Hıristiyanlığın Amentüsü Ve Çok Tanıdık Ama Bilinmedik Bir Kilise 1B
HIRİSTİYANLIĞIN AMENTÜSÜ VE ÇOK
TANIDIK AMA BİLİNMEDİK BİR
KİLİSE.---1. BÖLÜM-
Bugün şöyle çoook eskilere uzanacağız siz değerli okuyucularımla.
Peki nereden başlayalım?
Mesela Kutsal Kitabımız Kur’anda da bahsi geçen Ashab-ı Kehften başlayabiliriz.
Evet...Hıristiyan inancına göre Hz. İsa’nın Kudüs’te çarmıha gerilerek öldürülmesi ve öldükten bir kaç gün sonra diri bir şekilde havarilerine görünmesi sonrasında havarilerin, Hz. İsa’nın getirdiği dini yaymak amacıyla bayağı bir çaba sarfettikleri bilinen gerçeklerdendir.
Bu büyük çaba, yüz yıllar içinde meyvesini vermiş ve 300’lü yıllarda Hıristiyanlar önemli bir sayıya ulaşmışlardı. Ama karşılarında çok önemli bir engel vardı: Yaşadıkları ve dinlerini yaydıkları topraklar hep Roma İmparatorluğu topraklarıydı ve başta Roma İmparatorları olmak üzere halk da pagandı. Yani efendim bizim daha anlayabileceğimiz şekliyle, bir sürü tanrıları olan putperestlerdi.
Bu putperest imparatorlar üç yüz yıl kadar Hıristiyanlara kök söktürdüler. Arenalarda Aslanların önüne atmaktan tutun da canlı canlı ateşe atmak, derilerini yüzmek, daha aklınıza gelebilecek bir sürü işkence...
Roma’da imparatorlar değişse de bu işkenceler değişmiyordu ve İmparator Diokletyanus (İslam kaynaklarında Dakyanus ) zamanında bu zulümden kaçan yedi Hıristiyan arkadaş ve köpekleri Kıtmir, kaça kaça nihayet bizim Tarsus ( Veya bazı kaynaklara göre Afşin ) İlçesine geldiler ve bir mağarada 300 sene uyudular.
Evet... Sizlere anlatacağım şey Ashab-ı Kehf değil aslında.
Devam edelim...
Ashab-ı Kehf’in bir mağaraya kaçması yanında daha pek çok Hıristiyan'ın yine bizim ülkemizde Niğde- Nevşehir- Ürgüp ( Kısaca o zamanki adıyla ve hatta bugün de kullanılan adıyla Kapadokya ) Bölgesinde yer altı mağaralarında çok uzun süre çile çekmesine sebep olan İmparator Diokletyanus’un ( 225-305) aldığı bir karar Hıristiyanların kaderini tamamen değiştirdi.
Neydi peki bu karar?
Diokletyanus, çok çok büyüyen Roma İmparatorluğunun tek merkezden yani sadece Roma’dan yönetilmesinin zorluğunu anlayarak ülkeyi iki yönetim birimine ayırdı. Merkezi ve doğuyu kendisi ve Avgustos unvanlı bir vali yönetecekti, batıyı da yine Avgustus unvanlı bir başka vali...
İşte bu valilerden batının valisi Konstantin 306 Yılında İngiltere’de ölünce oradaki ordu oğlu Konstantin’i Avgustos ilan etti ( Babanın da oğulun da adı Konstantin’di) ama 305 Yılında ölen Diokletyanus’un yerine geçen imparator Maximian bunu kabul etmedi. Zira oğul Konstantin, Helene adlı bir fahişeden doğma bir veled-i zina idi.
Derken efendim, Konstantin ile Maximian’ın kapışması kaçınılmaz oldu ve asıl hikaye de işte bundan sonra başladı.
***********
Konstantin ve Maximian 312 Yılında Milvan Köprüsünde karşı karşıya geldiler. ( İtalya’da Tiber Nehri üzerinde bir köprü ) Ancak burada karşı karşıya gelmeden önce her gece Konstantin’in rüyalarına biri giriyor ve ona bir şeyler anlatıp duruyordu. 33 Yaşlarında, oldukça güzel ve yakışıklı bir genç ‘’Ben İsa’yım. Eğer bana iman edersen bu savaşı kazanırsın.’’ Diyordu ve bunu demekle de kalmıyor kalkanlarında haç işareti olan bir orduyla ona yardım edebileceğini söylüyordu.
