Kafamda Haliç
Bir adam oltasını Haliç'in bir vakit pis, diğer vakit ise temiz görünen sularına fırlatıyor. Bir süre, belki onun için oldukça uzun olan bir süre, sonra oltasında yavaştan bir hareketlenme görüyor. Heyecanlanıyor, sonrasında yavaştan oltasını çekmekle beraber gördüğü manzara karşısında dumura uğruyor. Bir poşet, içi suyla dolu.
Bu adam tüm bunları yaşarken ben bir kenarda onu, birbirleri ile sohbet eden arkadaşları veya yine biri diğerinin dizine uzanmış sevdalıları izliyorum. Kimisi hararetli bir sohbetin içinde kahvesini soğutmuş kimi ise yalnızca birbirine bakıp dünyayı unutmuş. Ben mi? Ben ise oturmuş yalnız izliyorum. Onların hayatlarına istemedikleri bir anlığına dahil oluyorum. İsimleri, cisimleri, yaşları hiçbiri aklımda yer etmemişken; onların konuşurken yaptıkları beden hareketlerini ve hatta nasıl güldüklerini biliyorum.
Haliç'in yeşil, aralarında bazen çerçöpün de olduğu çimlerinde oturmayı seviyorum. Haylaz bir çocuk kadar yerinde duramayan Haliç'i seyretmeyi, ona terbiyesini vermek üzere suya atlayan çocukları, İstanbul'a gelmiş ve onun güzelliği karşısında afallamış turistleri izliyorum. Bazı vakitler ise tüm bu tekrarlardan ve yeryüzünün benzerliğinden sıkılıp, ne zaman sorduğumu bilmediğim bir sorunun cevabını gökyüzünde arıyorum. Uçan kuşlara, denizden gelen rüzgara karşı koymaya uğraşan küçücük ve ismini bilmediğim kuşlara bakıyorum. Bunların bu toprakların mahsulleri olduğu ne kadar da belli! Deniz onları ittikçe onlar orada hâlâ bir şeylerin bu garipleri beklediği inancına dayanarak sebat ediyorlar ve bir daha deniyorlar. Yetmiyor bir daha...
Haliç'te sevdiğim bir diğer şey sahil yolunda yürümek. Bu yürüyüş esnasında diğer insanlar için oldukça küçük de olsa benim için önemli korkular yaşarım. Denize sallanan her bir olta, her bir misina her an beni de alıp denize fırlatacak ve ben orada boğulacağım sanrıları görürüm. Fakat yine de o sahil yolunda yürür, el ele tutuşan - belki de cicim aylarını yaşayan - çiftleri selamlar, yalnız başlarına oturmuş ve dertlerinin ağırlığından boyunları tutulmuş gençlerle şakalaşırım.
Tüm bu aylaklıklar, sohbetler, gözlerime insanları misafir etme zamanlarından sonra yolumu Yeni Cami'ye ya da - yolun karşısına geçmek istemezsem - Evliya'nın "seyahat" dediği camiye çeviririm. Namaz saatlerinden bir saat kadar sonraları camiler insanlara manevi birer doktor olurlar. Onların kubbeli yapılarına bakmak, insanların az önce saf alıp Rablerine secde ettikleri yerlere uzanmak çağdaşın ruha verdiği tahribatı giderir.
Ben oldum olası camilerde uzanmayı, arada sırada gelen insanların namaz kılmalarını izlemeyi sevmişimdir. Kimisinin aceleyle, aradan çıkartmak maksadıyla, kiminin ise yavaş yavaş ve dışarıdan fark edilen bir huşu ile kıldığını görürüm. Bu ikincilere zannımca şeytan çok fazla uğramaz. Onları alıkoymaya, ayaklarını biraz olsun kaydırmaya çalışmaz. Yahut bu insanlar artık öylesine dünya gömleğini çıkarmışlardır ki, şeytanın onlar için getirdiği boyalar atıl kalmıştır.
Camilerde uzanmanın en güzel olduğu vakitlerden biri rüzgarın estiği vakitlerdir. Böyle anlarda camın yanında uzanmak, kubbeye bakmak ve yavaş yavaş yakın anılara sonrasında hız alarak da uzak çocukluk anılarına gitmek; en dinlendirici uykudan daha huzurludur.
Camiden çıktıktan sonra insanın asla eksik olmadığı köprüye giderim. Daha tüyü çıkmamış şarkıcıları dinler, onlara eşlik etmeye uğraşan insanların bazen trajikomik hallerine gülerim. Bunlara sonsuza kadar bakabilirim. Keşke sonsuza kadar bunları görebilsem, keşke Haliç'te balık olsam.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.