Dünya Ve Dünyalılar
DÜNYA VE DÜNYALILAR
“Benim dünya ile ilgim ne kadar ki?
Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan
kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim” Hz. Muhammed (Tirmizî, Zühd 44)
İnsan aklının alamayacağı büyüklükte bir evrende , milyonlarca galaksiden Samanyolu adı verilen bir galakside , bir kenarda salınan Güneş Sistemi’nin içinde , kendi halinde dolanan, yapayalnız bir gezegendir Dünya. Üstelik binlerce gezegenin var olduğu bir kâinatta yaşam olan tek gezegendir. Daha doğrusu yaşam olduğunu bildiğimiz tek gezegendir.
Yeterli miktarda atmosferimiz ve yerçekimimiz, içilecek suyumuz, yaşam kaynağımız güneşimiz, ekip biçtiğimiz toprağımız ile mutlu mesut yaşarız biricik gezegenimizde.
Aslında jeolojik olarak hiç de güvenli bir gezegende yaşamayız . Bir kere ayak bastığımız toprakların, yerkabuğunun altı fokur fokur kaynayan magmadır. Yani hepimiz magmanın üzerinde yüzen taş kürede emaneten bir yaşam sürüyoruz. Bu yüzden depremler, volkanik patlamalar hiç bitmez dünyada. Bu şartlar altında ayağını yere sağlam bastığını kimse iddia edemez fakat gidecek başka yerimiz olmadığı için, gezegenimiz tehlikelerle dolu da olsa kendimizi güvende hissederiz.
Jeolojik Dünya tehlikelerle dolu iken sosyolojik dünya da ondan geri kalmaz. Kontrol edebildiğimiz çok az şey ile hayatımıza yön verirken, kontrolümüz dışında gerçekleşen onca şeyle mücadele ederiz. Esasında olan bitenlere uyum sağlamaya çalışmakla geçer ömrümüz. Hayatımızın birçok anı belirsizliklerle dolu iken ve beynimiz belirsizliklerden hiç hoşlanmıyor iken bile dünyayı severiz. Onca belirsizliğe ve güvensizliğe rağmen severiz. Uzun vadeli, kısa vadeli planlar yaparız. Hayaller kurar ve hepsinin gerçekleşmesini isteriz. Hiçbir şeye garanti veremeyecek acizlikte canlılar olarak kendimizi hayatımızın hakimi hissederiz.
Arabaya bindiğimizde sağ salim ineceğimizi bilemeyiz. Sabah uyandığımızda akşama ulaşacağımızı bilemeyiz. Sokağa çıktığımızda tekrar evimize dönüp dönemeyeceğimizi de bilemeyiz. Sadece niyetler taşırız ve niyetlere dönük eylemler gerçekleştirmeye çalışırız.
Kaotik, güvensiz, karmaşık, meşakkatli, her an her şeyin olabileceği bir dünyada yaşıyoruz. Yine de kendimizi o kadar çok bu dünyaya ait hissediyoruz ki…Bu dünyadan hiç gitmeyecekmişiz gibi…Hiç ölmeyecekmişiz gibi…Dünyanın havasına , suyuna , toprağına öyle alışmışız ki biz dünyaya aitiz, dünya bize.
İyiliklerle kötülükler , güzelliklerle çirkinlikler, doğrularla yanlışlar , zulümle merhamet kol koladır bu dünyada. Zıtlıkların beraberce hüküm sürdüğü bir dünyada kimin iyi kimin kötü, neyin doğru neyin yanlış olduğunu sıklıkla birbirine karıştırırız. Karmaşada yolumuzu kaybetmeme savaşı veririz , hem de her gün. Her gün insan kalabilmek için kendimizle mücadele ederiz . Tıpkı Cengiz Aytmatov’ un dediği gibi ‘’İnsan için en zor olan şey, her gün insan kalmaktır.’’ Velhasıl her sabah insanlık mücadelesine gözümüzü açarız. Kimi gün bu mücadeleyi kazanır, kimi gün de kaybederiz.
Genç, zengin ve sağlıklı iken dünya hayatı tatlı gelir insana. Hasta , yaşlı , yoksul ve çaresiz iken hayat acılarla doludur. Fakat kim olursak olalım sevdiklerimizi kaybetme korkusu ile içimiz titreyerek yaşarız.
Zaman zaman kendimizi bu dünyaya ait hissetmediğimiz de olur. Yabancılaştığımız, yalnızlaştığımız bir dünyanın içinde varlığımızı devam ettirmeye çalışırız. Hayata tutunmak için sebepler ararız, kâh buluruz kâh bulamayız.
Bazen de yaşadığımız yerin gökyüzünü beğenmeyiz. Başkalarının gökyüzüne imreniriz. Ya da bastığımız çimenleri yeterince yeşil bulmayız. Başkalarının çimenlerine hevesleniriz. Hep başkalarının her şeyin daha güzeline sahip olduğunu düşünür durur ve bir türlü mutlu olamayız. Sonra mutluluğu uzaklarda ararız. Ararız da çoğunlukla içimizde götürdüğümüz mutsuzluk yüzünden bir türlü gittiğimiz yerlerde de mutluluğa erişemeyiz. İşte dünyalılar böyledir, insan böyledir.
Ömrü milyarlarla ifade edilen dünyada , insan ömrü kısacık bir andır ancak. Ömrümüz bu ana sığdırabildiklerimizdir işte. Becerebilirsek birkaç güzel anı bırakırız geriye. Yine becerebilirsek iyi işler alır götürürüz ahiret yurduna.
Bin beş yüz yıl önce ‘’Beş şey gelmeden önce beş şeyin kıymetini bilin; ölüm gelmeden önce hayatın, hastalık gelmeden önce sağlığın, meşguliyet gelmeden önce boş vaktin, ihtiyarlık gelmeden önce gençliğin, fakirlik gelmeden önce zenginliğin. ‘’ diye tüm insanlığa seslenen Peygamberimiz Hz.Muhammed (sav) ‘e ne kadar kulak veriyoruz acaba? Hangimiz hayatını bu felsefe ile yönetebiliyor? Kaçımız hayatını bu kadar bilinçli yaşayabiliyor?
Sahi kıymet bilmek nasıl olur? Mesela gençliğin kıymeti nasıl bilinir? Ya da boş vaktin…Bilmiyoruz, bilemiyoruz.
Hali hazırda dünyanın bir yerlerinde savaşların olduğunu, masum insanların öldürüldüğünü , çokça insanın işkenceye maruz bırakıldığını, on binlerce insanın canının , malının ve namusunun tehlikede olduğunu ya da milyonların açlıkla mücadele içinde olduğunu bilmek Dünyayı yaşanabilir olmaktan çıkarır. Böyle zamanlarda zalimler için dilimizden savrulan beddualara , zulme uğrayanlar için kalbimizden geçen dualar eşlik eder. İnsandan, insanlıktan ve nihayetinde dünyadan tiksiniriz. Tüm kalbimizle dünyanın durmasını , kıyametin kopmasını isteriz. Fakat dünya dönmeye devam eder. Günler geceleri, geceler günleri kovalarken herkes yine kendi dünyasında ak ya da kara , yahut gri veyahut rengarenk yaşamaya devam eder.
Uzun lafın kısası dünyanın derdi bitmez. Ne insanı güven verir, ne taşı toprağı…Yedi yüzyıl öteden bizlere seslenen derviş Yunus boşa dememiş ‘’Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur.’’ diye…
Selamlarımla
Yazan : Ruh-ı Revan
24 Temmuz 2026
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.