Yok... Yalannn... Konstantin, aslında böyle bir rüya görmüyordu ama karşısındaki dağ gibi bir imparatorluk ordusuna karşı acil desteğe ihtiyacı vardı ve bu destek de, olsa olsa zulmü sebebiyle imparatordan nefret eden Hıristiyanlar olabilirdi. Onları kafaya alabilirse savaşı kazanması mümkündü. İşte o sebeple böyle bir rüya uydurmuş ve Hıristiyanları aynen umduğu gibi kafaya alıp Maximian’a karşı savaştırmış ve dahası zaferi kazanan taraf olmuştu. Yani artık Roma İmparatorluğunun batısı ona aitti ve sıra Roma’nın doğusunu da ele geçirmeye gelmişti. Arkasındaki Hıristiyan desteği ile bunu başarması hiç de zor değildi.
Doğunun Avgustus’u olan Licinus üzerine yürüdü ve bugünkü Üsküdar’da 18 Eylül 324’de onu da mahv-ı perişan etti. Artık Roma İmparatorluğunun tamamı Konstantin’in hakimiyeti altına girmişti. [Aslında Konstantin’in, Licinus’a karşı zafer elde etmesi hiç de şaşırılacak bir şey değildi zira bu ikisi arasında yapılan bir anlaşma sonunda 313 Yılında Milano’da imzalanan bir fermanla Konstantin, bundan böyle Hıristiyanlara karşı hoşgörülü davranılması konusunda önemli taahhütler almıştı. Yani Hıristiyanlar lehine çok önemli iyileştirmeler yapılmıştı ki bu ferman, Hıristiyanlık için dönüm noktasıydı.]
Bu saatten sonra yapılacak iki çok önemli iş vardı: I- Artık sıkıntı vermeye başlayan ve hiç bir cazibesi kalmamış olan kokuşmuşluğun merkezi Roma’yı terk ederek imparatorluğun merkezini Kalhedon’un ( Kadıköy ) karşısındaki Bizantion’a ( İstanbul ) taşımak 2- Onca yardımlarını gördüğü Hıristiyanlar için kendi başını ağırtmayacak ama onları da mutlu edecek bir şeyler yapmak.
İmparatorluğun merkezini İstanbul’a taşımak bayağı zahmetli ve oldukça uzun zaman alacak bir işti tabii ki ama bunu başarabilirdi. Peki Hıristiyanları en mutlu edecek şey ne olabilirdi?
Aslında o kadar çok şey vardı ki.
Mesela Hıristiyanlığı da bir din olarak kabul etmek... Ona artık serbestiyet vermek...Konstantin bunu yaptı. Ama Hıristiyanlığa olanlar da bu serbestiyetten sonra oldu. ( Buraya geleceğiz az sonra )
Mesela Hz. İsa’nın gerildiği ve öldürüldüğü çarmıhın(Haçın) bulunması.
Sadece bu ikisi bile Hıristiyanları Konstantin’in sadık bendeleri yapmaya yeter de artardı bile.
Evet... Konstantin, Hıristiyanlığı kabul etmiş olan annesi Helena’ya ‘’ Ana git Kudüs’e. Ne yap ne et İsa’nın üzerinde öldürüldüğü haçı bul getir buraya.’’ Dedi ve anasını Kudüs’e yolladı. Böylece fahişe Helene, Azize Helene olma yolunda ilk adımını atmış oldu.
Konstantin, kendini imparator ilan etmesinin üzerinden henüz bir sene geçmişti ki 325 Yılında bütün Hıristiyan papazlarını topladı etrafına. ‘’Evet efendiler ! Şimdi deyin bana. İsa nedir? ‘’ Diye sordu.
Papazlar bu soru karşısında korktular. Karşılarında Zeus’du, Hera’ydı, Apollon’du, Diyonizostu bir sürü tanrıya ve ayrıca bir sürü yarı tanrıya inanan bir imparator vardı. Herife yekten ‘’ Var ve bir olan tanrının, yer yüzüne gönderdiği temsilcisidir İsa. Senin benim gibi bir insandır.’’ Deseler kim bilir nasıl bir tepkiyle karşılaşırlardı? Ama yine de 700 kadarı ‘’İsa, her şeyi yoktan var eden, tek olan Tanrının, insanları doğru yola getirmek için gönderdiği elçisidir. Bizim gibi bir insandır.’’ Dediler.
Konstantin bu 700 Rahibe ‘’ Siz şöyle geçin.’’ Deyip onları bir köşeye gönderdikten sonra gözlerini susan rahiplere çevirdi. ‘’ Peki siz? Size göre nedir İsa?’’
Rahipler baktılar ki papuç pahalı. Bu herifin niyeti de öyle çok halis değil. Öte taraftan bu çok tanrılı herifi nasıl ikna edersin Hıristiyan olmaya? En iyisi onun da hoşlanabileceği bir şeyler söylemekti. 318 Rahipten biri atıldı:
-Yüce Sezar ! İsa, Tanrının ta kendisidir.
Konstantin daha ‘’ Zeus gibi mi?’’ diye sormadan bir diğer rahip atıldı.
-Yüce Sezar ! Arkadaş biraz fazla uçtu. İsa evet Tanrıdır ama onun insanlık vasfı tanrılık vasfının üzerindedir.
Konstantin’in kafası karıştı ama öte taraftan pagan inancına oldukça yakın bu söylemler hoşuna gidiyordu. Yani neticede ha tanrı Zeus ha Tanrı İsa. Ya da ha yarı tanrı Herkül ha yarı tanrı İsa... Halkın Hıristiyan ya da pagan olması çok da sorun olmayacaktı.
O bunları düşünürken bir başka rahip atıldı.
-Yüce Sezar ! Arkadaşımız yanılıyor. İsa Tanrıdır ama onda Tanrılık vasfı insanlık vasfından daha fazladır.
-Siz onlara bakmayın yüce Sezar ! İsa ne kadar tanrı ise o kadar da insandır. Yani fifti fifti..
Konstantin oturduğu tahttan kalktı
-Şimdi bakın sayın rahipler! Bu böyle olmuyor. Aranızda bir görüş birliğine varın ki sonra hır çıkmasın memlekette. Ha bu arada unutmadan söyleyim alacağınız kararı ‘’İsa hem insandır hem de tanrı ama insanlığı tanrılığının içinde erimiştir. İsa Tanrının oğludur. Tanrıdan bir parçadır. Günahkar insanları günahtan kurtarmak için tanrı tarafından özel olarak seçilmiş bir kurbandır’’ gibi soslarla süslerseniz hususen müteşekkir kalırım her birinize’’ Dedi. Bunun üzerine 318 Papazın çok büyük bir bölümü ‘’ Zaten öyledir Yüce Sezar.’’ Dediler
Konstantin, ‘’Madem öyle şimdi siz doğruca bizim Niceae’ye gidin orada Hz İsa’nın ne olduğuna karar verin ve verdiğiniz kararı bir yazılı belge haline getirip altını imzalayın ki ileride hiç kimse caz yapmasın’’ Dedi.
Rahipler birbirlerine baktılar. ‘’ Niceae mi? Orası da neresi?’’ Diye sordular. Konstantin’in alaycı bir gülümsemeyle bakmasını ve rahiplere ‘’ İleride Anadolu Selçuklu Devletinin ilk başkenti, Osmanlıların ise çinileriyle meşhur olacak güzel şirin bir kasabası olan İznik yani.’’ demesini çok isterdim ama maalesef böyle bir konuşma olmadı.
İşte o anda Konstantin’in bir köşeye gönderdiği 700 Rahip söz aldı.
-Yüce Sezar ! Biz? Biz de İznik’e gidiyor muyuz?
Konstantin ‘’Kusura bakmayın sayın papazlar. İstanbul- İznik arası 700 kişi için en az 14-15 otobüs kaldırmak gerekiyor. Bu hayat pahalılığında benzin olmuş 30 Lira.. Sizin mesarifleri karşılayacak para yok. Hani olsa dükkan sizin valla..’’ Demedi tabii ki sadece sert bir bakış atması yeterli oldu.
‘’ İyi ama 1028 Rahibin sadece 328’inin katılımı ile alınacak kararlar demokratik olur mu?’’ dediler. Konstantin ‘’ Lan adamın kafasını bozmayın. Benden önce aslanlara yem oluyordunuz ibrikler. Şimdi az yüz verdik, astar istemeyin.’’ Diyerek mevzuyu en demokratik bir şekilde halletti.
Velhasılıkelam 318 Papazın katılımı ile İznik’te ilk konsil toplandı ve Dediler ki ‘’İsa....
Evet... Devamı gelecek bölümde
Bugün şöyle çoook eskilere uzanacağız siz değerli okuyucularımla.
Peki nereden başlayalım?
