Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
08.10.2026 · 27 · 0 · Tahmini 14 dk okuma
PDF olarak indir

“Odysseus İthaka'nın Yolu” şiirini çevrimdışı oku.

İndir
(0 oy)

Odysseus İthaka'nın Yolu

Homeros'un ölümsüz eseri Odysseia destanını kendimce yeniden kaleme aldım. Umarım okurken keyif alırsınız. Şimdiden keyifli okumalar!

ODYSSEUS: İTHAKA'NIN YOLU


Anlat o kurnaz eri bana, ey sonsuz göklerin ve karanlık gecenin bağrından sökülen ilham perisi!

Troya surlarını, kibirli taşları kanla ve hileyle yıktıktan sonra başladı amansız, tekinsiz serüven.

Engin ve uğultulu mavi sularda birer birer yutulurken yoldaşları ve o parlayan ahşap gemisi,

Sıla aşkıyla yandı sinesi; ufkuna çöken kurşuni karanlıkta tükendi kalbindeki eski, çocuksu güven.

On yıl süren o vahşi, et kokan savaştan koptu nihayet Akhaların köpüklü dalgalardaki filoları,

Hırçın bir yel aldı götürdü onları, Kikon kavminin kör baltalarla dövülmüş İsmaros kıyısına.

Döküldü masumların sıcak kanı o gece, ganimet hırsı bir katran sisi gibi çöktü askerin sayısına;

Yağmalandı mağrur şehir, durmadı pusatların ağzında deliren, et parçalayan Akha eri.

Odysseus haykırdı karanlığın kalbine: "Gidelim artık!" dedi, lakin gaflet şarabıyla sarhoş yoldaşlardan duyan yoktu,

Toplandı Kikon halkı sarp dağların dumanlı doruklarından, sürdüler heybetli kralın çelik zırhlı erlerini,

Kumsal kızıla boyandı şafak vakti; kılıçların açgözlü ağzında can verdi niceleri, arkaya bakıp dönen yoktu.



Dokuz gün boyu azgın deniz dövdü fani canların dalgalarla boğuşan kemikten gövdelerini,

Kuzeyden esen amansız fırtına, bir kargı gibi yırttı koca yelkenlerin görkemli ak kumaşını.

Lotos yiyen o gizemli, o uykulu kavmin göründü nihayet dumanı toprağa gömen sisli yurtları;

Unutturdu büyülü, günahkar bitki, sılada yol gözleyen kadının sıcak, iyileştirici bakışını.

O tatlı balçık meyveden tadanlar dönmek istemedi bir daha, silindi akıllardan kadim İthaka'nın kayalıkları,

Odysseus zorla çekti ağlayanları gemiye, bağladı zincirlerle karanlık güvertenin küflü altına;

Vurdu küreklere Akha erleri, krallarının emriyle geçtiler o geçmişi unutturan denizin kırbaçlanan sırtına.



Vardılar tekinsiz bir gece yarısı, kanun bilmez azgın devlerin, Kiklopların mağrur diyarına;

Hiç bilmezlerdi karşılarında dağ kesilip yükselen, göğsü orman gibi kıllı, merhametsiz devi,

Zalim Polyphemos'un kemik sızlatan ininde başladı ölümle mühürlü bu kanlı bilmece.

Koca bir taş kapatıp kesti gökyüzünün ışığını, yer altının kör ve soğuk karanlığına gömüldü koca mağara,

İçeride kapana kısılmış sıçanlar gibi titredi ulu kralın korkudan pusatları buz kesmiş çaresiz erleri.

Sağdı dev tüm ağılı; dağları deviren kükreyişle sordu fani et yığınlarının soyunu, yurdunu;

Cevap beklemeden, vahşi bir pençeyle kaptı iki yiğidi ansızın, kafalarını taşa vurup çiğ çiğ yedi kemikleri kıra kıra.

