Külün Üstündeki Siyah 1 Bölüm
Şehirde sabahlar artık kuş sesleriyle başlamıyordu.
Motor sesleriyle, fren çığlıklarıyla ve henüz güneş doğmadan birbirine küfretmeye başlayan insanlarla açılıyordu gün. Gökyüzü, geceden kalma kirli bir bez gibi binaların üzerine serilmişti. Uzakta bir fabrika bacası, bulutların içine siyah bir yara daha açıyordu.
Şehrin kuzeyindeki eski su kulesinin tepesinde bir karga duruyordu.
Adı Kâr'dı.
Tüyleri, güneşi yutan bir kuyunun yüzeyi kadar siyahtı. Sağ kanadının altında, yıllar önce bir av tüfeğinden saçılan küçük bir parçanın bıraktığı iz vardı. İnsanların ona verdiği zararın en görünür olanı buydu. Görünmeyenleriyse çok daha derindeydi.
Kâr, şehrin değişimini hatırlıyordu.
Bir zamanlar su kulesinin çevresinde incir ağaçları vardı. Ağaçların dalları, rüzgârı çocuklar gibi birbirine fısıldayarak karşılardı. Aşağıdaki dere yazın bile kurumaz, balıklar sığ sularda güneşin kırılmış parçaları gibi parıldardı. İnsan yavruları okuldan dönerken çimenlere uzanır, kargaların gölgelerini yakalamaya çalışırdı.
Sonra ağaçlar kesilmişti.
Dere betonla kaplanmış, balıkların yerini plastik şişeler almıştı. Çimenlerin üzerine otopark yapılmıştı. İnsan yavruları büyümüş, gölgeleri yakalamayı bırakıp gölge yapan her şeyi satmayı öğrenmişti.
Kâr, bütün bunları görmüştü.
Ve artık insanlara güvenmiyordu.
Ama onları en çok tanıdığı için değil, en çok tanımak zorunda kaldığı için nefret ediyordu.
Çünkü insanların arasında, bütün bu çirkinliğin ortasında, sevdiği bir insan da vardı.
Adı Elif'ti.
Elif, her sabah saat yedide su kulesinin altındaki dar sokağa gelirdi. Kırmızı atkısı, gri şehrin içinde küçük bir yangın gibi görünürdü. Elinde bazen bayat ekmek, bazen ceviz, bazen de ne olduğunu kendisinin bile bilmediği kırıntılar olurdu.
Kâr ilk karşılaşmalarında ondan kaçmıştı.
Elif gülümsemiş, ekmeği yere bırakıp uzaklaşmıştı.
Ertesi gün yine gelmişti.
Üçüncü gün de.
Yedinci gün, Kâr ekmeği Elif'in elinden almıştı.
Elif’in yüzünde ani bir aydınlanma belirdi; ellerini çırptı, havaya sıçradı. Kâr ise gagasındaki ekmekle öylece kalakaldı. Başını bir sağa bir sola eğerek bu garip insan yavrusunun yüzündeki gülümsemeyi inceledi. Karşılığında ne bir yuva ne de sıcak bir kürk alacaktı; o halde neden yedi gündür, her sabah tam yedide bu soğuk kaldırıma gelmişti?
Kargalar zekiydi. İnsanların ellerinde tuttuğu şeylere değil, ellerinin arkasında sakladığı niyete dikkat etmeyi öğrenmişlerdi.
Fakat Elif'in ellerinin arkasında hiçbir şey yoktu.
Yalnızca başka bir canlının kendisinden korkmamasını isteyen küçük bir kalp vardı.
Zamanla Kâr, Elif'in ayak seslerini uzaktan tanımaya başladı. Kırmızı atkısını binaların arasından seçebiliyor, onun geldiğini anladığında tüylerini düzeltiyordu. Bazen Elif gelmediğinde su kulesinin tepesinde saatlerce bekliyordu.
Bunu kendisine bile itiraf etmiyordu.
Bir sabah Elif geç kaldı.
Kâr, önce sokaktaki insanları izledi. Sonra gökyüzünü. Ardından yine insanları.
