Birbirimize Mutluluk Ektik
Birbirimize Mutluluk Ektik
30 Eylül 2026
Bugün Hafize’yle randevulaştık. Ben biraz erken çıktım evden; birkaç minik işimi halledip öyle geçeceğim yanına. Merak ediyorsan hemen söyleyeyim, öyle gizemli bir hazırlık içinde olduğumu sanma. Ne kemanın yayı uğramış benim kaşlarıma ne de Leyla’nın gece gibi kara kirpikleri nasip olmuş. Lafı dolandırmayayım, olmayan kaşlarımı aldıracağım. İnsan bazen elinde avucunda ne varsa onu güzelleştirmeye çalışıyor, bazen de olmayanı var etmeye uğraşıyor. Benim bugünkü mesaim de bu!
Sonra da bizim optikçimiz Aytuğ’a uğrayacağım. Pek güler yüzlüdür kendisi. Kuaförüm Nesli de öyledir; insanın yüzüne bakıp iki tatlı söz söyleyen, işini yaparken gönlünü de hoş eden insanları seviyorum. Güneş gözlüğümle uzak gözlüğümün ufak bir dokunuşa ihtiyacı var. Malum, ikisinin de şekli biraz kaymış. Anlaşılan bugün güzellik bakımından sonra gözlüklerin ayarını da yaptıracağız. Herkes kendi çapında bir tadilattan geçecek, ben de dâhil!
Aytuğ iş için Antalya’daymış. Neyse ki babası bir çırpıda halletti gözlüklerimin işini, doğrusu Aytuğ’u aratmadı. Demek ki bugün işlerimi yoluna koymak için Antalya’ya kadar gitmeme gerek yokmuş!
Dışarıda ise Eylül kendi bildiğini okuyor. Yağmur kâh pıtır pıtır yağıyor kâh birden hızlanıp ortalığı birbirine katıyor. Bir bakıyorsun uslu uslu duruyor, bir bakıyorsun çocuk gibi şakacı tavırlarla yeniden başlıyor. Şu Eylül ayının havası da pek bir oyuncu doğrusu. İnsanı hazırlıksız yakalamayı seviyor.
Cemile’ye de haber vermiştik. O da “Yoldayım,” dedi. Çarşıya vardığımda, sanki sözleşmişiz gibi karşılaşıverdik. Hiç beklemeden birlikte Nağme Kafe’ye doğru geçtik. Özcan Bey sazını çalıyordu. Oh, dedim içimden, maşallah! Canan Hanım da her zamanki sevecenliğiyle karşıladı bizi. Karı koca yıllarca bu işin içinde emek vermişler, şimdi ikisi de yorulduklarını söylüyorlar. Galiba artık unlarını eleyip eleklerini asmanın zamanı geldi.
Sahi, bak neyi unuttum! Yolda gelirken başında lacivert yemenisi, üzerinde de aynı renkleri taşıyan giysileriyle benim yaşlarımda bir kadınla göz göze geldik. Önce bakışlarımız kesişti, sonra ikimiz de gülümsedik. O anda başımdaki bereme baktı ve bana ne kadar yakıştığını söyledi. Teşekkür ederim dedim. Ben de ona aynı içtenlikle bir karşılık vermek istiyordum. Bir yazar dikkatiyle ellerine baktığımda, kınalarını gördüm.
“Ne yakışmış o güzel ellerine,” dedim.
“Çıktı artık, az kaldı,” dedi. Sonra bana dönüp, “Sen de yak,” diye ekledi.
“Çok isterdim,” dedim, “lâkin hep bir ihmalkârlık var üzerimde. Bir de becerememekten endişeleniyorum.”
Gülümsedik, vedalaştık ve yollarımıza devam ettik. Birbirimizin adını bile bilmeden, birbirimizin hayatına yalnızca birkaç dakikalığına değerek ayrıldık. Ama o kısacık karşılaşmada birbirimize güzel bir söz, küçük bir iltifat, içten bir gülümseme bıraktık.
