Buruk Bir Bayram Günü
Mahallemizin çocukluk hafızasında Muhittin Amca, bayram neşesinin tam karşısında duran kapkara bir gölge gibiydi... Her arefe günü, onun o çatık kaşlarını ve sokağa taşan huysuz sesini duymak artık bir mahalle klasiği haline gelmişti...
Hele bayram sabahları... Biz rengârenk bayramlıklarımızla kapısını çalma cesareti gösterdiğimizde, kapıyı aralar, o nasırlı eliyle bizi tersleyerek geri gönderirdi... Bir tek şeker bile nasip olmazdı onun avucundan... Mahalleli arkasından "Cimri Muhittin" derdi, "Varlık içinde yokluk çekiyor, geleni yok gideni yok, kalbi de kendi gibi kurumuş."
En çok da arefe günleri göze batardı bu huysuzluğu... Muhtarlığın önünde kurulan yardım çadırından, kalabalık nüfuslu aileler bile hakkı gözeterek sadece birer koli erzak alırken, Muhittin Amca bastonuna dayanarak sıranın en önüne kaynak yapardı... Görevlilere bağırıp çağırır, yalnız yaşadığını bile bile yalvar yakar, kavga dövüş iki koli erzak koparırdı...
"Koca adam tek başına iki koli malı ne yapacaksa? Gözü doymuyor, açgözlü!.." diye fısıldaşırdı arkasından kadınlar... O ise arkasından dönen dedikodulara hiç aldırmadan, iki dev koliyle iki büklüm olur, bayram arefesinin akşam karanlığında mahallenin ara sokaklarına doğru gözden kaybolurdu... Herkes onun bu tamahkarlığından tiksinirdi...
Geçtiğimiz bayramın arefesinde yine aynı sahne yaşandı... Muhittin Amca iki koli erzağı yüklenip gitti... Ancak bu bayram sabahı kapısı hiç açılmadı... Ne bizi azarlayan o sert sesi duyuldu ne de pencereden dışarıyı izleyen o aksi yüzü göründü...
Meraklanan birkaç mahalleli kapıyı kırıp içeri girdiğinde, Muhittin Amca'yı yatağında, huzur içinde son nefesini vermiş halde buldu...
Acı haber mahallede çabuk yayıldı... Evini toparlamak ve cenaze işlemlerini yapmak için içeri giren muhtar ve birkaç komşu, gördükleri manzara karşısında donakaldılar...
Evin içi kelimenin tam anlamıyla bomboştu... Ne bir erzak, ne lüks bir eşya... Mutfaktaki eski masanın üzerinde sadece kurumuş birkaç parça ekmek ve küçük bir tabakta üç beş tane zeytin duruyordu... Arefe günü kollarını koparırcasına taşıdığı o iki büyük koli ise salonun ortasında bomboş, ağızları açık şekilde duruyordu...
Çok geçmeden, mahallenin en alt sokağında oturan, eşini kaybetmiş ve beş çocuğuyla ortada kalmış Hatice Hanım da tesadüfen oradan geçiyordu ve kapıya geldi... Evindeki ambalajlarda Muhittin Amca'nın erzak kolilerinin üstündeki markanın aynıları vardı...
"Her arefe gecesi," dedi Hatice Hanım gözyaşları içinde... "Biri kapımıza iki poşet dolusu erzak bırakıp kaçardı... Karanlıkta hiç göremezdim ama hep dua ederdim... Meğer o..."
Demek Muhittin Amca, sırf gururu incinmesin, kimse onun yoksulluğunu bilip acımasın diye erzak çadırından kavga dövüş iki koli alıyor; o kolilerin içindekileri kuytu köşelerde bir poşetin içine gizlice boşaltıp fakirlerin kapısına bırakıyordu... Sonra da mahalleli onu zengin ve cimri sansın, yoksulluğuyla alay etmesin diye içi boş kolileri ağır taşıyormuş gibi yaparak evine getiriyordu...
O gün, cimri diye adını çıkardığımız o aksi adamın arkasından tüm mahalle, o güne kadar döktüğümüz en samimi gözyaşlarıyla, hıçkırıklara boğularak ağladık... Ve o bayram şekerlerinden çok daha tatlı, çok daha büyük bir kalbi ellerimizle toprağa vermiştik...
_/' İbrahim Halil MANTIOĞLU '\_
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 1
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.