Mesela Kutsal Kitabımız Kur’anda da bahsi geçen Ashab-ı Kehften başlayabiliriz.
Evet...Hıristiyan inancına göre Hz. İsa’nın Kudüs’te çarmıha gerilerek öldürülmesi ve öldükten bir kaç gün sonra diri bir şekilde havarilerine görünmesi sonrasında havarilerin, Hz. İsa’nın getirdiği dini yaymak amacıyla bayağı bir çaba sarfettikleri bilinen gerçeklerdendir.
Bu büyük çaba, yüz yıllar içinde meyvesini vermiş ve 300’lü yıllarda Hıristiyanlar önemli bir sayıya ulaşmışlardı. Ama karşılarında çok önemli bir engel vardı: Yaşadıkları ve dinlerini yaydıkları topraklar hep Roma İmparatorluğu topraklarıydı ve başta Roma İmparatorları olmak üzere halk da pagandı. Yani efendim bizim daha anlayabileceğimiz şekliyle, bir sürü tanrıları olan putperestlerdi.
Bu putperest imparatorlar üç yüz yıl kadar Hıristiyanlara kök söktürdüler. Arenalarda Aslanların önüne atmaktan tutun da canlı canlı ateşe atmak, derilerini yüzmek, daha aklınıza gelebilecek bir sürü işkence...
Roma’da imparatorlar değişse de bu işkenceler değişmiyordu ve İmparator Diokletyanus (İslam kaynaklarında Dakyanus ) zamanında bu zulümden kaçan yedi Hıristiyan arkadaş ve köpekleri Kıtmir, kaça kaça nihayet bizim Tarsus ( Veya bazı kaynaklara göre Afşin ) İlçesine geldiler ve bir mağarada 300 sene uyudular.
Evet... Sizlere anlatacağım şey Ashab-ı Kehf değil aslında.
Devam edelim...
Ashab-ı Kehf’in bir mağaraya kaçması yanında daha pek çok Hıristiyan'ın yine bizim ülkemizde Niğde- Nevşehir- Ürgüp ( Kısaca o zamanki adıyla ve hatta bugün de kullanılan adıyla Kapadokya ) Bölgesinde yer altı mağaralarında çok uzun süre çile çekmesine sebep olan İmparator Diokletyanus’un ( 225-305) aldığı bir karar Hıristiyanların kaderini tamamen değiştirdi.
Neydi peki bu karar?
Diokletyanus, çok çok büyüyen Roma İmparatorluğunun tek merkezden yani sadece Roma’dan yönetilmesinin zorluğunu anlayarak ülkeyi iki yönetim birimine ayırdı. Merkezi ve doğuyu kendisi ve Avgustos unvanlı bir vali yönetecekti, batıyı da yine Avgustus unvanlı bir başka vali...
İşte bu valilerden batının valisi Konstantin 306 Yılında İngiltere’de ölünce oradaki ordu oğlu Konstantin’i Avgustos ilan etti ( Babanın da oğulun da adı Konstantin’di) ama 305 Yılında ölen Diokletyanus’un yerine geçen imparator Maximian bunu kabul etmedi. Zira oğul Konstantin, Helene adlı bir fahişeden doğma bir veled-i zina idi.
Derken efendim, Konstantin ile Maximian’ın kapışması kaçınılmaz oldu ve asıl hikaye de işte bundan sonra başladı.
***********
Konstantin ve Maximian 312 Yılında Milvan Köprüsünde karşı karşıya geldiler. ( İtalya’da Tiber Nehri üzerinde bir köprü ) Ancak burada karşı karşıya gelmeden önce her gece Konstantin’in rüyalarına biri giriyor ve ona bir şeyler anlatıp duruyordu. 33 Yaşlarında, oldukça güzel ve yakışıklı bir genç ‘’Ben İsa’yım. Eğer bana iman edersen bu savaşı kazanırsın.’’ Diyordu ve bunu demekle de kalmıyor kalkanlarında haç işareti olan bir orduyla ona yardım edebileceğini söylüyordu.
Yok... Yalannn... Konstantin, aslında böyle bir rüya görmüyordu ama karşısındaki dağ gibi bir imparatorluk ordusuna karşı acil desteğe ihtiyacı vardı ve bu destek de, olsa olsa zulmü sebebiyle imparatordan nefret eden Hıristiyanlar olabilirdi. Onları kafaya alabilirse savaşı kazanması mümkündü. İşte o sebeple böyle bir rüya uydurmuş ve Hıristiyanları aynen umduğu gibi kafaya alıp Maximian’a karşı savaştırmış ve dahası zaferi kazanan taraf olmuştu. Yani artık Roma İmparatorluğunun batısı ona aitti ve sıra Roma’nın doğusunu da ele geçirmeye gelmişti. Arkasındaki Hıristiyan desteği ile bunu başarması hiç de zor değildi.
