeyler gibi.

ben kolalı şeylerden korkarım.

onların içinde insan rahat ağlayamıyor.


ben sana daha sade bir yerden gelmek isterdim.


bir bardak su gibi.

gece duası gibi.

kapının önünde bekleyen

sessiz bir mahcubiyet gibi.

bir mandal gibi mesela.

rüzgârda savrulan ne varsa

tutmaya çalışan,

küçük,

renksiz,

kahramanlıktan habersiz bir mandal.


desem ki:


özünü özüm bildim.

sözünü sözüm bildim.

közünü közüm bildim.


bunu süslü dursun diye demem.

çünkü senin közün

benim de içime düştü.

senin kederin

benim de göğsümde yer aradı.

senin susuşun

benim de dilimi kesti.


hatta dilimin ucunda

küçük bir makas açıldı.

ne söylesem

tam yerinden kesildi.


ve ben anladım.


sevgi sadece tutmak değilmiş.

bazen elini geri çekip

incittiğin yere saygıyla bakmakmış.


sevgi sadece yanmak değilmiş.

bazen yaktığın yeri

kendi gözyaşınla serinletmeye çalışmakmış.


sevgi sadece kal demek değilmiş.

bazen

rabbim onun kalbine ferahlık ver

deyip

kendi kalbini kapının dışında bekletmekmiş.


şimdi ben bunu öğreniyorum.


öğrenmek dediğin de

öyle düzgün bir şey değil.

ben hala yanlış yazıyorum bazı yerleri.

hala noktalama eksik.

hala içimde aynı çocuk

defterin kenarına ince çiçekler çiziyor.


ama o çocuk büyüyor şule.


önce ayak bileklerine kadar yeşile bulandı.

sonra dizlerine.

sonra göğsüne kadar.

sanki biri onu nane suyuyla yıkadı.

sanki ıspanak lekesi çıktı da

çıkmadı.

sanki kalbinin üstüne

bir avuç maydanoz serptiler

ve acı biraz yenir oldu.


gülme.

benim içimde böyle saçma şeyler oluyor.

bir çocuk kırmızı doğuyor,

sonra yeşile bulanıyor.

bir yangın saksıya dönüşüyor.

bir özür çamaşır ipinde kuruyor.

bir dua tencere kapağı gibi

buharı içinde tutuyor.


bir kaplumbağa

bir kediyi özlüyor mesela.

hem de perdelere savaş açmış,

ışığı tırmalamış,

evin bütün sessizliğini

üç yavruya bölüp gitmiş bir kediyi.


olur mu deme.

kalpte her şey olur.

kalpte bazen çaydanlık konuşur.

bazen ekmek ağlar.

bazen bir tül perde

eski bir kedinin adını fısıldar.

bazen üç yavru

bir annenin yokluğunu

süt kokusuyla taşır.


o kırmızı çocuk

yeşile bulandıkça

daha az bağırıyor artık.

daha az kırıyor.

daha az ben diyor.

daha çok susuyor.

susarken de

toprağa benziyor.


belki insanın büyümesi budur.

kırmızıdan yeşile geçmek.

yangından yaprağa.

kibritten fidana.

öfkenin narından

merhametin reyhanına.


sen bana

yangının içinden doğan kalbi sordun.


ben sana şunu söyleyeyim.


bir kalp kendi yangınından doğarsa

adı bazen aşk olur.

bazen pişmanlık.

bazen dua.

bazen de insanın ilk kez

kendi nefsinden utanıp

hakikate yaklaşması.


ve belki de en güzeli şudur:


o kalp artık eskisi gibi yanmaz.

daha sessiz yanar.

daha edepli.

daha derinden.

daha allah’a yakın.


sobanın üstünde unutulmuş

portakal kabuğu gibi yanar.

evi yakmaz.

sadece koku bırakır.

insana çocukluğunu,

annesini,

affedilme ihtimalini hatırlatır.


benim içimde şimdi

böyle bir ateş var.


seni yakmak için değil.

sana yaklaşmak için bile değil.


sadece

kendi karanlığımı biraz aydınlatmak için.


ve eğer bir gün

bu yangının içinden

temiz bir dua doğarsa

ben onun adını sen koydun bilirim.


şule-i suzan.


yanan ama kirletmeyen.

acıtan ama uyandıran.

uzakta dursa bile

kalbin yolunu gösteren

o ince ışık.


ve ben şimdi

o ışığın altında

yeşile bulanmış bir çocuğu seyrediyorum.


eskiden kıpkırmızıydı.

korkudan.

utançtan.

aşktan.

yanlış sevmekten.


şimdi yeşil.


biraz fesleğen.

biraz nane.

biraz yağmurdan sonra kaldırım.

biraz da annesinin eteğine yüzünü silmiş

küçük bir af gibi.


o çocuk benim şule.


büyüdü.

ama hala cebinde

kırık bir düğme taşıyor.

hala bazen ağzından

saçma sapan kuşlar uçuyor.

hala gece olunca

buzdolabının ışığına inanıyor.


hala bir kaplumbağanın

bir kediyi özlemesine ağlıyor.

hala üç yavrunun

annesi gibi perdeye bakmasına dayanamıyor.


ama artık biliyor


her yangın kül istemez.

bazı yangınlar

insanın içine

yeşil bir yer açar.


bazı ayrılıklar da

bir evin içinde kalır.

perdenin yırtığında.

bardağın dibinde.

kaplumbağanın yavaş boynunda.

üç yavrunun süt kokan uykusunda.


ve insan

en çok oradan affedilir.

hiç beklemediği,

küçük,

tüylü,

kabuklu,

yeşil bir yerden.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Şule

erdmoztrk erdmoztrk