Polyphemos hırlayınca yerin damarları sarsıldı, Akhalar ölümün kanlı salyasını enselerinde hissetti,

Kurnaz lider düşündü zifiri karanlığın kalbinde, intikam hırsı damarlarında asit gibi, kor bir zehir gibi bilendi.

Güçlü ve simsiyah Troya şarabını sundular dev acıkıp yatağına, leş kokulu postların üstüne sızıp dalınca,

"Adın nedir?" diyerek sordu o zalim ulu, ağzından sülfür ve insan eti kokan bir duman fışkırtarak;

Odysseus haykırdı karanlığın içinden, tanrısal dehasını ve kurnaz akıl oyununu büyük bir soğukkanlılıkla bulunca:

"Benim adım Hiç Kimse!" dedi, "Budur anamın emzirdiği, babamın eteğime bıraktığı tarih yolu."

Kaba zeytin dalı sivrildi kör gölgelerin arasında, ateşin harlı korunda kıpkırmızı, yırtıcı bir yalına döndü,

Dev sızıp uyuşunca koca kütleyi bastılar tiranın sıvı püskürten tek gözünün tam ortasına!

Mağara feryat ile, eriyen et kokusu ve kemikleri eriten o ilahi acıyla doldu o korkunç saniyede,

İnledi koca canavar acıyla, kandı Akha beyinin akıl almaz, sinsi ve tanrılara taş çıkaran oyununa.

Feryat etti ulu dev, yardımına koştu sarp kayaların arkasındaki diğer vahşi Kiklop klanı,

Sordular yarıklardan, gecenin kapkara bağrından: "Kimdir seni can evinden vuran, uykunu kanla bölen?"

Bağırdı Polyphemos kör gözünü tutarak: "Hiç Kimse'dir beni arkadan vuran, Hiç Kimse öldürüyor beni!"

Döndü gitti komşular: "Madem hiç kimsedir vuran, tanrıların gazabıdır bu" diyerek, boş ve dilsiz bıraktılar vadiyi.

Şafak vakti gelince dev açtı devasa kapıyı, koyunların yünlü karınlarına gizlendi her bir Akha eri,

Sırtlarını okşasa da canavar fark etmedi postların altındaki çelik yürekli, kurnaz insan yapısını;

Böylece ölümün açgözlü ağzından sıyrılıp yeniden özgürlüğe, açık denizlere döndü Akhaların önderi.  



Aiolos'un rüzgâr kokan, dalgalarla dövülen yurdunda durdu yorgun, hırpalanmış ahşap gemi,

Rüzgârların efendisi bağrına bastı, ağırladı sarayında bu çileli, bu talihsiz, bu soylu insanları.

Tam bir ay boyunca sürdü ikramın, küplerden taşan tatlı şarapların ve ziyafetlerin demi,

Kral anlattı, dağlar ve denizler dinledi Troya surlarındaki o kanlı savaşı, bitmeyen acıları ve yiten canları.

Ayrılık vakti gelip çatınca köpüklü denizin sahiline, Aiolos acıdı bu evsiz, bu yurtsuz kalmış fani canlara;

Korkunç fırtına rüzgârlarını bağladı kalın bir sığır derisine, gümüş dikişlerle sımsıkı mühürledi tulumu.

Sadece tatlı batı yeli üfledi ak yelkenlere, açıldı Akdeniz'in dipsiz, ürkütücü sonsuzluğu;

Dokuz gün boyu gemi denizde yol katetti, gece gündüz demeden yardılar dalgaların köpüren göğsünü.

Onuncu günün şafağında hasret nihayet bitti, ufukta sökün etti sılada yol gözleyen o kadim yurt toprağı,

Kıyıda çobanların yaktığı ateş göründü uzaktan, kendi öz vatanının tüterdi her taş bacası.

Yorgun düşen Odysseus bıraktı ağır gövdesini güverteye, sızıp kaldı uykunun kurşuni, derin kollarında.

