Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum AtışmaYENİ Online Üyeler
29.07.2026 · 375 · 0 · Tahmini 6 dk okuma
PDF olarak indir

“Gılgamış Destanı Yeniden Anlatım” şiirini çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Gılgamış Destanı Yeniden Anlatım

I. URUK’UN MAĞRUR KRALI


Yeryüzünün göğsünde parıldayan o pişmiş tuğladan surlar,

Gök tanrısı Anu’nun tahtına uzanır, tunç kapıları güneşi savurur.

Orada yürür kral, yarı tanrı gövdesiyle Uruk’un ulu efendisi,

Bakışlarında bir şahin hırsı, avucunda halkının kırbaçlanmış nefesi.

Gılgamış’tır adı; yüreği demir bir örs, kibri Mezopotamya’yı ezen,

Adımları altında Fırat’ın yatakları titrer, toprağı inleterek gezen.

Bakirelerin çığlığı yükselir sarayından, babaların ahı karartır göğü,

Onun amansız pençesinde kırılır zayıfların kemikten örgüsü.

Dilsizleşir diller korkudan, tapınakların gölgesinde solar analar,

Ve göklerin yücesinde, Aruru’nun kulaklarında çınlar bu ulu feryatlar.

Kudretli tanrıça parmaklarını daldırdı çamurun karanlık rahmine,

Yoğurdu balçığı, akıttı içine gök gürültüsünü ve bozkırın deliliğine;

Karanlık gece doğurdu Enkidu’yu, dağların ve vahşi sürünün kalbine.


II. ENKİDU’NUN DOĞUŞU VE İLK BAĞ


Gecenin rahminden fırlayan bir kaya gibi düştü bozkırın bağrına,

Gövdesi sık ormanlar gibi kıllarla kaplı, saçları döndü başak tarlasına.

Ceylanlarla otladı, aslanlarla böldü kanlı etin sıcağını,

Bilmezdi evleri, surları, ekmeği ve insanın hileli tuzağını.

Fakat Şamhat geldi; kutsal rahibenin gözlerinde yandı karanlık,

Açtı örtüsünü, teninin sıcaklığıyla eritti o yabanıl tuncu anlık.

Altı gece yedi gün boyunca nehir gibi akıp gittiler birbirlerine,

Vahşet dindi Enkidu’nun göğsünde, insani bir keder indi gözlerine.

Ayağa kalktığında yabani atlar ürktü kokusundan, ceylanlar kaçtı,

Çünkü aklın ışığı vurmuştu alnına, bozkır onu bağrından attı.

Gitti Uruk’un kapısına, eşikte bekleyen devasa bir gölge gibi,

Gılgamış’ın karşısına dikildi, iki azgın nehrin kavuşması gibi.

Çarpıştı iki gövde, tapınak sarsıldı, yer yarıldı ağırlıklarından,

Boynuz boynuza dövüşen iki boğa gibi sarıldılar ölümüne, koptular yurtlarından;

Ve o dehşetli hırstan, iki canı birbirine mühürleyen kadim dostluk doğdu.


III. SEDİR ORMANI'NDA BÜYÜK SAVAŞ


Ayak bastı yiğitler güneşin korlandığı o ulu ve karanlık dağlara,

Sedirlerin kokusu göğü sarhoş eder, gölgeler uzanır dipsiz kuyulara.

Humbaba oradadır; yedi dehşet zırhına bürünmüş ölümün kendisi,

Nefesi ateştir onun, kükreyişi tufan, bakışı kasırganın sesi.

Dağlar sarsıldı canavarın hırlayışıyla, orman baltadan önce titredi,

Gılgamış’ın elinde tunç balta ağırlaştı, Enkidu’nun yüreğine korku sindi.

Ama Yüce Şamaş uykusundan uyandı, göğün perdesini yırttı keskin ışığıyla,

On üç rüzgârı saldı canavarın üstüne; kuzeyin, güneyin ve doğunun öfkesiyle.

Kör oldu Humbaba, kasırgaların arasında diz çöktü bir çocuk gibi,

Yalvardı toprağa, döküldü gözlerinden bin yıllık çamurlu yaşların seli.

Lakin acımadı tunç kılıç, parladı karanlık ormanın derinliğinde,

Devrildi ulu gövde, sedirler ağladı onun kanlı gidişine.


IV. İŞTAR’IN ÖFKESİ VE GÖKLERİN BOĞASI


Zaferin teriyle yıkandı Gılgamış, kuşandı krallık pelerinini,

İştar gördü onu surun tepesinden, açtı şehvetin ve savaşın ulu ellerini.

"Gel" dedi Gılgamış’a, "Benim ol, kralların diz çöktüğü koynuma gir!"

Reddetti Gılgamış, bakmadı şaha,

Dedi ki: "Aşkınla düşmem günaha!

Hangi sevgilini saldın sabaha?

Kimi kör bir kuyuya düştü, kimini çakal ettin dağların ardında."

İştar’ın öfkesi gökleri ateşe verdi, feryadı Anu’nun katına ilişti,

İndirdi yeryüzüne Göklerin Boğası’nı, o dev ki ölümü biçmeye ant içti.

İlk nefesinde boğanın, yeryüzü yarıldı, yüz nefer düştü toprağa,

İkinci üfürüşünde surlar çatladı, üç yüz yiğit gömüldü karanlığa.

Ama Enkidu fırladı yabanıl bir hırsla, yakaladı boğayı kuyruğundan,

Gılgamış sıyırdı ağır kılıcını, ensesine indirdi ölümün darbesini canından.