Doğunun Avgustus’u olan Licinus üzerine yürüdü ve bugünkü Üsküdar’da 18 Eylül 324’de onu da mahv-ı perişan etti. Artık Roma İmparatorluğunun tamamı Konstantin’in hakimiyeti altına girmişti. [Aslında Konstantin’in, Licinus’a karşı zafer elde etmesi hiç de şaşırılacak bir şey değildi zira bu ikisi arasında yapılan bir anlaşma sonunda 313 Yılında Milano’da imzalanan bir fermanla Konstantin, bundan böyle Hıristiyanlara karşı hoşgörülü davranılması konusunda önemli taahhütler almıştı. Yani Hıristiyanlar lehine çok önemli iyileştirmeler yapılmıştı ki bu ferman, Hıristiyanlık için dönüm noktasıydı.]
Bu saatten sonra yapılacak iki çok önemli iş vardı: I- Artık sıkıntı vermeye başlayan ve hiç bir cazibesi kalmamış olan kokuşmuşluğun merkezi Roma’yı terk ederek imparatorluğun merkezini Kalhedon’un ( Kadıköy ) karşısındaki Bizantion’a ( İstanbul ) taşımak 2- Onca yardımlarını gördüğü Hıristiyanlar için kendi başını ağırtmayacak ama onları da mutlu edecek bir şeyler yapmak.
İmparatorluğun merkezini İstanbul’a taşımak bayağı zahmetli ve oldukça uzun zaman alacak bir işti tabii ki ama bunu başarabilirdi. Peki Hıristiyanları en mutlu edecek şey ne olabilirdi?
Aslında o kadar çok şey vardı ki.
Mesela Hıristiyanlığı da bir din olarak kabul etmek... Ona artık serbestiyet vermek...Konstantin bunu yaptı. Ama Hıristiyanlığa olanlar da bu serbestiyetten sonra oldu. ( Buraya geleceğiz az sonra )
Mesela Hz. İsa’nın gerildiği ve öldürüldüğü çarmıhın(Haçın) bulunması.
Sadece bu ikisi bile Hıristiyanları Konstantin’in sadık bendeleri yapmaya yeter de artardı bile.
Evet... Konstantin, Hıristiyanlığı kabul etmiş olan annesi Helena’ya ‘’ Ana git Kudüs’e. Ne yap ne et İsa’nın üzerinde öldürüldüğü haçı bul getir buraya.’’ Dedi ve anasını Kudüs’e yolladı. Böylece fahişe Helene, Azize Helene olma yolunda ilk adımını atmış oldu.
Konstantin, kendini imparator ilan etmesinin üzerinden henüz bir sene geçmişti ki 325 Yılında bütün Hıristiyan papazlarını topladı etrafına. ‘’Evet efendiler ! Şimdi deyin bana. İsa nedir? ‘’ Diye sordu.
Papazlar bu soru karşısında korktular. Karşılarında Zeus’du, Hera’ydı, Apollon’du, Diyonizostu bir sürü tanrıya ve ayrıca bir sürü yarı tanrıya inanan bir imparator vardı. Herife yekten ‘’ Var ve bir olan tanrının, yer yüzüne gönderdiği temsilcisidir İsa. Senin benim gibi bir insandır.’’ Deseler kim bilir nasıl bir tepkiyle karşılaşırlardı? Ama yine de 700 kadarı ‘’İsa, her şeyi yoktan var eden, tek olan Tanrının, insanları doğru yola getirmek için gönderdiği elçisidir. Bizim gibi bir insandır.’’ Dediler.
Konstantin bu 700 Rahibe ‘’ Siz şöyle geçin.’’ Deyip onları bir köşeye gönderdikten sonra gözlerini susan rahiplere çevirdi. ‘’ Peki siz? Size göre nedir İsa?’’
Rahipler baktılar ki papuç pahalı. Bu herifin niyeti de öyle çok halis değil. Öte taraftan bu çok tanrılı herifi nasıl ikna edersin Hıristiyan olmaya? En iyisi onun da hoşlanabileceği bir şeyler söylemekti. 318 Rahipten biri atıldı:
-Yüce Sezar ! İsa, Tanrının ta kendisidir.