Mutluluk ektik yüreğimize, hiç tanımadığımız halde birbirimizi.
Neyse, biz Özcan Bey ve eşiyle sohbete başladık. Konu dönüp dolaşıp yağmura geldi. Özcan Bey’in dudaklarından da hemen bir hikâye dökülüverdi:
Adamın biri, yağmur altında yürüyen bir beyefendiye bakıp, “Beyefendi, ıslanıyorsunuz,” demiş.
Diğeri hiç oralı olmamış, “Hayır,” demiş.
Adam şaşırmış: “Nasıl yani, ıslanmıyor musunuz?”
“Hayır.”
“Nasıl olmaz? Siz ıslanıyorsunuz, ben hissediyorum!”
İşte yağmurun da böyle tuhaf bir tarafı var. Kiminin üstünü başını ıslatıyor, kiminin de yalnızca içini.
Tam hikâye bitmiş, ben de biraz düşüncelere dalacakken Hafize, yanında Suzinâk’la çıkageldi. Sürprizlerle dolu bir gün daha böylece başlamış oldu. Hasretle sarıldık birbirimize. Sonra, dik bir merdiveni tırmanıp yukarı kata çıktık. Bakalım bu katın ardında bizi bugün hangi hikâyeler bekliyordu?
Uzun aralar, hâliyle anlatılacakların birikmesi demek. Süzinâk Rusya’dan taze döndü; çektiği fotoğraflar, videolar sayesinde bizi de yanında götürmüş kadar oldu. Öyle çok şey görmüş, öyle çok şey anlatmıştı ki, bir ara kendimizi onunla birlikte Rusya sokaklarında dolaşırken bulduk.
Orada bale izlemiş. Ellerini patlatırcasına alkışlamış, perde kapanırken duyduğu coşkuyu hâlâ üzerinde taşıyordu. Şu açılıp kapanan köprüleri görmüş, Nazım’ın evine gitmiş, metrelerce uzunluktaki altınlarla kaplı odalardan geçmiş, sarayların ihtişamına tanıklık etmiş.
Bütün bunları anlatırken biz de gözümüzün önünde o yolculuğun içinde dolaştık. Ama insan ne kadar uzaklara giderse gitsin, ne kadar görkemli saraylardan, ne kadar güzel şehirlerden geçerse geçsin, bir yerde kalbi kendi yerine dönmek istiyor demek ki. Süzinâk da büyük bir özlemle, “Canım memleketim, illa ki de dostlarım,” diyerek Balıkesir’e dönmüş.
Hafize, doğum günümün üzerinden günler geçmiş olmasına rağmen yine bir sürpriz yaptı. Canan Hanım ve Özcan Bey’in sunumuyla pastamı üfledim. Yanaklarımı öpücüklere boğan dostlarım yeni yaşımı kutlarken, içimden bir kez daha “İyi ki varlar,” dedim. Hediyelerimse her zamanki gibi muazzam seçimlerdi; belli ki beni yalnızca mutlu etmek değil, tanıdıklarını da hissettirmek istemişlerdi.
Bugün eve dönerken elimde hediyelerim, aklımda anlatılan hikâyeler, kulağımda kahkahalar vardı. Yolda hiç tanımadığım bir kadınla paylaştığım küçücük mutluluk bile günün bir yerinde yeniden aklıma geldi. Demek ki bazı günler takvimde bir tarih olmaktan çıkıp insanın içine yerleşiyor. Bugün de öyle bir gündü.
Yeni yaşımın ilk armağanlarından biri yine dostluk oldu. Birlikte güldük, anlattık, dinledik, geçmişi yad ettik, yeni hikâyeler biriktirdik. Ve ben bir kez daha anladım: Hayatı güzelleştiren şey, yaşlara eklenen rakamlar değil; o rakamların etrafında çoğalan güzel insanlar.
İyi ki hayatımda güzel insanlar var. İyi ki hâlâ birbirimize mutluluk ekebiliyoruz.
H. Çiğdem Deniz
Yorumlar, Tebrikler ve Beğenenler
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.