
İsyan yüklü dudaklarını kemirmeye
başladı ansızın peyda olan o sancının dibe vurmasıyla, iniltiler eşlik etti
içinin suskun feryadına.
Elindeki torbayı bir köşeye savurdu
ve cenin pozisyonu aldı istemsizliğin hakir serzenişinde, içinde dalga dalga
kabaran öfkeyi de boca etmek adına ve eli telefona gitti.
Sabit ev telefonundan hariç-diz üstü
bilgisayarı dışında tek teknolojik sürüm kullanmıyordu ne de olsa-ıslık
çalarcasına, sözüm ona algı gücüyle erişecekti kocasının nerede olduğunu
bilmediği o fevri ve kaba davranışlarını da görmezden geldiği.
Karnı ağrımaya başlamıştı öyle ya;
ellisini devirmiş bir kadının rahmine kaç düşük sığardı ki?
Öfke zincirine eklenen hüznü, bayat
ekmek tadıyla eş tutuyordu son zamanlarda ne de olsa dini bütün bir kadındı üstelik
eşrafın kinayelerini görmezden gelip, başını bir açıp bir kapadığı.
Evveliyatı geldi aklına: İlk gençlik
yılları ve yeni yetme bir genç kız iken kurduğu o deli dolu hayaller. Neler
gizliydi dününde aslında gününde de katıksız hayalperest gel-gitlerine maruz
kalıyordu kâh oğlu kâh kocası.
‘’Zan…’’dedi. Tutuklu ruhunu sığıntı
bir kelama sığdırmak istemese de.
‘’Zamansız…’’diye fısıldadı geniş
evinin salonuna.
‘’Ben…’’der demez salonun ortasına
yığıldı.
***
Tüm bunlar olup biterken, kır saçlı
adam kırıklarını aldırıyordu geçmişinin.
Kırağı çalan bayat nidalar savuran
genç hastalarının ardından nükseden o beşeri ihtiraslarını muayenehanesine
salıp, güdümlü havan topu misali, düşüyordu yolu evine aslında mecburdu belki
de çömez bir asistan olduğu günlerini özlüyordu sözüm ona ne de olsa gençti
karısı o zamanlar ve hayli güzel. Üstelik istikrarlı bir seçim yaptığına
inanıp, gönül evine buyur etmişti, gözünü yine ilk kez eşinde açtığına yürekten
inandığı karısını.
Lanetli bir geçmişi olsaydı kadının,
er geç yüzüne vururdu aslında yüzüne vurmasını gerektirecek sayısız çentik
doluydu geride kalan çeyrek asırlık evlilikleri.
Kadının adını koyan madem Tanrı
görünümlü ölü yazar kadındı ne olurdu bir kez değişiverse kaderi belki de harf
farkıyla kederin yüküyle savruluyordu o kırık ve çökkün serzeniş.
Zaman aman verdikçe ve Tanrı, yürü ya
kulum, dedikçe üstelik.
Çok insan karşı çıkmıştı bu genç
çiftin evliliğine aslında Anadolu kadını anası idi ilk ve tek onaylayan kişi ya
o kalburüstü İstanbullu anne-babası, uğruna kocasının kadının yine düşünmeden
sırt çevirdiği?
Bir notaydı madem evliliklerini
ansızın yürürlüğe koydukları ve mademki bir rotaydı, hayata bir-sıfır yenik
başladıkları!
Zamanın sarkacında, İstanbul’un da
göbeğinde ama amansızlığın haddi hesabı da yoktu hani hele ki; karısı
öykündükçe mutlu evlilikler yapan iki ablasına.
Ailenin tek kızı olsa ne çıkacaktı ki
ne de olsa Freud’a bile pabucunu ters giydirecek bir kadındı kayınvalidesi.
‘’Yapma, etme oğul…’’bile dememişken
annesi ya kayınvalidesine ne demeliydi?
İlk olarak vasiyetinden çıkardı bu
talihsiz evliliğe mademki baş koymuştu kızı.
Sonra da rest çektiler ailecek hele
ki; o iki, kendini beğenmiş ablası yok muydu Kumru’nun?
Ailecek taşralı olsalar ne çıkardı ki
sonuçta birbirlerini sevmişler ve yola birlikte çıkmışlardı.
Her nedense son iki gündür, geçmişin
lanetiyle uğraşıyordu adam üstelik eve dönüş yolunda üstüne üstük varış
mesafesi üç beş kilometre ile sınırlıyken.
Yine de yapacağını yapıyor saatler
sonra varıyordu evine.
‘’Selam karıcığım.’’
‘’Kusura bakma, kurs saatim yaklaştı
Kemal.’’
‘’Ne yani, senin kursun zaten
bitmemiş miydi?’’
‘’A, evet, bitti ama bu, bir üst
seviye.’’
‘’Bu saatten sonra ikinci dil öğrenip
ne yapacaksın ki hem bildiklerin yeter sana yoksa birilerine mi özendin yine?’’
‘’Ne yani? Bu, benim özgür seçimim.
