Bavuluma Sığmayan Ülke
Diplomamı aldığım gün annem, sanki yıllardır süren bir savaşı kazanmışız gibi çay koydu misafir odasına. Babam gömleğinin yakasını düzeltti, fotoğraf çekilirken ilk kez bu kadar dik durdu.
Duvara astık diplomamı. Bir çiviyle tutturdum geleceğimi, sanki dünya dediğin ince bir kâğıdın kenarından başlayacaktı.
Sonra ilk maaşım yattı.
Ekranda birkaç rakam. Bir aylık emeğimin küçücük mezarı. Kiramı çıkardım, faturaları çıkardım, mutfak masrafını, yol parasını, bir de insanın kendine ayırması gereken o meşhur hayat payını çıkardım.
Geriye ben kalmadım.
Hayallerimin büyüklüğü kazancımın bedenine sığmıyordu.
İçimde okyanuslar vardı, cebimde eve dönüş bileti alacak kadar su. Bir şehir kuracak kadar fikrim, bir simit alırken iki kere düşündüğüm param vardı. Koca bir ömrü değiştirmek için okumuştum, ömrümün bir ayını çıkaramıyordum.
Ve bir sabah, gitmeye karar verdim.
Öyle filmlerdeki gibi olmadı. Arkamda yağmur başlamadı, gökyüzü dramatik bir maviye bürünmedi. Kimse koşup sarılmadı son anda peronda. Bir otobüs geldi, kapısı açıldı, şoför bagajı kapattı.
İnsan bazen hayatının en büyük kırılmasını bir valizin fermuarıyla yaşar.
İçine üç pantolon koydum, iki gömlek, birkaç kitap, annemin gizlice katlayıp yerleştirdiği bir çift yün çorap.
Bir de diplomamın fotokopisini.
Aslını evde bıraktım. Belki bir gün dönerim diye değil; bazı şeyleri insan yanında taşıyamıyor, taşırsa da ağırlığından yürüyemiyor.
Havaalanında annem ağlamadı. Annemin ağlamayışı, hayatım boyunca duyduğum en yüksek sesti.
Babam, “Orada kendine dikkat et,” dedi.
Bana çocukken bisiklet sürmeyi öğretmişti. Düştüğümde dizimdeki yaraya üfler, sonra yeniden binmemi isterdi.
Bu defa düşeceğim yeri bilmiyordu. Üfleyebileceği bir yara da yoktu elinde.
Uçağın penceresinden baktım ülkeme. Dağlar küçüldü, yollar inceldi, evler birbirine benzeyen ışıklara dönüştü.
Biraz daha yükseldikçe beni büyüten toprak bir haritanın rengine sığdı.
İnsan doğduğu ülkeye yukarıdan bakınca ilk kez anlıyor: Bir yerin sınırları olabilir, ama orada bırakılan hayatların hiçbir sınırı yoktur.
Şimdi başka bir ülkedeyim.
Sabah karanlığında kalkıyorum. Dilini henüz tam bilmediğim insanların arasında, onların bilmediği bir geçmişle sekiz saat, bazen on saat çalışıyorum.
Burada emeğimin bir fiyatı var. Ve tuhaf olan şu: Aynı ellerle, aynı akılla, aynı yorgunlukla yaptığım iş burada bana bir hayat bırakıyor.
Orada yalnızca ay sonunu getiriyordu.
Demek ki mesele benim az çalışmam değilmiş. Demek ki mesele, insanın alın terinin hangi toprakta tuz sayıldığıymış.
Şimdi daha çok kazanıyorum. Kendime bir mont aldım, etiketine bakmadan kahve içebiliyorum. Ay sonunda hesabımda gelecek aya da uzanabilen bir miktar var.
Ama bazı geceler bu refahın ortasında içimde bir işçi daha mesaiye kalıyor.
O, benim eski hâlim.
Üniversite kantininde bir kahveyi iki kişiyle paylaşan, sınavdan çıkınca geleceği konuşan, “Bir gün çok iyi yerlere geleceğiz,” derken geleceğin adresini henüz bilmeyen çocuk.
Onu burada da yanıma aldım. Bazen gece vardiyasından çıkınca bir vitrine bakıyoruz birlikte.
Ben camın ardındaki güzel hayata, o camın içinden kendisine bakan yabancı adama bakıyor.
İkimiz de susuyoruz.
Çünkü insanın cebine para girince her eksik tamamlanmıyor. Bazı boşluklar dövizle dolmuyor; bazı yaralar, kur farkı gözetmiyor.
Biz gittik.
Mühendisler, hemşireler, öğretmenler, yazılımcılar, teknisyenler, doktorlar…
Bir ülkenin sınıflarında büyüyüp başka ülkelerin vardiyalarına dağıldık. Birimiz yaşlıların nabzını tutuyor, birimiz makinelerin sesini dinliyor, birimiz yabancı bir dilde başkasının geleceğini kodluyor.
Diplomalarımız başka dillerde telaffuz ediliyor. İsimlerimiz yanlış söyleniyor, ama işimizi doğru yapmamız bekleniyor.
Yavaş yavaş öğreniyoruz.
Ekmeğin başka bir ülkede de ekmek olduğunu, yalnızlığın bütün dillerde aynı saatte kapıyı çaldığını, özlemin pasaport kontrolünden geçmediğini…
Ve en çok da şunu:
Bir ülkenin kaybettiği insan yalnızca giden kişi değildir.
O kişinin doğmamış çocuğudur bazen, hiç kurulmamış atölyesi, açılmamış muayenehanesi, bir öğrencinin hayatını değiştiremeyen öğretmeni, bir hastanın başında eksik kalan eli.
