Mimar Himtaş Bey'in Aşkı
MİMAR HİMTAŞ BEY'İN AŞKI
26 Eylül 2026
Yine bir görev için, bu sefer Bandırma'ya gitmişler. İmam Hatip Lisesi müdürü, okullarının bahçesine öğrenciler için bir pansiyon yaptırmak istemiş. Himtaş Bey ise kesin bir tavırla “Olmaz,” demiş. Ölçmüşler, biçmişler, hesaplamışlar; bu işin hiç olur yanı yokmuş.
Dönüş yolunda bir arkadaşları, “Yemek yiyelim,” demiş. Müdür bey de öyle istedi, diye de üstüne basa basa eklemiş.
Bizim Himtaş Bey yine aynı kesinlikle:
“Hayır.”
Teklifi kestirip atmış.
Biraz daha yol almışlar. Karnı zil çalan arkadaş, anlaşılan doğrudan “Acıktım, yemek yiyelim,” demeye de gönlü razı olmamış. Bunun yerine sözü bir hikâyeye getirmiş. Himtaş Bey'in teklifini kibarca geri çevirişinin ardından anlatmaya başlamış:
“Bir şıh ile müridi köy köy ziyaretler yapıyormuş. Her gittikleri köyde sofraya oturuyorlar, şıh azıcık yiyor, sonra ‘Allah bereket versin’ deyip sofradan kalkıyormuş. Mürit de saygısından, şıh kalktı diye o da karnı doymadan sofrayı terk ediyormuş.
Bir köy, iki köy, üç köy derken... Mürit artık açlıktan perişan olmuş. Sonunda bir sabah yine yola çıkmışlar. Ormanlık bir yere geldiklerinde mürit dayanamamış, şıhı yere yatırıp boğazına sarılmış.
‘Anladık, az yiyorsun!’ demiş. ‘Ama bari sofradan hemen kalkma ki benim de karnım doysun!’”
Kadir abi hikâyeyi anlatırken gülmeye başlamıştı. Biz de masanın etrafında kahkahaya koyulduk. Anlaşılan o gün Bandırma dönüş yolunda asıl anlatılmak istenen, pansiyonun neden yapılamayacağı değil, aç bir insanın “hayır” kelimesini ne kadar uzun süre taşıyabileceğiydi.
“Seni bir zamanlar MİT ajanı sandım, bunu hiçbir zaman itiraf edemedim,” derken yeni düşüncelere daldığı belliydi Kadir abinin. Sözünü bitirdiğinde yüzündeki ifade değişti. Bir an önceki gülümseme silindi. Gözleri uzaklara takıldı.
Karısını serbest bıraktı...
Ve sustu.
Öyle bir sustu ki, sanki anlatacağı hikâyenin en önemli yerinde kelimelerinin hepsini sofranın ortasında bırakmıştı. Elindeki mendile uzandı, burnunu sildi. Sonra mendili yine gömleğinin ön cebine koydu. Başını kaldırmadı.
Ben bekledim.
Engin de sustu.
Sofranın çevresinde az önce dolaşan kahkahaların yerini garip bir sessizlik aldı. Kadir abi tek kelime etmiyordu. Sanki geçmişten bir şey çıkarmış, önümüze koymuş, sonra da ne yapacağımıza bizi bırakmıştı.
“Nasıl yani?” dedim.
Cevap gelmedi.
Gerçekten, bir anda birçok düşünce çullandı aklıma. Birkaç dakika önce Himtaş Bey'in dürüstlüğünü, yıllar içinde nasıl dost olduklarını dinliyorduk. Şimdi ise Kadir abinin iki kelimesiyle hikâyenin bambaşka bir yerine savrulmuştuk.
Karısını serbest bırakmak...
Ne demekti bu?
Kadir abi hâlâ susuyordu.
“Ben sana çok çektirdim,” demiş Himtaş Bey karısına. “Şimdi istediğin hayatı yaşa.”
Kadir abi bu cümleyi söylerken sustu. Ben de sustum. Bir insanın sevdiği kadına söyleyebileceği en ağır, en incelikli cümlelerden biri değil miydi bu? “Git” demekten başka bir şeydi. İçinde pişmanlık vardı, kabulleniş vardı, belki yıllarca farkına varılmamış bir sevgi vardı. Ama en çok da, sevdiği insanı kendi hayatına mahkûm etmeme kararı...
İnsan sevdiğini yanında tutmak ister. Hele bir de onun gitmesinin kendi canını yakacağını biliyorsa. Peki ya sevdiğin insanın mutluluğu senin yanında olmamasından geçiyorsa? İşte orada aşkın tarifi değişiyor. İnsan kendi yüreğinin istediğiyle, sevdiğinin istediği hayat arasında kalıyor.
Kadir abinin sessizliği hâlâ soframızın üzerindeydi. Benim zihnim ise çoktan başka bir zamana, başka bir hikâyeye gitmişti.
Âşık Veysel geldi aklıma.
Onun da Esma'sıyla ilgili anlatılan o meşhur hikâyeyi düşündüm. Rivayet edilir ki Esma başka birine gönül vermiş, sonunda Veysel'i bırakıp gitmişti. Veysel'in ise ardından öfkeyle koşmak, onu suçlamak yerine, gideceği yerde muhtaç kalmasın diye ayakkabısına para koyduğu anlatılır.
Doğru mudur, hikâyeye yıllar içinde başka ayrıntılar mı eklenmiştir, bilemem. Ama insan bazen bir hikâyenin bütün ayrıntılarından önce, içinde taşıdığı duyguda takılıp kalıyor.
Şimdi Kadir abinin anlattığı Himtaş Bey'i düşünüyordum.
“Ben sana çok çektirdim. Şimdi istediğin hayatı yaşa.”
Âşık Veysel'i düşünüyordum.
Ve kendi kendime soruyordum:
Sevdiğini yanında tutmak mı aşktır, yoksa onun istediği hayatı yaşayabilmesi için kendi acına razı olmak mı?
Bu sorunun cevabını bilmiyorum. Belki aşkın bazı soruları cevaplanmak için değil, insanın içinde yıllarca dolaşmak için soruluyor.
Ben o gün Değirmen Boğazı'nda, önümdeki sofraya, elimdeki kadehe, karşımda sessizleşen Kadir abiye bakarken bunu düşündüm. Bazı insanlar hayatımızdan gittiklerinde geriye yalnızca bir boşluk bırakmıyorlar. Bize, yıllar sonra bile üzerinde düşüneceğimiz bir cümle bırakıyorlar.
“Hadi, aşka içelim,” dedik.
Hava çoktan kararmıştı.
Kadehlerimizi kaldırdık. Gün boyunca konuşulanlar, kahkahalar, Himtaş Bey, Kadir abinin sustuğu o an ve zihnimde dolaşıp duran Âşık Veysel birbirine karışmıştı.
Kadehler birbirine değdi.
O gece Değirmen Boğazı’nda, karanlığın içinde aşka içtik.
H. Çiğdem Deniz
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.