Buna da mı karışacaksın? Hem yemek hazır. Dolapta her şey. Kadın bu gün tüm
gömleklerini ütüledi. Oğlanı soruyorsan, o da okulun bisiklet turnuvası için
şehir dışında. Ne eksiğin var da bana hesap soruyorsun hem sen?’’
İşte yine kuramsız laf dalaşına
başlamışlardı. Geçen her yeni gün mademki bir önceki günü aratıyordu…
Telaşla ellerini cebine soktu ve
arabanın anahtarını verdi kocasına.
‘’Al şunu.’’
‘’Neden?’’
‘’Direksiyonu doğru dürüst
kavrayamıyorum. Ya sat başkasını alalım ya da…’’
‘’İstersen özel şoförün olayım ne de
olsa dünden tecrübeliyim. Az direksiyon sallamadım hani, sobada odun yaktığımız
günlerin hatırına hem…’’
Aniden kesti sözünü ne de olsa pişman
olacağı bir şeyler söylemek yakışık almazdı.
‘’Ne halin varsa gör. Bu saatten
sonra senin öğrencilik masallarını dinleyemem hem namaz saatin de geçti. Sen
hiç mi korkmuyorsun Allah’tan? Sen ki bir ömür namazında şimdi gelmiş, haftanın
her gününe özel saç renginle…’’
Sustu.
Susmalıydı.
Seneler evvel nasıl da keyfine varırlardı
birlikte yaptıkları ne ise hele ki; ezan okunduğunda yan yana namaz kıldıkları
o günler…
Paris’ten kutu kutu aldığı parfümün
kokusu neredeyse başını döndürecekti ki kocasının, içini çekti en azından
günaha girmemek adına içinden la havle çekti adam.
‘’Bakıyorum ki; beyimiz artık fetva
veriyor. Hani nerede o çağdaş doktorumuz? Hani, paranın kokusunu metrelerce
evvelden alan ve ufacık hanım kızlarımıza estetik yapan o ünlü sosyete
doktorumuz?’’
Her şeye razıydı adam ama kariyerine
çamur atan bu iğneli sözleri duydukça…
‘’Yeter artık yeter. Ben bu işin
tahsilini gördüm üstelik yasa dışı bir şey de yapmıyorum. Ne yani, mesleğimde
tutundaysam ve insanlar bana geliyorsa benim suçum ne? Üstelik o beğenmediğin
mesleğim sayesinde her ay kart limitini kat ve kat yükseltiyorum üstelik
avukatıma ve bankama verdiğim basit bir talimatla.’’
Zaman aşımına uğramış cümlelerdi
bunlar ama getirisi hep can sıkan ve bayat ayrıntılardı yine Kumru’nun gözünde.
Hele ki; şu son iki gün.
Aslında kararsız olduğu kadar
zamansızdı da benliğiyle yüreğinin çeliştiği belki de vicdanının artık eskisi
kadar sızlamadığı.
Günler mademki torbaya giriyordu
kadın ve adam ayrı rollerini aykırı insanlarla oynuyorlardı ne önemi vardı ki
basit ayrıntıların da haddi hesabı yok iken?
Çalıntı roller de cabasıydı. Bazen
senaryoya dâhil olan bir hizmetçi bazen adamın cazibesine yenik üşen o asistan
kızlar bazense…
Her şeyin farkındaydı her ikisi de
ama sakladıkları kadar sakınıyorlardı da yeni bir hayata başlamak adına cesaret
edemedikleri her ne ise. Ne yani, bu saatten sonra ayrı yollara mı sapacaklardı
ya da öfkelerine yenik düşüp ayrılmış eşlerin mizansenine dahil olup kukumav
kuşu gibi tek kişilik hayatlar mı süreceklerdi?
Ayrıntılardan boğulan ailenin tek
çocuğu Bülent ise hiç mi hiç oralı değildi bu gündelik hır gürle-ya da dışarı
yansıttığı tablodan çok farklı o ruh halini gözlerden uzak yaşıyordu.
Keyfi gıcır arkadaşlarına da
özenmiyor değildi hani yine de savruk hayatları olan ebeveynlerine söz
geçirmenin imkânsızlığını bilip o da alıyordu mutsuzluktan ağzının payını.
Belki bir kelamı yetecekti aralarını düzeltmeye iyi de ne onu dinleyen vardı ne
de adam yerine koyan.
***
Yaş dönümünde hele ki bir kadın için,
en sıkıcı detay iken yeniden çocuk sahibi olamama olasılığı.
Kumru sanıyordu ki; yeniden dünyaya
bir çocuk getirmek her şeyin tek çözümüydü. Saplantı derecesinde kanıksamıştı
bu düşünceyi. Gitmediği ne doktor kalmıştı ne de hastane. Gördüğü tedavilerin
haddi hesabı yoktu üstelik bu da yetmezmiş gibi, gördüğü tedavilerle muazzam
kilo almıştı.
En yakın arkadaşları bile onu
tanımazdan geliyorlardı bazen gelişen paranoyalarına ek olarak saldırgan
kimliğini de özümsemişti neredeyse.