Saatler geçti.
Elif'in gelmediği her dakika, şehrin biraz daha sessizleşmesine neden oluyordu. Oysa çevresinde yüzlerce ses vardı. Bir işçinin matkabı, bir bebeğin ağlaması, bir otomobilin alarmı…
İnsanların dünyasında sessizlik, sesin yokluğu değildi.
İnsanın beklediği sesin gelmemesiydi.
Kâr ilk kez bunu hissetti.
Öğleden sonra Elif göründü. Kırmızı atkısı yoktu. Sol kolu beyaz bir sargıyla boynuna asılmıştı. Yüzünün bir tarafında morluk vardı.
Kâr, su kulesinden aşağı süzüldü ve önündeki kaldırıma kondu.
Elif gülümsedi.
"Merhaba, dostum."
Kâr ses çıkarmadı.
"Geç kaldım, biliyorum."
Elif cebinden iki ceviz çıkardı. Birini yere koydu. Diğerini elinde tuttu.
"Bugün sana bir şey anlatacağım. Ama kızmayacağına söz vermelisin."
Kâr başını yana eğdi.
Elif'in gözleri doldu.
"Babam dün bir yavru kediyi ezdi."
Kâr'ın tüyleri kabardı.
"Bilerek değildi. En azından öyle söylüyor. Telefonuna bakıyormuş. Kedi yola çıkmış. Sonra…"
Cümlesini bitiremedi.
Kâr'ın aklına dereye dökülen kimyasallar, yuvalarından düşen yavrular, camlara çarpıp ölen kuşlar geldi. İnsanların her seferinde aynı sözleri söylediğini hatırladı.
Bilerek yapmadım.
Fark etmedim.
Elimden bir şey gelmezdi.
Kâr, Elif'in gözlerine baktı.
İnsanlar bazen bir canlıyı öldürmek için silah kullanırdı. Bazen bir makine. Bazen de yalnızca dikkatlerini başka bir yere çevirirlerdi.
Sonra hepsi, ölümün kendilerinden bağımsız gerçekleştiğine inanmak isterdi.
"Babam çok kötü biri değil," dedi Elif. "Ama kedi öldüğünde arabadan bile inmedi. Ben indim. Onu yolun kenarına aldım."
Bir süre sustu.
"Babam bana kızdı. Kaza yaptıracaksın, dedi."
Elif başını kaldırdı.
"Sence kötü biri miyim, Kâr? Ben de bazen karıncaların üzerine basıyorum. Bazen bir böceği görünce korkup öldürüyorum. Geçen gün bir ağacın kesilmesini seyrettim ve hiçbir şey yapmadım."
Kâr, insan dilini konuşamıyordu. Konuşabilseydi bile ne söyleyeceğini bilmiyordu.
Çünkü Elif'in sorusu, insanların sormaya alışık olmadığı bir soruydu.
Bir kötülüğün içinde yaşayıp ondan bütünüyle ayrı kalabilir miyiz?
Kâr, yere kondu. Elif'in elindeki cevize baktı. Sonra onun sargılı koluna.
İnsanlar birbirlerine zarar veriyordu. Hayvanlara zarar veriyordu. Ağaçları, suları, toprağı tüketiyordu. Bütün bunları yaparken kendilerine uygarlık diyordu.
Belki de insanlık, kendi türüne verdiği isimleri bütün evrene dayatmanın başka bir yoluydu.
Ama Elif…
Elif, onun için ceviz kıran elleriyle bir kedinin ölüsünü yol kenarından kaldırmıştı.
Aynı türün içinde iki ayrı dünya taşıyordu.
Biri öldürüyordu.
Diğeri, öldürülenin başında ağlıyordu.
Kâr o gün ilk kez insanların tamamından nefret etmenin ne kadar kolay, adil olmanınsa ne kadar zor olduğunu anladı.
Ve bu anlayış onu rahatlatmadı.
Tam tersine, nefretini daha ağır bir şeye dönüştürdü.
Günler sonra Kâr, şehrin dışındaki çöplükte sürüsünün toplandığı eski bir elektrik direğine kondu.
