Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
(0 oy)

Ego

İnsan neden değişmez?


Gece çöktüğünde, şehir ışıkları birer birer yandığında, gökdelenlerin camlarında gökyüzü parçalanıp binlerce kez yeniden doğduğunda, insanın değiştiğine inanmak kolaydır. Artık atların üzerinde değil, çelikten makinelerin içinde ilerliyoruz. Kılıçlarımızı cebimizde taşımıyor, düşmanlarımızı kalelerimizin surlarından seyretmiyoruz. Dünyayı haritalara, haritaları ekranlara, ekranları avuçlarımıza sığdırdık. Bir parmağımızla kıtaları birbirine bağlıyor, bir tuşa basarak binlerce kilometre ötedeki bir hayatı değiştirebiliyoruz.


Fakat bütün bu ihtişamın ortasında, insanın içinde hâlâ karanlık bir mağara var.


Ve o mağarada üç ateş yanıyor: İktidar, fethetme ve ölümsüzlük.


Bunlar insanın en ilkel arzuları. Belki de ilk insan, bir kayanın üzerine kendi el izini bıraktığında başlamıştı her şey. O el, yalnızca bir uzuv değildi. Bir varlık bildirgesiydi. Dünyaya, Ben buradaydım, demenin en ilkel biçimiydi. İnsan, kendisinin gelip geçici olduğunu henüz bilmeden bile dünyada bir iz bırakmak istiyordu. Var olmak başka, varlığının başkaları tarafından kabul edilmesi başkaydı.


İktidar, belki de tam bu ayrımda doğdu.


Bir insanın diğerine hükmetme isteği, yalnızca daha fazla güç sahibi olma arzusundan ibaret değildir. İktidar, insanın kendi korkularına karşı ördüğü bir duvardır. Kendini güçsüz hissettiğinde başkalarını yönetmek ister. Hayatının kontrolünü kaybettiğinde, kitlelerin yaşamını denetlemeye çalışır. Bazen bir kral olur, bazen bir baba, bazen şirket yöneticisi, bazen de yalnızca evinde sesini herkesten yüksek çıkaran bir adam.


Tahtların biçimi değişir. Üzerinde oturanın korkusu çoğu zaman aynı kalır.


İktidarın en büyük paradoksu şudur: İnsan, gücü arttıkça özgürleştiğini düşünür; oysa çoğu zaman gücünün muhafızına dönüşür. Biriktirdiği serveti korur, kazandığı mevkiyi korur, kurduğu düzeni korur. Bir gün, bütün hayatını korumak için harcadığını ve bu sırada yaşamayı unuttuğunu fark eder.


O gün geldiğinde, tahtın üzerinde oturanla tahtın altında ezilen arasındaki mesafe, sanıldığı kadar büyük değildir.


Fethetme arzusu ise iktidarın hareket hâlidir.


İnsan yalnızca sahip olmak istemez; sahip olduğunun sınırlarını da aşmak ister. Bir tepeye çıkar, karşısındaki tepeyi görür. Bir kıtayı ele geçirir, gözlerini başka bir kıtaya diker. Bir gezegeni tanır, sonra gözlerini yıldızlara çevirir. Sanki dünyanın bütün sınırları, insanın içinde bir türlü kapanmayan bir yaranın üzerine çizilmiş ince çizgilerdir.


Fethetmek bazen bir ülkeyi ele geçirmektir, bazen bir insanın kalbini. Bir düşünceyi, bir şirketi ya da hiç kimsenin ulaşamadığı bir başarıyı avuçlarında tutmaktır. 


İçimizdeki fatih, her zaman bir düşman aramaz. Bazen kendisini arar. Kendini aşmak, kendi sınırlarını yıkmak, yetersizliğini yenmek ister. Bu arzu, kendi başına bırakıldığında, insanı sürekli daha fazlasını istemeye mahkûm eder.


Çünkü fethedilen her şey, bir süre sonra sıradanlaşır.


Bir zamanlar uğruna ordular yürütülen topraklar, bir süre sonra haritalardaki renklere dönüşür. Bir zamanlar uğruna ömür tüketilen başarılar, bir gün eski fotoğrafların içinde sessizce bekler. İnsan, ulaştığı zirvenin üzerinde durup zaferini seyretmek yerine, hemen bir sonraki zirveyi arar.


Bu yüzden insanlık tarihi, kazandığı zaferlerin hikâyesi olduğu kadar, kazandığı zaferlerden tatmin olamamasının da hikâyesidir.


Kurulan her imparatorluk genişler, genişledikçe sınırlarını zorlar. Öyle bir an gelir ki, mülkün büyüklüğü hükümdarı kendi yurdunda bir yabancıya dönüştürür. O saatten sonra yönetilen şey topraklar değil, fatihin içindeki o doymaz fetihten başka bir şey değildir.


İnsanın en derin arzusu, belki de iktidar ya da fetih değildir.


Ölümsüzlüktür.


Zira ölümün karşısında ne iktidarın bir hükmü kalır ne de fethin; zamanın baltası altında, ikisi de birer kütük gibi sessizce sıralarını gözler.


En güçlü hükümdar bile bir gün nefesini bırakır. En büyük fatih bile kendi bedeninin sınırlarını aşamaz. İnsan, bütün dünyayı dizlerinin üzerine çöktürse bile kendi ölümünü dizlerinin üzerine çöktüremez.