Yere serildi ulu varlık, kanı Uruk’un sokaklarını boyadı kızıla,

İştar surlarda saçını başını yolarken, Enkidu fırlattı boğanın budunu hızla.


V. ENKİDU’NUN VEDASI VE GILGAMIŞ’IN MATEMİ


Göklerin divanı kuruldu, tanrılar hükmetti: "Biri ölmeli bu iki candan."

Ve ok Enkidu’ya saplandı; soldu o bozkırın yeşili, çekildi ruhu zamandan.

Yatakta kıvranırken dostuna döndü: "Rüyamda gördüm Gılgamış," dedi,

"Kanatlı ruhların evine girdim, tozun ve çamurun ekmek olduğu o yere gitti."

Taç takmış krallar süpürüyor orada yerleri, hizmet ediyorlar ölümün kraliçesine,

On iki gün can çekişti dev gövde, sonunda teslim oldu toprağın gölgesine.

Gılgamış kükredi dostunun başında, yavrusunu kaybeden bir dişi aslan gibi,

Parçaladı giysilerini, fırlattı tacını, saçlarını yoldu koptu kıyamet gibi.

Yedi gün ve yedi gece ağladı cesedin başında, ta ki burnundan bir kurt düşene dek,

Anladı o zaman: Ölüm gerçektir ve toprak yutacaktır en güçlü gövdeyi bile tek.

Giydi aslan postunu sırtına, düştü yollara, ölümün sırrını görmek.


VI. MASHU DAĞLARI VE KARANLIK YOLCULUK


Yürüdü kral, ayakları kan içinde, ulaştı dünyanın sonundaki Mashu Dağları’na,

Güneşin her gün girip çıktığı, göğü tutan o korkunç kapıların ardına.

Akrep Adamlar beklerdi orada, bakışları ölümü çağıran muhafızlar;

"Bu gelen kimdir ki eti tanrı, ruhu insan?" diyerek fısıldaştı rüzgârlar.

Açıldı taş kapı, Gılgamış girdi güneşin yürüdüğü o kör tünele,

On iki fersah boyunca zifiri karanlık, ne bir yıldız var ne bir yön ele.

Yürüdü yalnızlığın rahminde, ta ki on birinci fersahta kuzey yeli esene dek,

On ikincide ışık patladı; ulaştı tanrıların mücevher dallı ulu bahçesine gülerek.

Orada, denizin kıyısında oturan Siduri, tezgahının ardında gördü onu,

Yüzü çökmüş, gözleri ölümün gölgesiyle kararmış, gelmişti yolun sonu.


VII. ÖLÜM DENİZİ VE UTNAPİŞTİM'İN HUZURU


"Nereye koşarsın Gılgamış?" dedi Siduri, "Tanrılar ölümsüzlüğü kendine sakladı.

Ye ekmeğini, iç şarabını, sarıl kadınına ve mutlu et elinden tutan evladı."

Lakin dinlemedi kral, geçti Ölüm Denizi’ni Urşanabi’nin kayığıyla,

Yüz yirmi direk kesti ormandan, elleri değmeden zehirli sulara, ulaştı hızıyla.

Orada bekliyordu Utnapiştim, Tufan’dan sağ çıkan, zamanın dışındaki bilge.

Gılgamış sordu ölümsüzlüğü, bilge güldü kederle: "Hiç kalıcı bir ev yapıldı mı bu ülkeye?

Mühür kalır mı sonsuza dek? Nehirler hep taşar mı yatağından bu şekilde?"

"Eğer güç yetireceksen" dedi, "Mücadele et uykuyla, ölümün küçük kardeşiyle,

Altı gün ve yedi gece boyunca dik tut başını, diren o ağır perdeyle."

Fakat oturur oturmaz kral, uykunun ağır sisi çöktü üzerine bir kâbus gibi.

Yedi somun ekmek pişti de durdu, Zamanın mührünü ekmeğe vurdu.

Uyandığında anladı Gılgamış, uykuya bile yenilen gövde ölüme nasıl dirensin şimdi?


VIII. GENÇLİK OTU VE KADİM SURLARIN ŞANI


Ağladı Gılgamış: "Nereye gitsem ölüm orada, yatağımda bile bekliyor beni ecel!"

Utnapiştim acıdı bu mağrur krala, verdi giderken gizli sırrını: "Bu yola eğil;

Denizin en dibinde, dikeni elini kanatacak bir ot vardır; gençliğin özüdür o özel."

Gılgamış bağladı ağır taşları ayaklarına, bıraktı gövdesini dipsiz sulara,

Kopardı otu deryanın bağrından, elleri kan içinde çıktı karaya.

"Uruk’u gençleştireceğim" dedi, "İhtiyarlara yedireceğim, sonra kendim tadacağım."

Fakat yol üstünde, serin bir gölün kıyısında yıkanırken kral,

Bir yılan sinsice yaklaştı yerden, aldı otu ve kokusunu çekerek uzaklaştı derhal;

O anda soyundu eski derisinden yılan, taze bir ömürle hayata döndü al.

Oturdu Gılgamış, Fırat’ın sularına karıştı döktüğü sıcak gözyaşları,

Anladı ki insanın yazgısı topraktır, elleri boş dönecektir biterken yaşları.

Gitti, durdu Uruk’un o devasa surlarının önünde,

Baktı Urşanabi’ye ve gösterdi pişmiş tuğladan örülü o ulu kaleyi en son günde:

"Bak bu surlara," dedi, "Temeline, palmiyelerine, tapınağın görkemine!

İşte budur Gılgamış’ın ölümsüzlüğü, taşa kazınmış bu kadim şehir!

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Gılgamış Destanı Yeniden Anlatım

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık