
Ölgün güne ve geçkin hüznüme taziyelerimi sunuyorum:
Yaşamın bir aldatı olduğunu öğrendim artık; atık imgelerden
çıktığım yolda ansızın duraklayıp atıl yüreğini iblise kiralayanlara
sesleniyorum.
Mazur gördüğüm olamaz yalanla beslenen riyalar ve aşkın külçesine
bedel biçenlerden değil ölümüne sevenlerden yana niyazım.
Sarkık eli tembel göğün:
Ne olmuş ki üç beş gün yağmur bulutları fazla mesai yaptıysa
ve işte şikayet mercii hayallerin finali yeniden açan güneş ve söylemler şairin
sönmeyen feri.
Elimden kayan birkaç cümle az evvel sırtlandığım günce:
Bilindik tek duygum yok artık varsayımlarla beslenen yüreğime
geçerken nazım.
Sevginin ikamesi ve sözcüklerin seferberliği:
Bulut toplayan bir kuşum ben ve işim gücüm sevmek.
İtiraz hakkı tanımadığım bir kâinat belki de sevilmek en
büyük kehanet.
İçimde yuva yapmış üç beş dürtü…
Kalemin nazının bana geçtiği…
Sessizlikle sınanan bir yönerge içimdeki teyakkuz.
Beklemeye aldığım mutluluk ve uçuşan naylon faturalar aslına
rücu eden sözcüklerin efkarı dumanı tüten başında ve işte o devasa pencere
yoksa ince bir çizgi mi çekti Tanrı hayatla ölüme?
Devşirdiğim bir gün mağdur renklerin fısıltısı.
Eş güdümlü bir mermi yalnızlığın hasılası.
Yan gelip yatan mermerden mezar başlıkları ve kapışan
insanlar sırasını savan gidiyor sırası gelmeyen acele ediyor ve rencide edilmiş
yüreğim acı içinde kıvranırken:
Sahi, hak ediyor muyum tüm olan biteni?
Mendilim kırışık.
Yüzüm buruşuk.
Erbabıyım hüznün.
Evhamlı bir ölümlü peşi sıra sürüklendiğim mevsimin rutininde
gövde gösterisi yapıyor uçuşan öbek öbek sözcükler.
Yaralı imgelere diyeceğim yok ne de olsa her biri işinin
erbabı ve işte kayıp giden bir yıldız bir gün daha.
Ertelediğim tüm dosyalar kitaplıkta arasına sıkıştırdığım
yüreğim ve şiirlerim.
Bir düş’ ün tam da ortasındayım: fani
benliğime sitayişte bulunuyorum gecenin köründe göç mevsimini düşünüp uykuya
yürüdüğüm geç saatlerin akan rimeline banıyorum hayal dünyamı ve biten güne
hoşça kal geceye Eyvallah, demenin huzursuz hüznüyle meylediyorum karanlığa.
Mevsimsel bir hüzünden öte benimki:
Ben olmanın ırmaklarında kuruyan
dilim kumpasa karşı çıkan varlığım ve dinim.
Sözcükler yolsuz.
İmgeler hancı.
Bense yolcu kalemimle devasa bir es
veriyorum edebiyata ve bir tekerleme mahiyetinde nerede ise her gece aynı
rüyaları görüyorum.
Körpe acılar var büyüttüğüm.
Köhne bir ıssızlık var giyindiğim.
Kordan heceler var muhatap olduğum.
Zamanı kovalıyorum içimdeki denize
aldırış etmeden haiz olduğum o tek damla ile kainatı avuçluyorum.
Kaknem gölgeler diyarı geceye hüznü
peşkeş çeken.
Sicim misali içime yağdırdığım.
Salkım saçak duygularım adeta salkım
söğüt yalnızlığım.
Müdavimi olduğum sırasız gidişler.
Müptelası olduğum vazgeçişler.
Lidyalılara olan kızgınlığım ve
biriktiremediğim ak akçem ak alnıma rüzgarın kondurduğu bir buse ve işte tavaf
ediyorum sessizlik akıp giderken annemin zor da olsa aldığı her nefese hem
tanıklık hem şükrediyorum.
Görmezden geldiğim insanlar peyda
olan karaçalı misali içime serptikleri alınganlık.
‘’Zamanı derin bir acıyla hissediyorum. Bir şeyleri bırakıp
gitmek beni inanılmaz sarsıyor.
Bir vakitler kaybolduğum, bir daha asla olmayacağım her şey!’’(Pessoa)
Çürük bir düş’ ün çekilme vaktidir artık zaman.
Z/amansız kaygılarımınsa çektiği perdede görünmemek adına
kıtladığım şekerden arda kalan bir tat belki de ve işte uyuşturulmuş
hücrelerimle talibim ben ölüme.
Hasat zamanına denk düşen bir haset mi yoksa saklı insanların
belleğinde bense sevgiyle eşelerken toprağı bir o kadar kalemle kendi mezarımı
kazdığıma vakıfım artık.
Ruhumdaki dalgalanmalar yetmezmiş gibi üşüten rüzgâr
diskalifiye edilmiş hayatımın her miliminde saklı iken pişmanlıklarım.
Kayda geçen bir başarım var mı sahiden de?
Ola ki var cümle âlem duysun ki: maddi karşılığı olmayan
çabalarımdır ve gayretlerim meslek hayatımda nadir kazandığım paranın takriben
değil ömre bir yıla bir güne bile yetmediği.
Zamanın çürüyen dokusu.
Zamanın yüreği daraltan o nahoş kokusu.
Seferi tanığı iken hayatın misilleme yapan duygularım ve işte
feri sönen hayallerimden kalan üç beş hatıra…