Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Külün Üstündeki Siyah 2 Bölüm

Ormanın öldüğünü ilk fark eden ağaçlar değildi.


Ağaçlar ölümlerini fark edemeyecek kadar uzun yaşardı. Bir dalın kuruması, bir gövdenin içten içe çürümesi, yaprakların artık eskisi gibi güneşe dönememesi...

Bunlar onların dilinde ölüm değildi. Yalnızca mevsimlerin biraz daha ağırlaşmasıydı.


Ormanın öldüğünü ilk fark edenler, artık dönecek yer bulamayan kuşlardı.


Kâr, su kulesinden ayrıldıktan üç gün sonra kuzeydeki ormana ulaştı. Çocukluğundan beri bildiği bu ormanın girişinde eskiden iki meşe ağacı dururdu. Gövdeleri o kadar genişti ki beş karga kanatlarını açarak yan yana konabilirdi. Kışın dallarına kar dolar, baharda dalların arasından yeni yaşamlar fışkırırdı.


Şimdi meşelerden biri devrilmişti.


Diğerinin gövdesine kırmızı bir işaret çizilmişti.


İnsanlar, öldürmeye karar verdikleri şeyleri önce işaretliyordu.


Sanki bir ağacın ölümünü önceden ilan etmek, onu öldürmekten daha masum bir davranıştı.


Kâr, işaretli meşenin dalına kondu. Kabuğun üzerinde küçük böceklerin açtığı delikler vardı. Gövdeye kulağını dayasa, yıllardır içinde dolaşan suyun sesini duyabileceğini düşündü.


Duyamadı.


Ağacın içi susmuştu.


Ormanın derinliklerinden bir ses yükseldi.


"Kâr!"


Yaşlı Kuzgun, alçak dalların arasında ilerliyordu. Kanatlarından biri diğerinden daha aşağıda duruyordu. Yıllar önce bir elektrik hattına çarpmış, o günden beri uzun mesafeleri uçmakta zorlanmıştı.


Kâr yanına indi.


"Buraya gelmemeliydin," dedi Kuzgun.


"Neden?"


"Çünkü göreceklerin, gördüklerini unutmana izin vermeyecek."


Kâr, işaretli ağaca baktı.


"Zaten unutmuyorum."


Kuzgun bir süre sustu.


"Unutmakla affetmek aynı şey değildir, genç dostum. Bunu öğrenmen gerekebilir."


Kâr cevap vermedi. Affetmek, ona göre, insanların kendilerine ait olmayan bir hakkı talep etmesiydi. Önce ormanı yok ediyor, sonra geride kalanlara kendilerini affetmeleri gerektiğini anlatıyorlardı.


Bir insanın özrü, kesilmiş bir ağacın gövdesini yeniden ayağa kaldırmıyordu.


Kuzgun onun düşüncelerini anlamış gibi başını salladı.


"Bu ormanda bir şey kaldı."


"Ne?"


"Henüz bilmediğimiz bir gelecek."


Yaşlı karga kanatlarını kapattı.


"Gel. Sana emanetin ne olduğunu göstereyim."


Ormanın ortasında, güneş ışığının bile yere ulaşmakta zorlandığı küçük bir açıklık vardı.


Eskiden burası bir göletmiş. Kuraklık, kirlilik ve insanların yukarıdaki dereye yaptığı set, suyu yıllar içinde çekip almıştı. Göletin yerinde çatlamış bir toprak çanağı kalmıştı.


Çanağın tam ortasında tek bir ağaç yükseliyordu.


Diğer ağaçlardan farklıydı. Gövdesi inceydi. Dalları henüz gökyüzüne uzanacak kadar güçlü değildi. Yaprakları seyrek, köklerinin çevresindeki toprak kuru ve sertti.


Ama yaşıyordu.


Kâr ağaca yaklaştı.


"Bu da mı işaretlendi?"


"Henüz değil," dedi Kuzgun. "İnsanlar onu fark etmedi."


Kâr, ağacın dibinde küçük siyah taneler gördü.


Meşe palamutları.


Birçoğu kurumuştu. Bazıları çürümüştü. Fakat bir tanesinden yeni bir filiz çıkıyordu.