Gemiciler sinsice fısıldaştı karanlık köşelerde, baktılar gümüş dikişli, gizemli tuluma;

"İçinde altın vardır kesin, kaptan bizden gizler!" dediler, hırs ve haset bürüdü cahil gözlerini.

Paylaşmak isteyerek o hayali hazineyi, uydular iblisin sinsi, karanlık ve felaket getiren yorumuna,

Büyük bir gafletle yaklaştılar deriye, çözdüler urganı, koptu gümüşün mühürlü, koruyucu dikişi.

Serbest kalan azgın fırtınalar yırtıp attı gökyüzünün tülünü, umutlar kurban gitti bu amansız, bu hain kumara;

Hapsedilen tüm vahşi rüzgârlar koptu zincirlerinden, korkunç bir kasırgayla gemiler tersyüz olup savruldu uzağa.

Uyanınca şef kahroldu kederinden; yurdun kıyısı gözlerinin önünde eriyip bitti, tüm hayaller ve emekler vuruldu.

Baktı azgın denize, ölmek istedi o an mağrur kral, "Atlayıp dalgalara can vereyim bu dipsiz, bu kara suda" diyerek;

Lakin sabır gösterdi, buydu kaderin önünde insanın eğilmesi gereken tek, en kutsal ve acı kural,

Gömüldü güvertenin karanlığına, ıslak postların arasında gizlice, hıçkırarak ve dişlerini sıkarak inleyerek.

Sürükledi azgın denizler onları yeniden Aiolos'un rüzgârlı, insafsız yurdunun kapısına,

Boynu bükük kral diz çöktü tiranın huzurunda, yardım istedi gözyaşlarıyla, bakmadan hiç ardına;

"Defol git bu diyardan!" diye gürledi bey, "Lanetlisin ey fani, tanrılar düşman olmuş senin kibirli ulu başına!"

Böylece sürgün büyüdü yeniden, koptu ümidin, vatanın ve emniyetin kutsal, incecik bağı.



Lamos'un dik ve taştan örülmüş şehri karşıladı sığınacak yer arayan yorgun, inleyen Akha erlerini,

Laistrygon yurduydu burası, dev yamyamların hüküm sürdüğü, kayalarla kuşanmış kapkara koy.

Kurnaz şef sezdi içindeki karanlığı, dışta, açık denizde tuttu o parlayan, kendi şanslı tek gemisini;

Yanaştı süt liman sulara korkusuzca, ulu soydan geri kalan diğer on bir geminin kavmi.

Su durgundu o korunaklı limanda, fırtına vurmazdı bu kuytu, bu ölüm kokan derin rıhtımı,

Bilmezdi fani Akhalar orada pusu kuran yamyam, vahşi canavarların kan hırsıyla kavrulan soyunu.

Gözcüler yola çıktı, kralın kızı göründü devasa gövdesiyle gemicilerin kireç kesmiş önüne;

Büyük sarayın yolunu gösterdi fani canlara, yöneldiler felaketin kemik öğüten kanlı inine.

Dehşet saçan kraliçe baktı gelen küçük insanlara, çağırdı koca yamyam kralı karanlık odalardan;

Kaptı dev ulu erlerden birini ansızın, çiğ çiğ yedi, sıcak kanı fışkırdı mermer sütunların alnına.

Feryat etti Akhalar, limanın kapısını sardı koca katiller, devasa kayaları gökten aşağı fırtına gibi fırlattılar;

Mızrakla balık avlar gibi avlandı fani canlar, filolar parçalandı sular altında, denizin bağrından sökün etti kızıl kanlar.

Odysseus çekti ulu kılıcını, kesti gemisinin bağı olan urganı, kaçtı tek şanlı tekne açık denizlerin kucağına;

Arkada bırakarak o kanlı yamyam dağını, acıyla inleyerek yardı azgın ve insafsız dalgaları.



