Gül Esma'sı
Taş parkeli, dar ve serin Erzurum sokaklarını geçip Harun Efendi’nin avlulu, iki katlı ahşap evinin önüne geldiler. Akşam alacası tamamen çökmüş, karanlık sokakların üzerine ağır ağır sinmişti. Pencerelerden cılız gaz lambası ışıkları sızıyor, asırlık çam direklerin tuttuğu ahşap evin gölgeleri taş yola vuruyordu. Harun Efendi ağır avlu kapısının pirinç tokmağını iki kez vurdu.
Çok geçmeden içeriden hafif ayak sesleri geldi ve kapı gıcırtıyla aralandı. Avludan içeri adım attıklarında dükkândaki o sessiz havanın yerini; duvara asılı kovan örgü kilimlerin, ıhlamur ağacından oyulmuş merdiven tırabzanlarının kederli kokusuyla birleşen sıcak bir tarhana çorbası ve taze pişmiş ekmek kokusu aldı. Girişteki ahşap konsolun üzerinde cılızca yanan pirinç gaz lambasının ışığı; tavandaki oymalı kirişlere, duvardaki eski hat levhalarına ve sedirlerin üzerine serilmiş kök boyası minderlere vuruyordu.
"Geldik hanım," dedi Harun Efendi, konağın sıcaklığına doğru seslenerek. "Yanımda misafirim de var."
Vahan, avludaki taşlığın ortasında adeta bir heykel gibi çakıldı kaldı. Gözlerini ahşap tabandan kaldıramıyordu.
Tam o sırada, üst kata çıkan geniş taş merdivenlerin başındaki ahşap kapı aralandı. Elinde ahşap bir tepsiyle dışarı çıkan Esma, gelenlerin sesini duyunca duraksadı.
Üzerinde Harun Efendi’nin hanımının sandığından çıkarıp verdiği, zümrüt yeşili kadifeden, üzeri al kök boyası kırmızı güllerle ilmek ilmek işlenmiş ağır bir fistan vardı. Başında ise sarı ipek iplikten itina ile işlenmiş, yaprakları birer inciliği andıran papatya motifli iğne oyalı bir yazma duruyordu. Yazmanın altından taşan dalgalı sarı saçları, omzuna serilmiş zümrüt kumaşın üzerine bir ışık hüzmesi gibi dökülüyordu.
Orta boylu, duruşundaki o asaletle yaşının çok ötesinde bir vakar ve olgunluk taşıyan güzeller güzeli bir hanımefendiydi Esma... En çok da yüzü hüznün ve merhametin aynası gibiydi. Sol kaşının hemen bitiminde, yan yana dizilmiş sıralı üç küçük ben; o kederli çehresine gizli bir zarafet katıyordu. Işık altında yeşile, gölgede elaya çalan o derin gözleri; Ahura’da toprağa gömülen masumların, yetim kalan Zehra’nın ve yolda dökülen kanlı gözyaşlarının ağır katran karası kederini hâlâ bir sancı gibi taşıyordu.
Esma’nın bakışları, Vahan’ın kara kaşlarının altında dipsiz zindanlardan farksız olan bakışlarıyla buluşunca... Esma’nın elindeki ahşap tepsi hafifçe titredi, dudakları aralandı ama tek bir kelime bile dökülmedi ağzından. Gözlerindeki o derin, yetim minnet ve şaşkınlık, Vahan’ın göğsündeki o çıldıran dağ yankılarını bir anda susturdu.
Vahan avludaki taşlığın ortasında bocaladı, ardından kararsızca bir adım daha attı ileriye...
O tek adım atıldığı an, Esma’nın göğsünde sanki Binbir Gece Masalları’ndan çıkma rengârenk çiçekler açtı. Aylardır üzerini örten o zifiri keder, Vahan’ın avluya yayılan ılık soluklarına karışıp uzaklara, dağların ötesine savrulup gitti. Geçirdiği tüm o felaket günlerini, o soğuk ve rutubetli duvarları, Vahan’ın gözlerinde biriken taze tuzlu sular bir bir yıkadı; ruha değmiş sevda misali, damla damla biriken o yaşlar Esma’nın kirpiklerinin uçlarını çepeçevre sardı. Kızın çehresi o an, gecenin en karanlık yerinde bile yıldızlar gibi derin bir sürur ve sükûnetle parıldadı. Sanki o an, ikisinin de yazgısındaki cehennem kapılarına yedi gün yedi gece kilit vuruldu; kainat birdenbire bolluk ve bereketle genleşti.
Esma, kırık ama içi ilk kez ışıyan hafif bir tebessüm kondurdu dudaklarına. Sol kaşındaki o üç ben, tebessümün aydınlığıyla adeta parıldadı.
Vahan o tebessümü gördüğü an, Ahura’daki o felaket gecesinden beri zihnini zindan eden, ruhunu sıkıştıran koca taş duvarlar birer birer yıkıldı. Yerlerini sarsılmaz bir ferahlığa, adeta cennetten süzülen manzaralara bıraktı. Taş taşımaktan, kumaş kesip biçmekten sertleşmiş o nasırlı elleri, kızın bakışları altında pamuk misali yumuşayıverdi. Zaman, Esma’nın o aralanan iki dudağının arasında durdu; dünya artık dönmüyor, sadece o iki çift ela gözün hizasında dönen bir aleme dönüşüyordu.
Ama bu saadet, altında devasa bir trajedi barındıran ince bir buz tabakası gibiydi. Vahan biliyordu ki koynundaki o ceylan derisi tomar, boynundaki haç ve kaderin onu çağıracağı o karlı Erivan yolları, bu cennet anının üzerine düşecek gölgelerdi. Kısa bir an için bile olsa, yaklaşan o felaketin, o karanlık mağaranın ve ayrılığın sızısı Vahan’ın kalbini bir bıçak gibi yoklayıp geçti. Yine de o tebessüme tutundu.
Konaktaki ahşap direkler, merdiven korkulukları, duvardaki kilimler, pencerelerden süzülen gaz lambası ışıkları... Hatta avludaki cansız eşyalar bile, ikisinin göğsünden yükselen o feryatsız, derin gönül sesini şehre duyurmak istercesine adeta canlanacak, dile gelecek gibi duruyordu.
Harun Efendi avlunun durmuş, aralarındaki bu dilsiz, acıyla yoğrulmuş ve kutsal kavuşmayı bozmaya kıyamadan, vakur bir tebessümle onları izliyordu.
Esma tepsiyi taşlığın kenarındaki ahşap sehpaya yavaşça bıraktı. Dudaklarından sadece tek bir kelime süzülebildi:
"Geldin..."
Vahan, göğsündeki o Erzurum dağlarını aşan yankıların dindiğini, yerini serin bir pınara bıraktığını hissetti.
"Geldim Esma’m," dedi usulca. Sesi hem bir yemin kadar ağır hem de göğsünü ilk kez yakmayan taze bir nefes kadar hafifti. "Bir daha gitmemek üzere geldim."
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.