Gökyüzünde on yedi karga vardı. Kimisinin tüyleri yağla kaplanmıştı. Birinin ayağına plastik bir halka dolanmıştı. Genç bir karganın kanadı, insanların attığı misina yüzünden yaralanmıştı.
Sürünün en yaşlısı olan Kuzgun, direğin tepesinde duruyordu.
"İnsanlar çoğalıyor," dedi. "Ağaçlar azalıyor. Sular zehirleniyor. Her yıl daha fazla yuvamızı kaybediyoruz."
Kargalar sessizce dinledi.
"Bizden korkuyorlar. Bizi uğursuz sayıyorlar. Bazen yalnızca siyah olduğumuz için taş atıyorlar. Ama kendi yaptıklarına bakmıyorlar."
Kuzgun başını insan şehrine çevirdi.
"Onların dünyasında bir orman yanarsa ekonomik kayıptır. Bir nehir ölürse arıtma maliyetidir. Bir hayvan ölürse trafik kazasıdır. Hiçbir şey, kendisi olduğu için değerli değildir."
Genç kargalardan biri öne çıktı.
"O zaman neden hâlâ yaşıyorlar?"
Kimse cevap vermedi.
"Biz onların yerinde olsaydık bizi çoktan yok etmişlerdi. Onlar dünyayı kendileri için yarattıklarını sanıyorlar. Oysa dünya, onlardan önce de buradaydı."
Bir başka karga kanatlarını açtı.
"Öyleyse biz de onları yok edelim."
Bu söz, direğin üzerinde dolaşan bir rüzgâr gibi sürünün içine yayıldı.
Kâr aşağı baktı.
Bir an için insanların sessizleştiği bir dünya hayal etti. Motorların susması, bacaların duman üretmemesi, ağaçların yeniden gökyüzüne uzanması… Dereye balıkların dönmesi. Hiçbir yavrunun bir otomobilin altında ezilmemesi.
İnsanların olmadığı bir dünya.
Ne kadar güzel görünüyordu.
Ne kadar kolay.
Sonra Elif'i hatırladı.
Kırmızı atkısını. Sargılı kolunu. Yere bıraktığı cevizi. Ölü bir kedinin başında ağlayan gözlerini.
Ve kendisine bir soru sordu:
Bir türün suçları yüzünden, o türün içindeki bütün masumları öldürmek adalet olabilir miydi?
Kuzgun yeniden konuştu.
"İnsanların bize öğrettiği şeyi öğrenmek üzereyiz. Gücü eline geçiren, kendisini haklı ilan ediyor."
Kâr başını kaldırdı.
"Onlar bizi öldürdü," dedi. "Bizim yavrularımızı, ağaçlarımızı, sularımızı öldürdü. Buna karşılık vermek istememiz anlaşılır."
Sürüdeki kargalar ona döndü.
"Ama bir gün onları öldürürsek, yavrularımızın önünde ne bırakacağız? Öldürmenin haklı bir neden bulduğunda güzel bir şeye dönüştüğünü mü?"
Kimse kıpırdamadı.
Kâr devam etti:
"İnsanlardan nefret etmek bizi onlara benzetebilir. Onları yok etmek, yaptıklarını geri almaz. Ölü yavrularımızı diriltmez. Kuruyan dereleri doldurmaz. Kesilmiş ağaçları eski hâline getirmez."
"Öyleyse hiçbir şey yapmayalım mı?" diye bağırdı genç karga.
"Hayır."
Kâr'ın sesi sertleşti.
"Onları durduralım. Yuvalarımızı koruyalım. Tehlikeyi haber verelim. İnsanların sakladığı şeyleri açığa çıkaralım. Bizi öldürmeye gelenlere karşı kendimizi savunalım. Ama sırf yapabiliyoruz diye bir canlının yaşamını elinden almayı zafer saymayalım."
Kuzgun uzun süre ona baktı.
"İnsanların bunu anlayacağını mı sanıyorsun?"
"Hayır," dedi Kâr. "Ama onların anlamaması, bizim de unutmamız gerektiği anlamına gelmiyor."
