Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
5 (4 oy)

Akmeşe Yollarında Bir Ermeni Meselesi Hikayesi 15 Bölüm

Akmeşe Yollarında Bir Ermeni Meselesi Hikayesi 15 Bölüm

AKMEŞE YOLLARINDA / BİR  ERMENİ MESELESİ HİKAYESİ -15. BÖLÜM

Emekli  bir  Tarih  Öğretmeni olarak  ne  zaman  Ermeni  Meselesi  ile  ilgili  bir  şeyler  yazmaya  kalksam  canımı  yakan  bir  durumla  karşılaşırım.  Nedir  bu  durum anlatmaya  çalışayım:

1964 Yılıydı.

Erzurum’un  Pasinler  İlçesindeyiz. Halk  ‘’Kor Gala’’ Diyor. Yani  ‘’Kör Kale.’’  İbrahim  Hakkı Hazretlerinin  kıymetini  bilemeyip  onu  küstürdükleri  için  böyle  anıldıklarını  söylüyorlar.   

Biz ailece özel  sebeplerden  dolayı Kor  Gala’dayız ve ben   İlkokul 4. Ve 5. Sınıfı  orada  okuyorum.

Bir  gün çarşıya  inmiştim arkadaşlarımla.  Arkadaşlarım bir  anda ‘’Aha da Deli  Yusuf.’’  Dediler önce  fotoğrafta  gördüğünüz  yaşlı  adama  seslendiler  ‘’Deliiii,  deliiiii ‘’ Diye.

Yaşlı  adamlar  çok  kızdı  çocuklara  ve  ‘’  Ola  Ermeni  Tığaları ( Ermeni  delikanlısına  Tığa  denir ) ne  istirsiz zavallı adamdan?’’  diye kovaladılar ama  çocuklar  ‘’Deliii  Delliii ‘’ diye  bağırmaya  devem  ediyorlardı.

Deli  Yusuf başladı  çocukların  arkasından  koşmaya. Arkadaşlarım  hep  kaçtı.  O da  ayağım sakat  olduğu  için  beni  rahatlıkla  yakaladı.

Korkudan  altıma  işeyecektim  az daha ( Belki de işemişimdir  ama  hatırlamıyorum. ) 

Deli  Yusuf  beni  yakaladı,  saçlarımı  okşadı  ve  bıraktı.  Meğer  hep  öyle  yaparmış.  O  sebeple  de bir daha  ondan  hiç  korkmadım.

Ancak  Deli Yusuf’ta  çok  garip  bir  hal  vardı.  Sık  sık  ellerinin tırnaklarına  bakar,  sonra  ‘’Offf’’ der  ağlardı.

Neden  böyle  yapardı  onu  da  öğrendim.

Rahmetli ( Allah  Nur içinde yatırsın.  Makamı  cennet  olsun ) Deli  Yusuf çok  çok çocuk  iken  bir  gün köyünden  uzak  bir yerlerde gezinirken  köyünden  dumanlar  yükseldiğini  görmüş.  Köyüne  doğru  koşmuş  ve  iyice  yaklaştığında  köy  halkının  Ermeniler  tarafından  camiye  doldurulup  diri  diri  yakıldığını  gözleriyle  görünce  aklını  yitirmiş.

Daha  sonra  kendisine  Gül  Soyadı  verilen  rahmetli  Deli  Yusuf, beş  vakit  namazında  niyazında  bir  insandı. Bir ayağı  hep  camideydi.

Tırnaklarına  bakıp  ağlaması ise  baktığında canlı  canlı  yakılan  ailesini  gördüğüne  yorulurdu.

Peki  bu  anıyı  neden  anlattım?

Ermeni  Meselesini  araştırdığım  zaman  canımı  yakan şeyin  ne  olduğunu  izah  edebilmek  için  anlattım.

Yahu  bizim , içinde  Deli  Yusuf’u  anlatan  bir  kitabımız  yok  iyi  mi?

O  kadar araştırıyorum  içinde  Hasankaleli  Deli  Yusuf’un  hikayesini  anlatan  tek  bir  kitap  bulamıyorum.

Neden  yok  peki?

Biz  uzun  yazıları  okumayı  seven  bir  millet  değiliz. Biz kahvehanelerde  bir  semaver çayı  mideye  indirirken  birinin  anlattığı  hikayeleri  dinlemeyi  daha  çok  seviyoruz. O sebepten  Ermeni taaa 1915’de bir  sürü kitabı  piyasaya  sürerken  biz 1980’li  yıllarda artık  hayatta  kim  kaldıysa onların  anılarını  derlemeye  çalışmışız.

Biraz sonra  hem  Türklerin  hem  de  Ermenilerin  anlattıkları birbirine  çok  benzeyen  hikayeler  okuyacaksınız. Ama  ne  yazık ki  Ermenilerin hikayeleri kitaplarda muhafaza  edilir,  bizim  hikayelerimizin  kitapları  yoktur  ya da  hiç  bir  zaman Ermenilerin yazdıkları  gibi  popüler  olamadığından  bilmiyoruz,  tanımıyoruz. Belki  var  bir  yerlerde  ama  mesela  bir  Elif  Şafak’ın  aleyhimize  yazdığı  ‘’Baba  ve  Piç ‘’  kadar  popüler değil.

********

Ermeni meselesi ile ilgili araştırmalar yaparken en dikkatimi çeken hususlardan birisi de Ermeni’nin de Türk’ün de hikayesinin çok benzer olmasıydı. Her iki taraf da insan muhayyilesinin tasavvur edemeyeceği bir vahşetten bahsediyordu. Kullanılan argümanlar neredeyse tıpatıp birbirinin aynısıydı Tek fark : Ermenilerin anlattığı hikayeleri okuduğunuzda bu hikayelerin sanki Nobel ödülü almış bir edebiyatçının kaleminden çıktığı hissine kapılıyordunuz. Zaten dram olan bu konu, anlatanların değil ama yazanların elinde daha da drama bürünüyor dram tavan yapıyordu. Türklerin anlatımında ise yalınlık hakimdi. ’’ Geldiler, vurdular, astılar,  kestiler,  yaktılar. ’’ hepsi o kadar.

Örnekleriyle anlatayım ki daha iyi anlaşılsın:

Verjine Svazlian’ın (Sıvaslıyan- Sıvaslı Virjin)’’Ermeni Soykırımı ve Tarihsel Hafıza’’ adlı kitabından bir iki anıya  bakalım.

Garnik Stepanyan (1909 doğumlu) : “Nisan günleriydi; Der Zor yakınlarındaki Hekimhane denilen yerde korkunç bir olay cereyan etti: Zıvaneli 30 güzel gelin kervanımıza katılmıştı. Bir gece onları toplayıp götürdüler; onları çırılçıplak soyup, dans etmeye ve kendilerini eğlendirmeye zorlamışlardı. Saçları darmadağın ve acayip bir halde geri getirildiklerinde, o gelinler hep birlikte elele tutuşup Fırat Nehri’ne atladılar”

Aynı olayı bir başka Ermeni olan Loris Papikyan da anlatmıştır. Şöyle: Türk jandarmaları köprü yakınlarında kendi çadırlarının etrafında bir şölen düzenlemişlerdi; zorla kız ve gelin kaçırmalar ve sapık tutkularını tatmin edecek çeşitli oyunlar düzenleyerek Ermeni kızlar ve gelinlerle mutlu oluyorlardı. Ben Türk görevlilerin Ermeni kızların en güzellerini, yaklaşık otuz kişiyi, nasıl ayırdıklarına, onları birbirlerine bağlayıp nöbetçiler eşliğinde, iğrenç niyetlerini gerçekleştirmek için kendi daimi mekânlarına götürmeye çalıştıklarına şahit oldum. Ancak o kızlar grubu Fırat Nehri üzerindeki köprünün yakınlarına ulaştığında, bir şimşek hızıyla tek bir vücut gibi hareket ederek korkunç bir yükseklikten Fırat Nehri’ne atladı. 200 metreden daha geniş olan bu derin nehrin yüzeyi cesetlerle dolmuştu ve sanki nehirden su yerine kan akıyordu…”

Türk(!) yazarımız Doğan Akhanlı’nın  kaleminde ise  olay tam  anlamıyla  Nobel  ödülü alacak  bir edebi  şaheser(!)  haline  gelir ki  okuyanın  hain  Türk’e (!) lanet  okumaması  mümkün  değildir.

’’Sonra Anadolu’nun tüm yollarında, dağ geçitlerinde eğri kılıçlar, süngüler, baltalar, filintalar kan kusacaktı. Boğazlananların kanları, suyla karışıp sokaklara taşacak, kan damlayan dilleriyle cesetler arasında koşan kudurmuş köpekleri, kedileri, tanrının evine sığınıp da, tanrının korumadığı ateşe verilmiş kiliseleri, evleri, dükkanları, başsız, kolsuz, bacaksız vücutları, derisi yüzülmüş soğukta tüten cesetleri önüne katarak, denizlere, göllere ve okyanuslara su taşıyan nehirlere, gül kokan Fırat’a sümbül tüten Aras’a, reyhan akan Karasu’ya dökecekti. Al yağmurlar başlayacaktı sonra. Çeşmeler, çaylar, dereler, tarlalar, çayırlar, dağlar, denizler kızıla kesecekti. ’’

Yani  Ermeni’nin  bile  ‘’ Ohaaa.  O  kadar  da  abartma ‘’ Diyebileceği  bir  anlatımı  bir  Ermeni  değil,  bir  Türk(!) yapar.

Türk’ün ( gerçek  Türk’ten  bahsediyorum )  anlatımında  abartma  yoktur,  edebi  sanatlar,  benzetmeler,  kinayeler,  cinaslar,  mübalağalar  yoktur.  Anlatım  yalın  ve  sadedir.

Bizde de Van’lı Seher anlatır:

Vanlı  Seher  ve  daha  bir  kaç isim  ne  anlatır  Gelecek  bölümde…


Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
5 (4 oy)
  • Yorumlar 13
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com
Akmeşe Yollarında Bir Ermeni Meselesi Hikayesi 15 Bölüm

Akmeşe Yollarında Bir Ermeni Meselesi Hikayesi 15 Bölüm

Sami  Biber Sami Biber