Düşlerimi armağan ettiğim bir
yabancıyı ağırlıyorum içimde ve tüm tedirginliğimle solmasını bekliyorum henüz
dökmediğim yaprakların.
Belki bir sitem belki bir başkaldırı
ve mağlup düşmenin verdiği acıyla soluklanmayı dahi tehir ediyorum.
Yakamoz gülüşlerimi çaldırdım.
Sessizliği yoklukla şereflendirdim.
Yalnızlığa biçem aşka ise ayraç
yükledim ve acımakla gözlerle şereflendirdim içimdeki yabancıyı.
Ket vuran.
Kat çıkan.
Kekremsi yalnızlığıma kök söktüren.
Mevsim gibiyim hayli hırçın.
Aşk gibiyim fazlasıyla sırnaşık.
Gün gibiyim geceyi def edeceğim.
Yaş gibiyim yaslardan yasalar
çıkardığım.
Mimoza kokan düşlerim de uçurumdan
aşağı yuvarlandı ve göğün tebessüm ettiği çocukluk ve ilk gençlik günlerim çok
geride kaldı.
Issızlığı dokuyorum ve dokunuyorum.
Dokunulmazlığım var elbet asla itibar
etmediğim eller yabancıların birer uzvu iken ve gölgeler ritim bozukluğu
yaşadığım kalbime tahakküm etmelerine asla izin vermediğim.
Perdeler uçuşuyor.
Onunsa gözleri perdeli.
Yoksa bir ördeğin ayakları mı perdeli
olan?
Kıskacın tahayyülü ve sözcüklerin
akrabalığı ve işte şimdi yavaş yavaş kendimi bulmaya başladım.
Irmaklar.
Döl yatakları.
Havzalar.
Kadınlar ve analık.
Erkekler ve gücün simgesi.
Çocuk olmak belki de tıpkı Tanrının
sesine yakından tanık.
Belki de Tanrı olmanın yollarıdır
içimdeki hicap yüklü haritada tevekkül yüklenip.
Olmuyor işte olmuyor.
Nice yeis.
Yoksa acının reisi olmak adına ben
miyim seçilen?
Hurafeler soluklanıyor.
Kulunçları renklerin.
Boz renkli taylar.
Tay tay oynayan bir çocuk gibi.
Sahi, ben kimim ve neredeyim?
Sancılar dipsizliğe delalet ve kurşun
kadar ağırım tıpkı ağır havanın çömez atomlarında hangi ön yargıyı yıkacaksam
talim ettiğim.
Göğün beyaz yakalı kuşları.
Rubailer ve de kuşların gagaladığı.
Aşkın iz düşümü ve yoksunluk.
Göğsün karamel rengi ve tadı.
Turkuaz akşamlar.
Jilet gibi üzerimdeki gömlek gel gör
ki içi boş.
Göğsümde saka kuşu göğün tebessüm
ettiği bir düş vakti ve niyazlarım soluyor ve ben artık düş görmüyor hayal
kuramıyorum.
Acıdan bir lahit.
Azımsanmayacak kâbuslar ve kirli
elleri ölü kuşun oysaki bir insana benzediğini hiç düşünmezdim öncesine.
Aryalar söyleyen arka komşum ve bir
koşu gidip boğmak istiyorum tenor sesinde duymak istediğim notalar ve işte
aklıma düşüyor lisedeki yıllarım…
Sahi, neydi ne?
‘’Si la sol fa mi re re…’’
‘’Ve sen devam et, Gülüm!’’
‘’Si la sol fa mi re re…’’
Sonrası mı?
Kocaman bir es ve biz iki kız öğrenci
sınıfın ortasında devamını getiriyoruz müziğin.
Hala dün gibi.
Dumura uğramadığım bir hayatın ilk
kaçış sahnesi.
Okulum ve arkadaşlarım: dile kolay
koca yedi senemiz yediğimiz içtiğimiz bir de çektiğimiz kopyalar ayrı
gitmezken…
Üzerinden geçen onlarca sene ve
düşüme girenler:
‘’Matematik ödevimi yapamadım. Ya,
sen?’’
‘’Çoktan bitirdim bile.’’
Bu sefer kaygılanıyor ve deliriyorum:
‘’Ya, üniversiteye giriş hakkımı
yitirirsem?’’
Sen koskoca yedi seneyi şerefinle
bitir de şu son ödevden çak.
Sahi, neydi ne?
İntegral mi?
Yok yok kosinüs ve tanjant…
Ya, yetiştiremezsem?
Ve işte panik olduğum oysaki
matematik ödevi bana nanik yapıyor.
‘’Yardım eder misin?’’
Aklımdan geçen ama teklif edemediğim:
iyi de şu kadarcık kısıtlı zamanda nasıl çözeceğim ben bunca soruyu?