Bir ülkeden yalnızca insanlar gitmez. Henüz yaşanmamış ihtimaller de sessizce uçağa biner.
Ve geride kalanlar buna beyin göçü der.
Ne kadar temiz bir kelime.
Sanki insanın içinden bir parça çekilip alınmamış da bir istatistik tablosunda yer değiştirmiş gibi.
Bazen soruyorlar:
“Memleketini özlüyor musun?”
Ne cevap vereyim?
Elbette özlüyorum.
Sokak aralarındaki telaşı, bakkalın sesini, annemin mutfakta bir şeyler hazırlarken bana seslenişini, akşamüstü güneşinin apartman duvarlarında eski bir hatıra gibi uzamasını…
Ama bir ülkeyi özlemekle o ülkede yaşayabilmek aynı şey değil.
Ben memleketimi seviyorum. Sevmek, her şeye razı olmak demek değil.
Bir ağacı sevmek için gölgesinde üşümeyi kabullenmek gerekmez. Bir evi sevmek için tavanı akarken altında uyumak da.
İnsan bazen sevdiği yerden gider, çünkü orada kalmak her gün biraz daha kendinden gitmektir.
Ben de kendimden eksilmemek için gittim.
Bunu söylerken bile içimde bir suçluluk kıpırdıyor.
Sanki gitmekle bir şey borçlanmışım gibi. Sanki doğduğum yerin yoksulluğunu tek başıma sırtlamam gerekiyormuş gibi.
Oysa ben kahraman değilim.
Ben yalnızca emeğimin karşılığında yaşayabilmek, bir evin kirasını korkmadan ödemek, bir gün hastalanırsam iyileşmeyi mi yoksa faturayı mı seçeceğimi düşünmemek isteyen biriyim.
Benim hayalim lüks bir hayat değildi.
İnsan gibi yaşayabilmekti.
Ve insan, en temel hayali için bile bir uçak bileti almak zorunda kalıyorsa, orada yalnızca bir insanın hikâyesi yoktur.
Orada bir şeyler çok uzun zamandır yanlış gidiyordur.
Belki bir gün döneceğim.
Belki bir sabah, yine o havaalanının kapısından geçip bu kez başka bir bavulla geleceğim.
Saçları biraz daha ağarmış anneme, omuzları biraz daha düşmüş babama sarıldığımda yılların hesabını tutmayacağım.
Belki de dönmeyeceğim.
İnsan bazen bir yere ait olmayı sürdürür ama orada yaşamayı bıraktıktan sonra.
Yine de her ay para gönderdiğimde annem, “Kendine de bir şey al,” diyor.
Alıyorum anne.
Bazen bir kitap, bazen iyi bir yemek, bazen uzun zamandır ertelediğim küçük bir mutluluk.
Ama sana söyleyemediğim bir şey var:
Ben kendime en çok gidebildiğim için değil, gitmek zorunda kaldığım için üzülüyorum.
Çünkü insanın hayalleri büyüyebilir. Şehirler, diller, sınırlar aşabilir. Bir yabancı ülkede yeniden başlayabilir, başka bir göğün altında kök salabilir.
Ama keşke bunların hepsi bir tercih olsaydı.
Keşke burada çalışırken orada bıraktığım hayatın yasını tutmasaydım.
Keşke bir ülke, çocuklarının gitmesini başarı hikâyesi diye anlatmak yerine onlara kalabilecekleri bir gelecek verebilseydi.
Keşke mezuniyet fotoğrafımızdaki o gururlu yüzler bir gün pasaport fotoğraflarına dönüşmeseydi.
Ve keşke…
İnsan, kendi ülkesinde yaşayabilmek için önce başka bir ülkede yaşamayı öğrenmek zorunda kalmasaydı.
Şimdi geceleri pencerenin önünde durup bu şehre bakıyorum.
Işıklar yanıyor. Bir yerlerde insanlar eve dönüyor. Birileri sofraya oturuyor, birileri çocuklarını uyutuyor.
Ben de telefonumu çıkarıp ailemin mesajlarına bakıyorum.
Annem bir fotoğraf göndermiş: Evdeki diplomam.
Çerçevesi biraz eskimiş. Duvarın rengi değişmiş. Diplomanın altında, çocukken çizdiğim küçücük bir güneş hâlâ duruyor.
Uzun uzun bakıyorum.
Sonra kendi kendime diyorum ki:
Ben buraya yalnızca para kazanmaya gelmedim. Ben, bir zamanlar inandığım hayatı tamamen kaybetmemek için geldim.
Ama ne garip…
O hayatın bedelini ödeyebilmek için hayatımın kendisini geride bıraktım.
Ve şimdi, başka bir ülkenin gecesinde, başka bir dilin sessizliğinde, başka bir maaşın güvenliğinde hâlâ aynı cümleyi taşıyorum içimde:
Hayallerimin büyüklüğü kazancımın bedenine sığmıyordu.
Şimdi kazancım büyüdü.
Hayallerim de değil üstelik.
Yalnızca artık onları taşıyabilecek bir bedenim var.
Ama o beden, her sabah başka bir ülkeye uyanıyor.
Ben hâlâ aynı çocuğum.
Yalnızca büyümek dediğimiz şeyin bazen insanın boyunun uzaması değil, doğduğu yerden uzaklaşırken içindeki evi düşürmemeyi öğrenmek olduğunu biliyorum.
Ve bavulumun en dibinde, kimsenin görmediği bir yerde, bir ülke hâlâ katlı duruyor.
Fermuarını açsam annemin sesi çıkacak içinden.
Babamın suskunluğu.
Duvara çakılmış bir çivi.
Ve o çivide asılı kalan bir zamanlar kalabileceğime inandığım hayat.
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.
Edebiyat ve Kültür Platformu