Bütün ihtirasların, fetihlerin ve mağlubiyetlerin bittiği yer olan ölüm; insanlığın çarpmaya mahkûm olduğu ilk ve son duvardır.


Bu yüzden insan, ölümle savaşmak yerine onun etrafından dolaşmayı denemiştir. Piramitler inşa etmiş, mezarlarına hazineler koymuş, kendi adını taşlara kazımış, destanlar yazmış, heykeller diktirmiştir. Bedeninin çürüyeceğini anlamış, ama adının çürümemesi için elinden geleni yapmıştır.


Bir firavunun mezarı, yalnızca bir mezar değildir. Ölüme karşı verilmiş, taşlarla yazılmış bir itirazdır.


Bir kralın heykeli, yalnızca bir heykel değildir. Bir insanın, kendisi öldükten sonra da dünyaya bakmak istemesidir.


Yazarın kitabı, ressamın tablosu, bilim insanının keşfi de bu arzunun daha sessiz biçimleridir. İnsan, kendi bedeninin ömründen daha uzun yaşayacak bir şey yaratmak ister. Bir eser, bir çocuk, bir fikir ya da yalnızca birinin hafızasında silinmeyecek bir yara.


Ölüm iki perdelik bir oyundur; sahneden çekilmek ilk perde, seyircinin zihninden silinmek ise oyunun mutlak sonudur.


İnsanı asıl korkutan ölüm değildir; öldükten sonra, hiç yaşamamış olabilme ihtimalidir.


İnsan, sonsuzluğu bu yüzden ister.


Zaman değişiyor.


Kılıçlar yerini teknolojilere, kaleler yerini veri merkezlerine, saraylar yerini gökdelenlere bırakıyor. Bir zamanlar hükümdarlar, ülkelerinin sınırlarını genişletmek için ordular gönderirdi. Bugün insanlar, dünyanın dört bir yanındaki zihinlere ulaşmak, dikkatleri ele geçirmek, hafızalara kazınmak için yarışıyor.


Artık fethedilen topraklar kadar, insanların zamanları da önemli.


Bir insanın gününden kaç saat alabiliyorsan, onun dünyasında o kadar yer kaplıyorsun. Bir insanın düşüncelerini ne kadar etkileyebiliyorsan, onun zihninde o kadar hüküm sürüyorsun. Bir insanın seni ne kadar hatırladığını düşünüyorsan, kendi ölümsüzlüğünü de o ölçüde tartıyorsun.


İktidar biçim değiştirdi.


Fetih biçim değiştirdi.


Ölümsüzlük biçim değiştirdi.


İnsanın içindeki o eski karanlık, bütün bu değişimlere rağmen aynı kaldı.


Bugün de birileri daha fazla güç istiyor, dünyanın kendilerine ait olmasını arzuluyor ve adlarının çağlar boyunca yaşamasını hayal ediyor. Ve birileri, bütün bunlara sahip olduğu hâlde geceleri uyuyamıyor.


İnsanın en büyük trajedisi, arzularının büyüklüğü değil; başarılarının bu arzulara hiçbir zaman yetmemesidir.


Belki de insan, tarih boyunca yanlış soruyu sordu.


Dünyayı nasıl ele geçiririm?


Nasıl daha güçlü olurum?


Benden geriye ne kalır?


Oysa belki asıl soru şudur:


İnsan, kendisine yetmeyi ne zaman öğrenecek?


Bu soruyu sorarken kendime de dönmem gerekiyor. Belki de bu denemeyi yazarken bile kendimi eleştirdiğim insanlardan ayırmaya çalışıyorum. Onların hırslarını teşhis ederken kendi hırslarımı daha soylu isimlerle çağırıyor olabilirim. Başkalarının iktidarına güç, kendi iktidar arzuma irade; başkalarının fetihlerine hırs, kendi ilerleyişime gelişim diyor olabilirim. İnsan, kendini eleştirmeyi bile kendini yüceltmenin bir yoluna dönüştürebilir.


İnsan, dünyanın bütün tahtlarına oturabilir. Bütün sınırları aşabilir. Adını mermerlere, kitaplara, gökyüzüne kazıyabilir. Ne var ki bir gün, bütün bunların ortasında kendi içindeki boşluğa rastlayacaktır.


O boşluk, fethedilecek bir ülke değildir.


Orada ne ordu işe yarar ne servet ne de ölümsüzlük vaadi.


Orada yalnızca insan vardır.


Bütün ihtişamından soyunmuş, bütün zaferlerinden arınmış, varlığıyla baş başa kalmış bir insan ve kimse yokken kendi içinde duymaya katlanamadığı sesler...


Belki de gerçek değişim, insanın içindeki hırslı kör ateşleri tek tek söndürmeye cesaret etmesiyle başlayacaktır. Ancak o sahte aydınlık dindiğinde, insan mağaranın çıkışını görebilir ve kendi gerçeğinin ışığına adım atabilir. 


Tarih boyunca insan, dünyayı kendi ateşiyle yakmak için sayısız yol buldu.


Gökyüzündeki güneşi fark etmeyi ise hâlâ öğrenemedi.

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Ego

Karanlıkta Saklı Işık Karanlıkta Saklı Işık