İstifli düşünceler ki kaç diploma
geçmiş üzerinden ve hala radarıma yakalanan ondalık sayılar ve bir de
t-cetvelleri.
Palas pandıras içeri dalıyorum.
Sanırım öğretmenler odasına girmeyeli oldu üç beş sene yoksa ben de onlardan
biri miyim?
Ne yani!
Hani lise sondaki öğrenci idim ben.
Şimdi nereden çıktı öğretmen olmak?
Gel-git içerisindeyim ve sürekli
sahile vuruyor doneler.
Belki de korkularımın donörü olup
kurtuluşu kaçmakta bulmalıyım? İyi de kimden ve neyden kaçacağım?
Elbet kendimden gel gör ki
başaramıyorum.
Susuyorum.
Sus payı bir söylemde dev bir ayraç
koyuyorum hayat ile arama.
Ne zaman mezun oldum da öğretmen
sıfatıyla s/alınıyorum?
Gökteki yıldızlar. Geçiniz efendim,
geçiniz. Olsa olsa kuyruklu yıldız altında seyrettiğim bir tiyatro sahnesidir başrolde
oynadığım. Ne öğrenciyim ne öğretmen hele ki bir oyuncu mu? Hiç değil.
Suflesini unutuyorum yüreğime bağdaş
kurmuş çocuğun ve an itibari ile bir tiyatro oyununda kocaman bir grupla gelmiş
de oyunu ortalardan seyrederken ve yanımdaki kadın adımı soruyor.
‘’Bana mı dediniz?’’
Sahi, neydi adım?
Geçtim adımı. Ya unvanım ne ola ki?
Hala derinlerdeyim. Hala
kuytulardayım.
Gözlerime mil mi çekeyim yoksa kalem
mi? İyi de kalemle iştigal iken tek yapabildiğim boş beyaz sayfaları doldurmak
ve ne yaparsam yazayım hayatımın senaryosunu asla yazamıyorum çünkü önceden
belirlenmiş bir kaderi yaşamakla iştigalim.
Işınlandığım bir başka mekân ve daha nicesi.
Karantina günlerinden tam da
kurtulacakken kendime yakalandığım ve kendimden kaçmayı asla beceremediğim.
Üzerinden kaç gün kaç saat geçtiyse
artık, kalemle diyalog kuramadığım dolayısıyla sayısız insan uzağında kalmam
sanki emredilmişken.
Emir eriyim işte hayatımın ve başımda
uçuşan emir kipleri.
Edimlerimde bir rehavet ki sormayın
gitsin ve pişmiş kelle gibi gülenler hatta şen kahkahaları ile etrafı tiye
alanlar.
Komik olması gerek illa ki. İyi de
bunca insan neye ya da kime gülüyor ki?
Kaçamadığım aşikâr: hem kendim hem de
kendim olmama izin vermeyen dış mihraklar.
Sevgi çölünde kurumuş bir çiçek
sancılı dünyada salyaları akan bok böceklerinin üstüne basmamak adına uçuştuğum
ve evet, rüyalarımda hep bir karış mesafe yüksekliğinde adımlıyorum havayı asla
ayaklarım yere basmazken belki de bir ömür hayalini kurduğum ne ise nihayetinde
hayallerimden taviz verdiğim ve sadece uyurken gördüğüm düşler yetmezmiş gibi kâbuslar
tırtıklarken hayal dünyamı gerçeklerin iz düşümünde biliyorum da artık mutluluğun
bana çok ama çok uzak olduğunu.
Lebiderya yüreğim ve içine
sığdırdığım ne çok insan. Ya, şimdi nerede onlar?
Hepsi bir bir resmigeçit yaparken
mutlu günlerimde neden bana yaklaşmaya yeltenmiyorlar ki onlara hep de izin
vermiştim ve hep de pay vermişken ve yüreğimin kapılarını da sonuna kadar
açmışken…
Yalnızlık artık tek lüksüm elbet
öncesinde kat ve katını yaşadığım ve şimdilerde yazarak teselli bulmanın bile
güç olduğu…
Yalın ayak koşuyorum ve ayaklarımın
altı paramparça. Öyle ya, günlerdir kullanmadığım binlerce kelime ve noktalama
işareti nasıl da galeyana gelip canımı yakmaya karar vermişler ve iyi ki de.
Yoksa nasıl yazardım bu yazıyı onca
zamandan sonra?
İklimin yakalarını düğümlüyorum ve
meddücezir.
Sanırım vakti geldi bir şeylerin
gerçi ne oldukları konusunda fikir sahibi değilim ama…
Özlemin tortusu çökmüşken dibe ve
çözülmeyi bekleyen onlarca şifre ve yavaş yavaş çözmeye de başladığım…
Sahi, adım neydi benim?
Unuttum repliğimi ama şimdilik.