Konstantin daha ‘’ Zeus gibi mi?’’ diye sormadan bir diğer rahip atıldı.
-Yüce Sezar ! Arkadaş biraz fazla uçtu. İsa evet Tanrıdır ama onun insanlık vasfı tanrılık vasfının üzerindedir.
Konstantin’in kafası karıştı ama öte taraftan pagan inancına oldukça yakın bu söylemler hoşuna gidiyordu. Yani neticede ha tanrı Zeus ha Tanrı İsa. Ya da ha yarı tanrı Herkül ha yarı tanrı İsa... Halkın Hıristiyan ya da pagan olması çok da sorun olmayacaktı.
O bunları düşünürken bir başka rahip atıldı.
-Yüce Sezar ! Arkadaşımız yanılıyor. İsa Tanrıdır ama onda Tanrılık vasfı insanlık vasfından daha fazladır.
-Siz onlara bakmayın yüce Sezar ! İsa ne kadar tanrı ise o kadar da insandır. Yani fifti fifti..
Konstantin oturduğu tahttan kalktı
-Şimdi bakın sayın rahipler! Bu böyle olmuyor. Aranızda bir görüş birliğine varın ki sonra hır çıkmasın memlekette. Ha bu arada unutmadan söyleyim alacağınız kararı ‘’İsa hem insandır hem de tanrı ama insanlığı tanrılığının içinde erimiştir. İsa Tanrının oğludur. Tanrıdan bir parçadır. Günahkar insanları günahtan kurtarmak için tanrı tarafından özel olarak seçilmiş bir kurbandır’’ gibi soslarla süslerseniz hususen müteşekkir kalırım her birinize’’ Dedi. Bunun üzerine 318 Papazın çok büyük bir bölümü ‘’ Zaten öyledir Yüce Sezar.’’ Dediler
Konstantin, ‘’Madem öyle şimdi siz doğruca bizim Niceae’ye gidin orada Hz İsa’nın ne olduğuna karar verin ve verdiğiniz kararı bir yazılı belge haline getirip altını imzalayın ki ileride hiç kimse caz yapmasın’’ Dedi.
Rahipler birbirlerine baktılar. ‘’ Niceae mi? Orası da neresi?’’ Diye sordular. Konstantin’in alaycı bir gülümsemeyle bakmasını ve rahiplere ‘’ İleride Anadolu Selçuklu Devletinin ilk başkenti, Osmanlıların ise çinileriyle meşhur olacak güzel şirin bir kasabası olan İznik yani.’’ demesini çok isterdim ama maalesef böyle bir konuşma olmadı.
İşte o anda Konstantin’in bir köşeye gönderdiği 700 Rahip söz aldı.
-Yüce Sezar ! Biz? Biz de İznik’e gidiyor muyuz?
Konstantin ‘’Kusura bakmayın sayın papazlar. İstanbul- İznik arası 700 kişi için en az 14-15 otobüs kaldırmak gerekiyor. Bu hayat pahalılığında benzin olmuş 30 Lira.. Sizin mesarifleri karşılayacak para yok. Hani olsa dükkan sizin valla..’’ Demedi tabii ki sadece sert bir bakış atması yeterli oldu.
‘’ İyi ama 1028 Rahibin sadece 328’inin katılımı ile alınacak kararlar demokratik olur mu?’’ dediler. Konstantin ‘’ Lan adamın kafasını bozmayın. Benden önce aslanlara yem oluyordunuz ibrikler. Şimdi az yüz verdik, astar istemeyin.’’ Diyerek mevzuyu en demokratik bir şekilde halletti.
Velhasılıkelam 318 Papazın katılımı ile İznik’te ilk konsil toplandı ve Dediler ki ‘’İsa....
Evet... Devamı gelecek bölümde
Hıristiyanlığın Amentüsü Ve Çok Tanıdık Ama Bilinmedik Bir Kilise 1B başlıklı yazı Sami Biber tarafından
09.10.2022 tarihinde sitemize eklenmiştir.
Sitemizde yayınlanan eserlerin hukuki sorumluluğu, kullanılan materyaller ve yazının içeriği yazarlarına aittir.
İzin alınmadan kaynak gösterilse bile sayfamızdaki eserler başka yerde yayınlanamaz.
Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
- Yorumlar 7
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yükleniyor...
Yorum yazmak için giriş yapın.