Öncemiz var mıydı da
sonralarını, sencileyin bir tümceye tıktım?
Tümden gelen sevinçler
kadar hırpani bir yorgunluktan da medet umdum.
Söz birliği
etmişçesine, ihlal edilen tüm sınırları tek kalemde es geçtim hem de metazori
bir gönle adım atamazken, en aykırı zaman dilimini de lime lime ettim.
Geride kalan ne hoş bir
sedaydı ne de mutlulukla anımsayacağım bir anı hem de ansızın sızan bir
lehçeye, yüklediğim anlamları da boykot eden.
Bir tek de değildi
üstelik yoksa şeşi beş bir işkenceye maruz kalıp da mı ıskalamıştım mutluluğu?
Adı üstünde: Geçmişe
mazi, ya an itibariyle yükümlü kılındığım da mı bir dakika sonrasında sırasını
savıp ben de öncesine rükû edecektim?
Öncesinde… Ne acı bir
sözcük sığındığım o çocuk yanımla, her selada andığım o adam. Dev misali ve
yorgun. Al işte, beyhude bir düşün peşi sıra anıyorum dün kadar suçluyken.
Dün de suçlu bu güne
erişemediği için ben de suçluyum nazarında o pervasız dokunuşun düğmelerini
iliklerken.
Bir düğme ve bir düğme
daha derken, boğazıma kadar daldım balçığa. Peşin hükümlü bir vazgeçiş benimki,
dememe ne hacet! Cümle âlemin nazarında düşüşe geçen bir uçuş benimki her
nasılsa gün bitiminde pes edip, şafak vakti mazotumu yükleyip, sırtımda heybem
çıkarken yola.
Pervasız çoğu insan ve
pervazında kıblenin esrikli bir düşünceye teğet geçen duygularımla ant içiyorum
üzülmeyeceğime ama gel gör ki, peyda oluyor hüzün meleği. Belki de kabullenmek
düşen payıma yoksa mecbur mu kılmalıyım kendimi? Aslında çok şey de değil istediğim…
Bir omuz ve bir omuz daha derken onlarcası ama her nasılsa dirsek yemekle geçti
ömür.
Bağdaş kurduğum hangi
aklı evvel tümce ise, sinsice gülüyorlar hem de bir emir kipiyle, o asi cümlede
paylarken. Sözüm ona ben onlara söz geçireceğim ve aniden bastıran o sağanakla
kala kalıyorum. Neymiş efendim? Kayıp bir öznenin teselli bulduğu o emir
kipinde sağdıcım kıldığım bir edata bel bağlayıp da… Sonrası yok pek çok şeyin
belki öncesi de yok. Yoksa an denilen mefhumda uzatmaları mı oynuyorum?
Andan an’a geçişlerde ve dünden geleceğe uzanmak adına…
Soyu sopu tükenmesin
sırf diye, hangi koza ise dokuyorum boydan boya ve kelebek kanatlarımla
tırmanıyorum o heybetli ağaca. Bu sefer ağaç kakan misali, medet umuyorum
açtığım her delikten. Kim bilir, yuva bellediğim şu yüz yıllık çınarda bir dala
konaklanan kuş sürüsüne kızıp da tüneklerini yok ederken haşin rüzgâr… Onlar
gibiyim sanırım: Göçebe duyguları kadar da tanıdık hem de içine konuşlandığım
şu cümle pazarı… Evet, evet, akşam pazarı. Yok mu alan?
Söz birliği etmişçesine
soruyorum sağıma soluma: Okudun mu?
Ha imge ha teselli.
Belki de bir varmışım
bir yokmuşum, deme telaşesine yenik düştüğüm…
Pek çok şeyin tadı yok
artık. Ne beylik bir cümle değil mi, payidar kılmaya çalıştığım?
Ama yok ki. Öncesinde
var mıydı yoksa farkına varmadan mı atladık onca eşiği?
Beklentilerimi maziye
gömme zamanı geldi de geçiyor sanırım.
Zaaflarımı da gömmek
iyi bir teselli olacak.
Belki tamamen
gömülmeliyim.
Telaffuzunu reddettiğim
nice hüküm giymiş ve vebali boynuma, demek kadar da iç burkan bir yitim. Belki
de ritmi hayatın ve derken yeknesak bir gölgeye rehin verdiğim anlaşılması
imkânsız o devingen ruhun doyamadığı hüzün.
Bir parçam olmasından
ziyade bir o kadar mutluluğa karşı geliştirdiğim mekanizma belli ki her ne
kadar hicap etmekten öte adımın bir öncesi bir yenilgide maruz kalmakla vazife
edinmek arasında gidip geldiğim.
Ağır basan hangi duygu
ise koşar adımla yetişmekte bu üzünç katsayısı ki perçinleyen aşka nazire eden
gökyüzü aşısı ısrarcı.
Tadı kaçan mevsimler,
adı olmayan insanlar ve duraksız yolculuklar…