Aiaia adası, yeni sığınaktı kıyımın bittiği, yalnızlığın ve uğultunun ortasındaki çaresiz coğrafyada,

Büyücü Kirke orada, altından ve yaban hayvanı kemiğinden oyulmuş tahtında mağrurca durur.

Askerler o saraya korkuyla adım attı, aslanların ve kurtların uysalca gezdiği, büyünün delirdiği bahçede,

Sihirli şerbeti sundu ulu peri, dosta dokundu altın değneği, kapkara domuz postu vurdu insan gövdesine.

Eurylohos kaçarak getirdi kara haberi: "Dostlar hayvana döndü, sarayda feryat var!" dedi hıçkırarak,

Odysseus kılıç çekti, yürüdü teker teker o melun büyüye karşı yeryüzünün tek direnen fani adamı olarak.

Yolda tanrı Hermes'i gördü, göklerin altın sandallı habercisi uzattı elini bu acılı, ulu lidere;

Kutsal bir bitki verdi, "Moly" adlı bu çiçekle bozulurdu yerin ve göğün en sinsi, en mühürlü büyüsü.

Sarayın kapısında içti kurnaz kral zehirli suyu, sihir etki etmedi, şaşırdı, sararıp soldu peri;

Kral kılıç çekip yürüyünce üstüne, diz çöktü Kirke o an, teslim oldu çeliğin ve aklın sarsılmaz gücüne.

Yemin etti büyücü tanrılar adına, kurtardı domuz postuna bürünen tüm çileli, tüm inleyen askerleri,

İnsan hâline döndü yeniden, ağlayarak sarıldı krala kurtulan, etine kavuşan canan.

Tam bir yıl boyunca kaldılar ziyafet odalarında, dindi yüreklerdeki Troya'dan kalan eski sızı;

Gemiciler uyardı kralı: "Zaman geçiyor gökteki ayda, açalım yelkenleri, görelim yurdumuzu!"

Kirke dedi ki: "Gitmelisin önce, Hades'in karanlık, korkunç, ölülerin fısıldaştığı ülkesine,

Kör kâhin Teiresias söylesin sana kaderinin son gizli hecesini, yolunun nereye çıkacağını."

Kurnaz şef boyun eğdi bu fermana, açtı kara yelkeni, seçti ölümün kapkara, sisli yerini.



Kimmer kavminin dumanlı yurduna vardı nihayet kara gemi, bitmeyen gecenin rahmine süzülerek,

Sislerin ve ölü zamanların arasından geçti fani canlar, korkudan ilikleri buz kesip ürpererek.

Odysseus derin bir çukur açtı kara toprağa, kurban kesti simsiyah koyunları, akıttı kanın sıcak mürekkebi;

Toplandı çukur başına dilsiz, soluk ruhlar, hayatın kokusuna doğru aç kurtlar gibi üşüşerek.

Karanlıklar ülkesi burası, güneş doğmaz; ölülerin fısıltısı gökyüzünü kapkara bir kefen gibi sarar,

Korku çöktü içe, artık hiçbir ışık sızmaz bu dehlize; kurnaz kral elinde parlayan kılıçla kader arar.

İlk önce Elpenor geldi, ağlayan zavallı gölgesi; Aiaia'da çatıda sızıp düşmüştü o soğuk yere,

Dedi ki: "Göm bedenimi, duyulsun Akha sesi, bırakma cesedimi öylece yaban yerde, kurda kuşa yem,

Bir kürek dik mezarıma, rüzgârlar ağlasın; dostlarım arkamdan ulu bir yas bağlasın, dinsin bu öfkem."

Söz verdi soylu kral o dilsiz gölgeye, ant içti sadık kalacağına bu kederli, bu son sözlere.