O gece sürü dağıldığında Kâr, su kulesine geri döndü.
Elif oradaydı.
Bu kez yanında bir kutu vardı. Kutunun içinde, kanadı yaralanmış küçük bir serçe yatıyordu. Elif, kuşu korumak için kutunun üzerine delikler açmıştı.
"Onu yolda buldum," dedi. "Biraz iyileşirse bırakacağım."
Kâr yaklaştı.
Serçe titriyordu.
Elif kutunun kapağını araladı. Küçük kuşun göğsü hızla inip kalkıyordu. Yaşamak için bütün bedeniyle mücadele ediyordu.
Kâr, serçeye baktı.
Sonra Elif'e.
İnsanlar dünyayı mahvediyordu. Ama dünyayı mahveden türün içinden, bazen iki avucunu birleştirip küçücük bir yaşamı korumaya çalışan biri çıkıyordu.
Belki de umut, iyiliğin kötülüğü yeneceğine inanmak değildi.
Belki umut, kötülük kazanırken bile onun tarafına geçmemekti.
Elif, serçenin üzerine ince bir kumaş örttü.
"Yaşayacak mı?" diye sordu.
Kâr cevap veremedi.
Yalnızca yanında kaldı.
O gece ikisi de sabaha kadar uyumadı.
Bir insan ve bir karga.
Biri dünyanın sahibi olduğunu sanan türden, diğeri o dünyanın kendisine bile ait olmadığını bilen bir türden.
Aralarında ortak bir dil yoktu.
Ama ikisi de bir canlının ölmesini istemiyordu.
Bazen sevgi, iki varlığın birbirini anlaması değildi.
Birinin acısını, kendi türünden olmadığı için küçümsememekti.
Ertesi sabah serçe öldü.
Elif onu küçük bir ağacın altına gömdü. Toprağı elleriyle kapattı. Bir süre mezarın başında oturdu.
Kâr, yakındaki dalda onu izliyordu.
Elif ağlamadı. Belki ağlamaktan yorulmuştu. Belki bazı acılar gözyaşlarına sığamayacak kadar büyüktü.
Kalkarken toprağın üzerine küçük bir taş koydu.
Sonra başını kaldırıp Kâr'a baktı.
"Keşke herkes biraz olsun senin gibi düşünebilse," dedi.
Kâr'ın içinde bir şey kıpırdadı.
İnsanlar kendilerini dünyanın en akıllı canlıları ilan etmişti. Fakat bir karga, bir insana nasıl insan olunacağını öğretiyordu.
Bu düşünce Kâr'a gurur vermedi.
Yalnızca korkuttu.
Çünkü belki de insanlığın en büyük felaketi, kötülük yapması değildi.
Kötülük yaparken kendisini iyiliğin ölçüsü sanmasıydı.
Kâr kanatlarını açtı. Şehrin üzerinde yükselirken Elif'in küçük ağacın altında kaldığını gördü. Yukarıdan bakınca yollar ince yaralar, binalar taşlaşmış dişler, fabrika bacalarıysa gökyüzünün içine saplanmış çiviler gibi görünüyordu.
Şehir hâlâ yaşıyordu.
Ama yaşamakla varlığını sürdürmek aynı şey değildi.
Kâr, uzaklardaki ormana doğru uçtu.
Sürüsüne bir karar götürecekti.
İnsanların suçlarını unutmayacaklardı.
Ama nefretlerini bir miras gibi yavrularına bırakmayacaklardı.
Çünkü nefret, öldürülenin ardından doğabilir; sonra masumların kapısını çalar ve kendisine haklı bir isim bulur.
Ve bir gün, herkes kendisini kurban ilan ettiğinde, dünyada cellat olmaktan başka bir şey kalmaz.
Kâr bunu biliyordu.
Henüz bilmiyorduysa bile öğrenmek üzereydi:
Bir dünyayı kurtarmak için, onu mahveden şeye dönüşmemek gerekir.
---
Geçmişte kendi çapımda beş bölüm olarak kaleme aldığım bir hikayeyi tek seferde mi yoksa bölüm bölüm mü okumak istersiniz?
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu