
Şimdi tekbir getir, nazenin
sıfatlarımdan da soyutlandığım kadar şimşekler çakar gözlerimde ve yıldızlarla
oynaşır gönül tarhım çünkü ben bir kazazedeyim aşka öykünen aşikâr yetimdir
varlığım ve güme giden yetilerim…
Ben ki…
Rüzgâra meylederim ama yetmez…
Bahşedene şükrederim içimdeki cennet
bahçesini gasp etse de gölgeler darp etseler de kalemimi…
Ah, üstüm başım nasıl da dağınık ve
yırtık mintanım gel gör ki yeniden bahşeder yüce Rabbim içimden geçeni ve
dilemmasında evrenin sadece bir dilaltı da değildir şiirlerim…
Nüksederim.
Nakşederim.
Na’şımla konuşur nakış gibi işlerim
beyaz ve bakir sayfayı bir derviş gibi zikrederim de fikrimi.
Bir tarhtır önümde uzanan.
Lades demeden uzanırım boylu boyunca
mademki aşkın imparatorluğudur saklı olan içimde.
Gün özürlü bir düş görürüm bazen
gözüm açık.
Raks ederim zarif bir tınıda ve
tanısı konmamış bir hastalık gibi kalemi sıkar sonra süzerim ruhumu
sevdiklerimi üzerim ama yetmez.
Renkler içtimada madem.
O da yetmez çünkü belime sarılıdır
kırmızı kuşağım kimine göre gök kuşağı kimine göre zincir hayallerimin
nezdinde…
Salınırım yetmez.
Alınırım salarım sözcükleri.
Sandalım su alsa da ellerimle o suyu
dökerim ruhumun denizine bandığım sözcükleri bazen bir karartının eşliğinde
yürüdüğüm dehlizden firar ederim ve işte merkezine konarım ben kâinatın:
Gönlümde yıkık.
Ruhumda virane bir sandık.
Alı al moru mor düşler görmem ben
çünkü hayallerim hep beyazdır kararsa da gün ışığı solumda yatan aslandır
sağdıcım mademki kalemdir mademki tek arkadaşım da bülbül aralıksız hasbıhal
ettiğim gönül tekkem gönül teknem ve gül kimliğimle bülbülün de eşliğinde güle
giderim ben gibi ama öykündüğüm iken sadece kendim gül bahçesine düştü yolum
madem ve mademki sevmeyi öğretendir Rabbim…
Kurda kuşa yem olmadım.
Sancılıdır gün dönümü.
Gece oldu mu karanlığın illeti.
Hüznüm redif.
Hazanımsa hüzzam makamım.
Hicranıma yenik düşse de kalemim
boyut değiştirip yazmaktır kendimi asla men etmediğim.
Meteliğe kurşun atsam da asla el
açmadım bir Allah’ın kuluna ve bereketi ve rahmeti haiz olduğum servetin elbet
Rabbin hikmeti ve bahşettiği başım gözüm üstüne.
Sevi dilinde bir tay.
Belki bir yılkı atı.
Üstüne binip de terk edemediğim dünya
hali ve kimsesizliğimin ahvali kara bulutlar münafık gölgeler ve kimse şeytanın
müridi eşlik eden isyanlar ben ki çektiğim kabir azabı ile onlar adına
Mevla’mdan af dilediğim ve ölü zaaflarımla medarı iftarım iken yüreğimin hacmi
ve künyemde yazan ismimle müsemma bir cennet dilemişken Mevla’dan ve içimdeki rüzgârı
dindirendir mademki sağdıcım kalem kaile alınmasam da zikrettiğim yazdığım
yaşadığım kadar da yazacağım madem.
İnzivaya çekilmiş bir renk idim bir
mevsim acının himayesinde açan bir çiçek misali değil kapanan kapının arkasına
gizlendiğim.
İzimde soluksuz.
Soluğumda tutuldu mu nutkum.
Nüvesi aşkın güftesi olmaya aday bir
şiir ektiğim dize dize bazen boykot ettiğim yine kendim yine iç sesim azadesi
düşlerin dizlerimin her bağı çözüldüğünde yeniden yazmamaya ant içtiğim kırık
bir ruh hali kırağı çalan sessizliğin mecrası bir şiirden hallice tutunduğum
kadar hayatın kırık dalında solmaya muktedir bir yaprak aşina olduğum rüzgârın
cehaleti ile üşüyen kalemime meylettiğim gün ve gece…