Kuzgun konuştu:


"Bu ağacın tohumu, yıllar önce devrilen meşeden geldi. O meşenin tohumuysa ondan önceki bir meşeden. Belki yüz yıl önce, belki üç yüz. Kimse tam olarak bilmiyor."


Kâr filize baktı.


"Yani bu ağaç eski ağacın çocuğu."


"Hayır."


Kuzgun'un sesi beklenmedik ölçüde sertti.


"Bu ağaç, eski ağacın kendisi değil. Onun yerine geçemez. Aynı gölgeyi veremez. Aynı dallarda aynı kuşlar yuva yapmayacak. Bir gün büyüse bile, o eski meşenin yaşadığı hiçbir günü yaşamayacak."


Kâr sustu.


"İnsanlar hep yerine bir şey koyabileceklerini sanıyor," diye devam etti Kuzgun. "Bir ormanı kesip fidan dikiyorlar. Bir nehri kirletip arıtma tesisi kuruyorlar. Bir türü yok edip başka bir türün çoğalmasına izin veriyorlar. Sonra hesaplarının dengelendiğini düşünüyorlar."


Yaşlı karga, küçük filize baktı.


"Fakat kaybedilen şey yalnızca bir ağaç değildi. Onun gölgesinde yaşanan bütün hayatlar da kayboldu. Yeni bir ağaç büyüyebilir. Ama geçmişi geri getiremez."


Kâr, filizin yapraklarına dokunan rüzgârı izledi.


Bir ağacın gövdesinde yalnızca odun yoktu. İçinde kuşların doğduğu, böceklerin beslendiği, mantarların yayıldığı, gölgede serinleyen hayvanların uyuduğu yıllar vardı.


İnsanlar ağaçları sayıyordu.


Oysa orman, sayıların arasındaki ilişkilerden oluşuyordu.


Bir ağacı kesmek, bazen binlerce görünmez kapıyı aynı anda kapatmaktı.


"Bu ağacı korumalıyız," dedi Kâr.


Kuzgun başını salladı.


"Koruyacağız. Ama asıl mesele bu değil."


"Nedir?"


"Bu ağaç büyürken bizim burada olup olmayacağımızı bilmiyoruz. Belki yarın bir fırtına onu kıracak. Belki insanlar onu bulup kesecek. Belki bizden hiçbiri o ağacın ilk gölgesini göremeyecek."


Kuzgun gözlerini Kâr'a çevirdi.


"Yine de onu koruyacağız."


"Neden?"


"Çünkü emanet, karşılığında ödül alacağın bir şey değildir."


Yaşlı karga gökyüzüne baktı.


"Emanet, senden sonra da yaşamasını istediğin şeydir."


İnsanlar ertesi hafta geldi.


Önce sarı bir makine göründü. Ardından iki kamyon, üç otomobil ve turuncu yelekler giymiş adamlar.


Kargalar onları ağaçların tepesinden izledi.


Adamlar ormanın girişine büyük bir tabela dikti:


YENİ YAŞAM PROJESİ — DAHA YEŞİL BİR GELECEK İÇİN.


Kâr, tabelanın altındaki resme baktı. Resimde geniş yollar, cam binalar ve düzenli çimenlikler vardı. Ağaçlar birbirinden eşit uzaklıkta dikilmişti. Kuşlar gökyüzünde küçük, süs niyetine çizilmiş işaretlerdi.


Projeyi anlatan adam, elindeki kâğıdı kameraya doğru kaldırdı.


"Bu alanı modern yaşam için dönüştürüyoruz. Mevcut bitki örtüsünün bir kısmı ekonomik ve ekolojik açıdan verimsiz. Yeni peyzaj düzenlemesiyle bölgeyi daha kullanışlı hâle getireceğiz."


Kâr, 'verimsiz' kelimesini ilk kez duyuyordu.

Ama adamın elindeki kâğıda ve arkasındaki dev demir makinelere baktı. 


İnsanlar bir şeyden para kazanamıyorsa onun yaşamasını gereksiz buluyordu.


Bir ağacın gölgesi kira getirmiyorsa gölge değildi.