Kör kâhin Teiresias yaklaştı ulu cana, altın asasını uzattı zifiri gecenin kör bağrından,

Susuz ruhu canlandı değince sıcak kana, konuştu gelecekten, sıyrıldı dumanlı bilmeceden:

"Gökleri sarsan Poseidon," dedi, "Kör ettiğin oğlunun peşinden amansız, sönmeyen bir intikam güder,

Deniz köpürür, dalgalar hırçınlaşır; bilesin bu öfke seni tuzaklarla dolu ve kanlı bir yola iter.

Güneş'in adasında koru kutsal hayvanları, parlayan sığır sürüsüne sakın dokunmasın hiçbir er;

Eğer gaflet bürürse yoldaşlarını, İthaka sahili inan ki sana sadece ölüm ve vahşet der!

Tek başına kalırsın fırtına koptuğunda; yabancı bir tekneyle, evinde bulursun o hain talihi."

Annesi Antikleia yaklaştı sonra çukura; sıla hasretiyle ölmüş, gördü o an kral, içi yandı derinden,

Üç kez sarılmak istedi annesinin gölgesine, kolları boşlukta kaldı; ağladı kurnaz önder kederinden.

Gözyaşı döktü ana: "Yolunu gözler Penelope'n, ben ise senin hasretinden öldüm, tükendi can" dedi.

Agamemnon'un ruhu dert yandı: "Karım sinsi kılıçla vurdu beni sarayda, güvenme hiçbir kadına!" dedi.

Aşil'in gölgesi geldi, parladı eski zırhları: "Yer altında kral olmaktansa, yukarıda bir köle olmayı yeğlerdim" diyerek anlattı ölümün çiğ, acı gerçeğini.

Gördü Tantalos'u sular içinde aç ve susuz; meyveye uzansa dal kaçardı, sonsuz bir ceza içindeydi;

Sisyphos koca bir taşı itti hep dik yamaçta; zirveye varmadan taş dönerdi, boşa gitti tüm emekler.

Öğrendi sinsi kaderi Odysseus, döndü ulu gemi, Hades'in ülkesinden ayrıldı, geride kaldı gölgeler.



Kirke'nin büyülü yurdu bitti, koptu kapkara ve yalnızlığa yazgılı Akha gemisi, 

Kurnaz kral yoldaşlarını uyardı teker teker, tanrıçanın sülfür kokulu tapınakta fısıldadığı sözlerle.

Muma harlı ateş dokundu güvertede, eridi balmumu, tıkandı kulaklar; duymadı o açgözlü neferler;

Ulu gemi direğine bağladılar kurnaz kralı kalın urganlarla, gerildi ve çatırdadı koca kahraman beden.

Sirenler adasından yükseldi kemikleri sızlatan, ruhu etten ayıran melun, ölümcül sıralı sesler;

Büyülü nağme gelip çarptı sinesine, daraldı kralın nefesi, delirdi aklı şehvetli kelimelerden:

"Gel buraya soylu kral, Akhaların ulu şanı! Durdur tekneyi de dinle bu gökleri yırtan yüce sesi!"

Diz çöktü kurnaz lider güvertenin kanlı tahtasında, koptu canın hevesi, bağları koparmak istedi hırsından;

"Çözün beni, yalvarırım çözün!" diye haykırdı, gözlerinden deliliğin ve çaresizliğin yaşları dökülürken,

Askerler duymuyordu, daha sıkı, daha insafsızca sardılar urganları direğe; gemi hızla geçti o kemik tarlası sahili.



Amansız ve tekinsiz boğaza girdi nihayet o yorgun, yelkenleri fırtınayla hırpalanmış gemi;

Sağ yanda koca Skylla, sarp kayaların koynunda pusuya yatmış, diş bileyen altı başlı dehşet,

Sol yanda Charybdis, yutardı azgın denizin sularını kapkara bir girdapla, kusunca sarsılırdı bütün dağlar.

Skylla uzattı yılan gibi kıvrılan dev boyunlarını sinsi mağarasından, kaptı altı yiğidi birden;

Çığlıkları göğe erdi can verirken erlerin, Odysseus çaresizce, eli kolu bağlı baktı can evinden,

Göz göre göre o leş kokulu kabus, kurnaz kralın en sadık yoldaşlarını, fani canları çiğ çiğ yedi.

Kürekler son bir gayretle, ölümün salyasından kaçarcasına yardı o kara, köpüklü suları;

Canavar boğazının vahşi dişleri arasından sıyrıldı, kaçtı nihayet şanlı Akha gemisi,



Güneş'in kutsal adasına doğru sürdü sinsi yolları, kaderin kanlı ağlarında beklerken en son demi.

Nihayet Güneş'in o kutsal, parıldayan adasına yanaştı yaralı Akha gemisi,

Odysseus adamlarını uyardı yeniden, Teiresias'ın kehanetini fısıldayarak teker teker:

"Yemeyin sığırları, dokunmayın sakın, budur ölümün ve tanrısal gazabın sinsi emri!"

Diyerek ulu reis, içindeki korkuyu saklayıp derin bir sabır çeker karanlık çadırında. 

Fırtına günlerce esip durdu havada, kapattı deniz yollarını, tükendi tüm azıklar;

Çöktü askerin sinesine açlığın sızısı, kurudu dudaklar, kemirildi yay kirişleri.

Kral uykuya daldı tenhalarda, uykunun ağır pelerini örttü yorgun zihnini;

Gaflet bürüdü o an yoldaki yoldaşları, şeytan fısıldadı her birinin açgözlü kulağına.

Eurylohos bağırdı: "Açlıktan ölmek, fani canlar için ölümlerin en acısı, en rezilidir!

Kurban edip keselim yüce Hyperion'ın sürülerini, can feda olsun göklerin bu parlak şahına!"

Kılıçlar darbe vurdu kutsal hayvanlara, etler örsteki demir gibi dövüldü, koptu canın marazı;

Tanrı feryat eyledi gökyüzünün en yüksek katında, baktı bu fanilerin oynadığı son kirli oyuna.

Uyanınca ulu kral, havaya yayılan yağlı et kokusunu duydu, anladı felaketi o saniyede;

Dedi ki: "Yüce Zeus, uykunla yaktın bizi, lanetli bir rüyaya gömdün kurnaz kralını!"

Altı gün boyu erler, çiğnenen kutsal etleri yedi candan, şişler üzerinde inledi hayvanların ruhu;

Denize açıldıklarında, kıyıdan fersah fersah uzaklaşınca silindi fırtınayla geminin tüm izi.

Zeus bir şimşek çaktı göğün en karanlık bağrından, yarıldı azgın ve köpüklü deniz,

Parçalandı emektar tekne, tahtalar ayrıldı, suya düştü feryat ederek tüm neferler.

Dalgalar yuttu canları, kalmadı tek bir soluk, deniz temizledi kutsal sürünün kanını;

Odysseus bir odun parçasına tutunarak, ölüm tanrısının elinden söküp aldı kendi canını.



Günlerce sürdü bu kimsesiz sürgün, dalgalar fırlattı onu dünyanın bittiği bir karaya;

Ogygie adasıydı burası, dalgalı saçlı güzel Kalipso'nun gizemli, yeşil yurdudur.

Su perisi sarıldı, bağrına bastı kurnaz soylu eri, şefkatle yıkadı yüzündeki tuzlu kanı;

Yedi yıl esir kalan, tanrıların kıskançlığıyla adada hapsedilen şanlı Akha beyi budur.

Ölümsüzlük vaat etti peri ulu krala, gençliği sunmak istedi o mermer sarayında;

Lakin kralın gözü, İthaka'nın kayalıklarında, Penelope'nin ocağında tüten o incecik korda kaldı.

Hasretle ağlar durur her akşam sahilde, bakarak dalgaların dövdüğü boş ufka;

Yurdun dumanı olmadan, toprağına basmadan yaşamak ona ölümden, Hades'ten çok daha zor.