İki gündür birbirlerini değil görmek
aynı havayı telaffuz etmemek adına yine farklı saatlerde dolanıyorlardı evin
farklı katlarında. Belki de eski o tek odalı evlerindeki huzuru kolaçan
ediyorlardı birbirlerini görmezden gelip.
***
Kumru yaklaşık yarım saat baygın
vaziyette kalıp aniden açmıştı gözlerini.
Üstünü başını kolaçan etti ve ilk
evvel aklına gelen şeyi yapmaya karar verdi ne de olsa zamandan da mekândan da
lav edilmişti yoksa şeytan mıydı kollayan her nefesini ve her yürek atışını?
Şeytani duygular azıcık uzağında
dursaydı ya?
Bazı bazı gölgelere rast gelmişti
gözleri kapalıyken ve oğlunun çığlıklarını duymuştu sözüm ona kâbus bellediği
ama gerçekle örtüşüp örtüşmediğini de bilemediği.
Sahi, kâbus mu görmüştü ne de olsa
aldığı antidepresanların haddi hesabı yoktu zaten bu yüzden o son düşüğü
yapmamış mıydı?
‘’Anne, bana yardım et.’’diyen bir
sesti çalınan kulağına.
Yine karnını okşadı sonra saçlarını
elledi. Sahi, kaç gün olmuştu saç rengini değiştirmeyeli?
Ya kocası onu sonsuza kadar terk
ederse?
‘’Kendine gel’’diye haykırıp iki
tokat savurdu yüzüne.
Hayli sarsılmıştı aslında farkına
varmadığı çok şey vardı da bir şekilde içinin kararmasına da engel olamıyordu.
‘’Oğlumu özledim. Sesini duymak
istiyorum.’’
İyi de oğlunun cep numarasını bile
bilmezken…
‘’Ya, bana ihtiyacı varsa?’’ diye
mırıldandı sonra da vazgeçti bu düşüncesinden.
‘’Kazık kadar adam oldu artık.
Gerekirse babasını arar. Hem benim mini mini bebeklerim olacak. Onlara süt
vereceğim hem daha yaşım kaç ki? Belli mi olur sonra ve sonra yeniden hamile
kalırım.’’
Gözlerinden iki damla yaş gelmesine
bile izin vermeyecekti.
‘’Hayır, hayır, ağlamak yok. Hem
doktorum ne dedi? Üzülmek yasak. Ya, sonra doğmamış çocuklarım hastalanırsa?’’
İstemsiz bir çığlık çıktı boğazından
ve derken…
Ürkmüştü zira sessizliği bölen
telefonun sesi ile bölünmüştü geçici edindiği sözüm ona huzur.
Tele sekreter az sonra devreye
girerdi gerçi onu kurmasını da bilmiyordu lakin kocası idi madem o lanet
doğmamış bebeklerin babası, ne vardı yani, bir işe yarasın.
Ansızın irkildi Kumru duyduğu ses
ile.
‘’Anne, cevap ver. Lanet olası, cevap
ver.’’
İyi de oğlu şehir dışındaydı okul
takımı ile birlikte şimdi ne gereği vardı arayıp da rahatsız etmesinin?
‘’Bülent, söyle oğlum. İyi misin?’’
demesine gerek kalmadan…
‘’Babama ve sana ve doğmamış
kardeşlerime sunuyorum canımı. Al ve tepe tepe kullan doğmamış çocuklarını.
Dilerim ki, sana ettiğim lanetle asla gün yüzü görmezsin…’’demesinin ardından
duyduğu ses her şeyi açıklamasına yetti bu ansız telefon görüşmesinin. Tek bir
ses ve tok da üstelik hele ki ardından gelen Bülent’in son iniltisi gerçi bunca
zaman içerisinde onca iniltisine tanık olmamıştı ama.
Ve hattan düştü Bülent’in sesi.
Aramak zorundaydı oğlunu en azından
bunun bir şaka olup olmadığını anlayacak ve akabinde özrünü sunacaktı Bülent.
Öyle ya, ne hakkı vardı annesinin hayallerini çalmaya?
‘’Numarası, numarasını bilmiyorum.’’der
demez telefonda numaranın çıkıp çıkmadığına baktı. Hemen geri dönerse belki
ulaşırdı oğluna ya da:
‘’Ne gerek var, şimdi rahatımı
kaçırmaya?’’deyip banyoya yöneldi.
Derin bir sızı hissetti içinden
dışarı sızan buruk bir sızı ve gelen kanı gördü.
‘’Allah kahretsin, sırası mıydı
şimdi?’’
İşte yine kaybetmişti bebeğini
üstelik anlam veremediği o lanete de söylenirken ve ağlamaya başladı hıçkıra
hıçkıra. Öyle ya, bebeğini kaybetmişti, hem de koca bebeği Bülent’i üstelik ne
uğruna?
Pekişen iç sesiyle, salâvat getirdi
ve bıraktı kendini banyo penceresinden o dipsiz boşluğa belki de boşluk
demekten imtina ettiği ahretin girizgâhında çoktandır beklerken onu dünkü
hayalleri ve için için kavuşmayı dilediği hangi çocuğu ise sahip çıkmaktan aciz
kaldığı.