Bir kuşun ötüşü satılamıyorsa ses değildi.


Bir derenin içinde balık yaşamıyorsa bile, suyun kendisi hâlâ bir borudan akıtılıp kullanılabiliyorsa sorun yoktu.


İnsanların dilinde doğanın değerini ölçen bir kelime vardı: fayda.


Ve fayda, çoğu zaman insanın kendisine ne kadar hizmet edildiğinin başka bir adıydı.


İş makineleri çalışmaya başladı.


İlk ağaç devrildiğinde orman titredi.


Kökleri topraktan sökülen ağacın çevresinden kuşlar havalandı. Sincaplar dalların arasından kaçtı. Yılanlar, ezilen otların içinden kendilerine yol aradı. Yuvada kalan üç yavru, düşen dalların altında kayboldu.


Kâr çığlık attı.


Sürü, makinelerin üzerine doğru uçtu. Camlara vurdular, aynaları gagaladılar, adamların başlarının üzerinden geçip durdular.


İnsanlar küfretti.


Biri eline taş aldı.


Bir diğeri tüfeğini çıkardı.


İlk patlama ormanın içinde yankılandığında Kâr'ın yanındaki genç karga yere düştü.


Kâr aşağı indi. Genç karga kanatlarını açmaya çalışıyordu. Göğsündeki tüyler kırmızıya boyanmıştı.


"Uç," dedi Kâr.


Genç karga ona baktı.


"Uçamıyorum."


Kâr, onu gagasıyla sürükleyerek ağaçların arasına çekmeye çalıştı. Ama beden ağırlaşıyordu.


Genç karga bir süre sonra başını yere bıraktı.


Sonra bir daha kaldırmadı.


Kâr, onun başında durdu.


Makineler çalışmaya devam ediyordu.


İnsanlar, birkaç metre ötede devrilen ağacın ölçülerini konuşuyordu.


Bir karga ölmüştü.


Onların hesabında hiçbir şey değişmemişti.


O akşam sürü, terk edilmiş bir taş ocağında toplandı.


Genç karganın ölümü herkesin içine işlemişti. Bazıları sessizdi. Bazıları öfkeyle kanatlarını çırpıyordu.


Kâr, sürünün ortasına çıktı.


"Onları durdurmalıyız."


"Nasıl?" diye sordu gençlerden biri. "Her gün daha fazla geliyorlar. Ağaçları kesiyorlar. Yavrularımızı öldürüyorlar. Sularımızı zehirliyorlar. Bizim ne yapabileceğimizi sanıyorsun?"


Kâr'ın cevabı hazırdı.


"Onların düzenini bozacağız. Bize zarar veren makineleri durduracağız. Yuvalarımızı tehdit eden insanları izleyeceğiz. Tehlikeyi birbirimize haber vereceğiz."


"Bu yetmez!"


Genç karganın sesi taş ocağında yankılandı.


"İnsanlar bizi öldürürken biz neden onların yaşamını düşünelim? Onlar bizim için bir an bile durmuyor!"


Kâr, ona baktı.


"Çünkü durmayı bırakırsak, bir gün onların yaptığını yapmaya başlayacağız."


"Belki de onların yaptığını yapmalıyız!"


Bu sözün ardından sürüde uğultu yükseldi.


Kuzgun ağır ağır öne çıktı.


"İntikamın en tehlikeli tarafı, kendisini adalet sanmasıdır," dedi.


Genç karga öfkeyle başını çevirdi.


"Senin yavrularını öldürmediler! Senin yuvanı yıkmadılar!"


Kuzgun'un gözleri karardı.


"Yavrularımı öldürdüler."


Taş ocağı sustu.


"Birini elektrik hattında kaybettim. Birini zehirli sudan. Birini de insanlar sırf sesinden rahatsız oldukları için öldürdü."


Yaşlı karga, kırık kanadını gövdesine yaklaştırdı.


"Ben de onların yok olmasını istedim. Uzun yıllar istedim. İnsanların sessizleştiği bir dünya düşündüm. Sonra anladım ki onları öldürmek istememin bir nedeni daha vardı."