Hermes haber getirdi nihayet, Tanrı Zeus'un katından, altın sandallarıyla inerek adaya:

"Bırak gitsin o fani adamı, yurduna dönsün, kaderi İthaka'nın surlarında mühürlüdür!" dedi.

Kalipso boyun eğdi kederle, koptu canın tahtından; bir salla yola çıktı Akdeniz'in o kurnaz lideri.  



Zamanın yüzünü sildiği bir yabancı, kirli bir dilenci kılığında sızdı kendi yurduna,

Gördü ki kurtlar üşüşmüş aslanın mülküne, talan olmuş babası Laertes'in asırlık evi.

Sarayın her köşesinde arsızlık hırlıyor, hain talipler tüketiyor Akhaların kutsal mirasını;

Sadece sadık çobanlar ve bir de ihtiyar köpeği Argos baktı kralın gözlerindeki o sönmeyen feda koruna,

Yirmi yıllık küllerin altından harlandı ansızın, Odysseus'un bağrındaki dehşetli intikam alevi.

Penelope kuruldu yas tutan mermer tahtına, çaresizliğin eşiğinde kurdu o ölümcül, son yarışı:

"Kimin bileği tunçsa, kimin gücü yeterse gersin Odysseus'tan kalan bu devasa, ağır yayı!

On iki baltanın halkasından geçsin fırlatılan ok, hile yapmadan, sapmadan karış karış;

Ona eşim diyecek, onunla terk edeceğim dumanı tüten ulu, bahtsız sarayı."

Nice prensler, nice beyler denedi de bükemedi koca yayı, diz çöktü gövdeler,

Dalga geçti açgözlü talipler, tahta masaların ardında oturan yaşlı, yırtık giysili dilenciyle.

Odysseus uzağa uzattı elini, kavradı yayı; saray sustu, zaman dondu o hamleyle,

Gerdikçe gerdiler kirişi, gök gürledi Olimpos'ta, dağlar eğildi kralın muazzam gücüyle.

Fırladı göğü yırtan keskin fırlak, geçti ışık hızıyla on iki demir halkanın içinden boyu,

Daha yay sesi sönmeden, dilencinin üstündeki paçavralar sıyrıldı, belirdi krallığın sarsılmaz heybeti.

İlk ok Antinoos'un boğazını yardı, şarap çanaklarına karıştı hain liderlerin kapkara kanı,

Telemakhos kılıç çekip dikildi babasının yanına, kesti demir döver gibi odalara doluşan zalim zürriyeti.

Kanla yıkandı sütunlar, ziyafet masaları etten ve kemikten birer mezar taşına döndü o an,

Yayılan çığlıklar sarayın çatısını yardı, bitti nihayet İthaka'nın üstüne çöken büyük keder.

Penelope inandı nihayet, uykusundan uyanıp duyunca kimsenin bilmediği, kutsal yatak sırrını;

Zeytin ağacının kökünden oyulmuş odayı, sarsılmaz temeli sadece gerçek kocası fısıldayabilirdi kulağına.

Yirmi yıllık hasretin ve dökülen yaşların buzuyla sildi kalbinin o hiç soğumayan, ağır harını,

Kavuştu ulu çift birbirine, deryadaki iki azgın nehir gibi; bitti nihayet kaderin insana verdiği en acı hasret görevi.

Tahtına oturdu yeniden, bakışlarında şimşekler çakan şanlı ve mağrur İthaka beyi,

Gök gözlü Athena uzattı kutsal kalkanını gökyüzünden, dindi o kanlı, kemik sızlatan fırtına.

Bitirdi kurnaz kral denizlerin, devlerin ve tanrıların hırsıyla örülmüş o upuzun, devasa seferi;

Yurdun kutsal dumanı tüttü yeniden göğe karşı, Odysseus döndü asırlar boyu konuşulacak o ulu tahtına!

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Odysseus İthaka'nın Yolu

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık