Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Atışma Online Üyeler
5 (2 oy)

Uğultu

Uğultu



Göğe kafa tutan kubbeler

gündüz altın, gece ayın

beyaz örtüsüne bürünürdü.

Amber duvarlardan, 

ipek odalardan

yayılan koku, 

geçenleri mest ederdi.


Zenginliğin 

ve zalimliğin sarayında oturan padişah,

bütün kudretin ortasında

divaneler gibi dolaşırdı ,

her gece

bir odadan ötekine,

içindeki boşluğun peşinde.


Saray sessizliğe gömüldüğünde

taşların arasından 

bir uğultu yükselirdi derinden.

Gürültü… çok şiddetliydi.…

Ne beden vardı ne iz.

Sadece o karanlık uğultu.

Ejderhanın nefesi gibi dolaşan

gizemli bir yankı.


Padişah bastırmak istedi.

Müzisyenler çağırdı,

neyler, udlar, çalgılar

kubbelerde yankılandı.

Ama gürültü her nağmenin arasından

süzülüp kulağına ulaştı.

Duvarlar delindi, döşemeler söküldü,

taşlar yerinden kalktı.

Saray yeniden inşa edildi.

Ses bulunamadı.


Gözlerinin altı gölgelendi,

sesi fısıltıya indi.

Halk “büyü yapılmış” dedi.

Oysa büyü dışarıdan değildi.

Her gece uzayan karanlıkta

zalim ve zengin padişah

kendi içindeki

korkunun ağırlığını

taşıyordu.


Uzak bir diyardan yamalı hırkalı

bir derviş geldi.

Asası elinde, 

gözlerinde göğün dinginliği.

“Bu ses nereden gelir?” diye 

sordu padişah.

Derviş uzun süre sustu.

Sonra:

“O uğultu taşların arasında değil.

Kalbinizin derinliklerinde kıvrılmış

bir ejderha yatıyor.”


Öfke parladı:

“Ben mi ejderha beslerim içimde?

Kalbim tahttır, 

orada kudret oturur!”

Derviş cebinden küçük bir ayna çıkardı.

“Bak. Aynada ne görüyorsan,

ejderha oradadır.”

Padişah eğildi.

Yüzü bulanıklaştı:

korku, hırs, taş gibi kibir,

zalimliğin gölgesi.

Aynanın içinden ses yükseldi:

“Benim sesim o uğultudur…”


Her uğultu bir hatıra taşıdı. 

Bir çocuğun ağlayışı…

Kapı aralığından süzülen ince ses,

elleri hâlâ tahtın soğukluğunda kalmışken

dönüp bakmadığı o küçük yüz.

“Baba” diye fısıldayan bir yalvarış,

emrin gölgesinde boğulup kalmıştı.

Yıllar geçmiş, ama o ağlayış

hâlâ taşların arasından

ince bir sızıntı gibi sızıyordu.


Bir dostun gözyaşı…

Bir zamanlar omuz omuza yürüdüğü adamın

sessizce akan yaşları.

Bir söz, bir bakış, bir uzaklaştırma…

Güven kırılmış,

kalp yarası açık bırakılmıştı.

O gözyaşı, padişahın uykularına

tuz gibi serpilmişti.


Söylenmemiş bir pişmanlık…

Dudakların kenarında asılı kalan,

hiçbir fermanın affedemediği

o ağır suskunluk.

“Keşke” diye başlayan cümleler

içeride birikip ejderha olmuş,

her gece homurdanarak

kalbin en derin kıvrımlarında

dolaşır dururmuş.


Padişah anladı:

en ağır yük taç değil,

içinden geçenlerin

sessiz, 

unutulmayan ağırlığıydı.


Bir sabah güneş mermerlere vurduğunda

ne uğultunun sesi kaldı

ne korkunun yankısı.

Saray gerçekten sessizdi.

Ölüm değil, 

huzurun sessizliğiydi.


Aynanın karşısında bu kez

yumuşak bir ışık gördü.

Ve dedi ki: 

Sarayımı aradım, 

ejderhayı bulamadım.

Kalbimi aradım, 

kendimi buldum.

Meğer o uğultu, korkumun sesiydi.

Ben sustuğumda, 

o da sustu.


Bundan sonra 

halk ona

“Sessiz Padişah” demeye başladı.

Kubbeler artık altınla değil,

iç huzurun ışığıyla 

parlıyordu artık…


redfer



Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (2 oy)

Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler

  • Yorumlar 6
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Uğultu

Uğultu

redfer redfer