"Neymiş o?" diye sordu genç karga.


"Acımın bitmesini istiyordum."


Kuzgun bir süre sustu.


"Onları yok edersek acımızın biteceğini sandım. Ama acının bize ne yaptığını düşünmedim. Bir gün, öldürdüğümüz insanların yavrularına baktığımızda ne göreceğiz? Babalarının suçlarını mı? Yoksa yalnızca babalarını kaybetmiş yavruları mı?"


Kimse cevap vermedi.


"İnsanlar bize zarar verdi diye onların yaptığı her şeyi doğru kabul edemeyiz. Bize zulmettiler diye zulmü bir hakka dönüştüremeyiz."


Kuzgun başını kaldırdı.


"Bir gün insanlar yok olabilir. Bir hastalıkla, savaşla, kendi açgözlülükleriyle… Belki de bir gün gerçekten kendi sonlarını hazırlayacaklar. Ama bizim görevimiz, onların ölümünü beklemek değil. Bizim görevimiz, onların varlığına rağmen yaşamı korumak."


Kâr, o sırada bir şeyi fark etti.


İnsanlardan nefret etmek, onlardan kurtulma arzusuyla başlamıştı. Fakat bu arzu giderek bütün düşüncelerini ele geçiriyordu. Artık gördüğü her şeyi insanlara karşı bir kanıt olarak değerlendiriyordu.


Kuzgun'un sözleri, nefretini ortadan kaldırmamıştı.


Yalnızca ona bir sınır çizmişti.


İnsanların yaptıkları, kendi seçimleriydi.


Kâr'ın neye dönüşeceği ise kendi seçimiydi.


Gece yarısına doğru Kâr, ormandaki küçük ağacın yanına döndü.


İnsanlar henüz buraya ulaşmamıştı. Fakat ağaç, makine seslerini duymuş gibi yapraklarını kapatmıştı.


Kâr toprağa indi.


Ağacın dibinde bir palamut daha buldu. Onu gagasına aldı, ormanın daha derinindeki nemli toprağa götürdü ve gömdü.


Ardından bir tane daha.


Bir tane daha.


Sabaha kadar sürdürdü bunu.


Kendi gücüyle bir ormanı yeniden kuramayacağını biliyordu. İnsanların makinelerini durduramayacağını da. Bir karganın gagası, çelik bir bıçağa karşı koyamazdı.


Ama her palamut, geleceğe bırakılmış küçük bir ihtimaldi.


Bir palamutun ormana dönüşmesi yıllar alırdı.


Bir ormanın yeniden bir ekosistem kurmasıysa insan ömründen uzun sürebilirdi.


Kâr, bunların hiçbirini göremeyebilirdi.


Yine de toprağı kazdı.


Çünkü yaşam, kendisine teşekkür edecek birinin bulunmasını beklemiyordu.


Güneş doğarken, ormanın kenarındaki tabelaya son kez baktı.


DAHA YEŞİL BİR GELECEK İÇİN.


Ardından tabelanın altındaki ezilmiş çimenleri gördü. Kesilmiş ağaçların gövdelerini, yuvası parçalanmış kuşların bıraktığı tüyleri, toprağa karışan yağı…


İnsanların geleceği yeşillendirmek için önce yaşayan yeşili öldürdüğünü düşündü.


Belki de onların en büyük yanılgısı buydu: Geleceği korumak adına bugünü tüketmek.


Kâr, küçük ağacın dalına kondu.


Bir yaprak kıpırdadı.


O küçücük hareketin içinde bir orman yoktu henüz. Bir gölge, bir yuva, bir mevsim, bir gelecek de yoktu.


Yalnızca bir yaprak vardı.


Ama bazen bütün bir dünyanın yeniden başlaması için, bir yaprağın düşmemesi yeterliydi.


Kâr kanatlarını açtı ve sürüsüne katılmak üzere yükseldi.


Arkasında bir palamut ormanı bırakmıyordu.


Sadece bir ihtimal bırakıyordu.


Ve ihtimaller, onları koruyan biri olduğu sürece ölmek zorunda değildi.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Külün Üstündeki Siyah 2 Bölüm

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık