Tarihiyle Hesaplaşan Necip Fazıl
TARİH’LE HESAPLAŞAN NECİP FAZIL
Cumhuriyet nesilleri üzerinde en fazla etkiye sahip
mütefekkirlerden birisi şüphesiz Necip Fazıl’dır dersek yanlış bir tespitte
bulunmuş olmayız. Necip Fazıl’ı hakkında, getirdiği eleştiriler itibarıyla, eleştirmem
bir mecburiyettir. Kendimi, sonuçta Osmanlı’ya yapılan haksız eleştirilere
cevap verme durumunda hissediyorum. Necip Fazıl her zaman nev’i şahsına
münhasır bir kişilik olmuştur. Cumhuriyet kadroları ile her zaman kavgalı
olması bir yana tarihle de, kendisine hesap sorma misyonu yükleyecek keder
kavgalıdır. Necip Fazıl’ın Türkiye Muhafazakar gençliğinin üzerindeki emeğini
ve nüfuzunu göz ardı etmek gibi bir niyetim yok elbette ki. Ama onun Osmanlı
tarihine ve kişiliklerine getirdiği haksız eleştirileri de görmezden gelmek
mümkün değil. Kitaplarında tarihçi olmadığını özellikle belirten Necip Fazıl
maalesef ki II. Abdülhamid Han’a gösterdiği saygıyı Sultan Abdülaziz’e
göstermez. Baltacı Mehmed Paşa’ya hiç göstermez.
Osmanlı Devletinin son dönemi zaten çok tartışmalı bir dönemdir.
Cumhuriyet kadroları algı operasyonlarını gerileme ve çöküş dönemi üzerinden
yürütmüşlerdir. Eğer savunma ve karalama sadece gerileme ve çöküş dönemi
üzerinden yapılırsa, Osmanlı tarihinin geri kalan kısmına nereye
yerleştireceğiz? Tarihin tamamıyla hesaplaşamazsınız. Böyle bir iddia tamamen
temelsiz bir iddia olacağı gibi bu iddiayı ispatlamak zaten mümkün olmaz.
Merhum Necip Fazıl’ın Yeniçeriler hakkında yazdıkları ilginç, ilginç
olduğu kadar tarihi gerçeklerle uyumsuz aynı zamanda. Yeniçeri isimli kitabında
Hacı Bektaş’ı Veli’nin Yeniçerilere dua ettiği efsanesine inandığı belli olan
Necip Fazıl, acaba gerçekten Orhan Bey ile Hacı Bektaş Veli arasındaki uzun
tarihsel zamandan habersiz miydi? Ki artık elimizdeki tarihi veriler Yeniçeri
ocağının Orhan Bey zamanında değil I. Murad zamanında kurulduğunu
kesinleştirmiştir.
Necip Fazıl’ın ağır eleştirilerinden nasibini alan tarihi
şahsiyetlerden birisi de Yıldırım Bayezid’dir. Yıldırım Bayezid’i içki
müptelalığı ve kardeş katlini başlatmakla itham eder. Halbuki Yıldırım Bayezid
zamanı, taht mücadelelerinde şehzadelerin katledilmesinin ilk örneği olmadığı
gibi son örneği de olmamıştır. Babası I. Murad Hüdavendigar’a önce oğlu Savcı, ardından
kardeşleri Halil ve İbrahim isyan etmişler isyanın bedelini de ödemişlerdi. Peki
mesela Savcı Bey başarılı olsaydı I. Murad Hüdavendigar’a ne olacaktı? Veya
ağabeyi Yıldırım Bayezid’in sultan seçilmesinden memnun olmayan şehzade Yakup
bir darbeyle başarılı olsaydı Yıldırım Bayezid’in sonu nasıl olacaktı? Şehzade
Mustafa başarılı olsaydı yeğeni II. Murad’ın yaşamasına izin verecek miydi?
Büyük bir ihtimalle böyle bir şey mümkün olmayacaktı. Tahta her kim oturursa
otursun rakibini/rakiplerini etkisiz hale getirecekti.
Necip Fazıl’ın Yıldırım Bayezid’e getirdiği bir başka eleştiri
sultanın aşırı özgüveni sebebiyle Ankara savaşını kaybetmesidir. Kuruluş ve
gelişme dönemindeki bütün Osmanlı sultanları bilhassa savaş konusunda aşırı
özgüven içinde değiller miydi? Fatih Bizans elçilerine ” Benim kudretimin
ulaştığı yere İmparatorunuzun hayalleri bile ulaşamaz” derken özgüvenini ortaya
koymamış mıydı? Farklı bir açıdan sorarsak Savcı Bey babası I. Murad’a isyan
ederken bu özgüveniyle isyan etmemiş miydi?
Necip Fazıl’ın Yıldırım Bayezid’e yönelik içki içtiği yönünde sert
eleştirileri vardır. Orhan Bey zamanından itibaren, gayri Müslimlerin kendi
toplumları için içki ürettikleri ve sattıklarını biliyoruz. Yıldırım Bayezid
veya başka sultanlar ve/veya şehzadeler içki içerler miydi? Bu soruya
kesinlikle hayır veya evet cevabını vermek mantıksızlık olacaktır. Osmanlı
tarihlerinde de bazı padişahların iyş-ü işrete meraklı oldukları, hatta ayyaş
oldukları yazılı. İyş-ü işret ve ayyaş kelimelerini bu günkü anlamlarıyla
düşünürsek yüzeysel bir yargıyla, başta Yıldırım Bayezid (Akgündüz Y. Bayezid’in
Zeyniyye tarikatına intisabı olduğunu yamaktadır.) ve II. Murad olmak üzere
sultanların içki müptelası olduklarını söyleyebiliriz. Ama İy-ü veya iyşü işret
ve ayyaş kelimelerinin Arapça-Osmanlıca karşılıklarına göre düşünürsek içki müptelalığı
yargısı boşlukta kalacaktır. Mesela ayyaş: Hayatını dolu dolu yaşayan
demektir.-Peygamber Efendimiz (sav)in Ayyaş bin Rebi adında bir sahabesi vardır
ve Peygamber Efendimiz (sav) bu sahabenin ismini değiştirmemiştir-(İnternette
Osmanlıca-Türkçe sözlüklere bakabilirsiniz.)Dindar birinin hayatını dolu dolu
yaşaması ile farklı bir hayat tarzı olan birinin hayatını dolu dolu yaşaması
aynı manaya gelmez. Ahmet Akgündüz’ün Bilinmeyen Osmanlı kitabında yazdığına
göre îş=yaşama, işret=keyifli hayat ve eğlence demektir. Kabul edersiniz
ki bu da tamamen kişisel yorum ve hayat tarzına bağlıdır. Kaldı ki Osmanlı’da
ulemanın ve Şeyhlerin sultanlar üzerindeki nüfuzları bilinirken bilhassa
kuruluş ve gelişme döneminde sultanların içki müptelalığı bana mantıksız
geliyor.
II. Murad hakkındaki iddia ise yabancı bir elçiye aittir. Bildiğim
kadarıyla Osmanlı sultanlarının divan üyeleri dışındaki insanlarla yemek yemek
gibi bir adetleri yoktu. Divan üyeleriyle yemek yeme adetini Fatih kaldırdı. Sultanların
herkesle birlikte yemek yememeleri, genetik olarak Damla (nikris hastalığından
muzdarip olmaları (damla hastalığının son evresi çok ağrılı geçer) yanlış
yorumlanmış olabilir mi acaba? Osmanlı devletinin kendine özgü protokol
kuralları vardır (Mesela II. Bayezid zamanında Rus elçisi temiz olmadığı, kötü
koktuğu için sultanın huzuruna alınmadığı gibi ülkesine geri gönderilmiştir.)
Protokol kuralları gereği yabancı elçilerin sultanla yemek yemeleri pek te
mümkün değildir. Yukarıda yazdıklarımın tamamına göre bir düşünce tarzı
geliştirirsek sultanların (şehzadelerin demiyorum, onların içkiye ulaşmaları
veya bağımlı olmaları daha kolaydı.)içki müptelalığı bana mantıksız geliyor ama
yine de olmaz olmaz deme, olmaz, olmaz diyerek bu
konudaki cümlelerimi bağlamak istiyorum.
Göreceliğin reddi, mutlağın evine avdeti arzusuyla yanıp
kavrulan Necip Fazıl bu yüzden ‘modern’dir ve Ahmed Cevdet Paşa gibi geleneğin
kendi halindeki akışına tevekkülle katlanış ve onu diriltmek veya
uyandırmak gibi kategoriler halinde formüle etmekten kaçınış şeklinde karşımıza
çıkan ananevî ulema tavrından bir kopuşu temsil ettiği bariz bir fark
olarak karşımıza çıkar. Necip Fazıl’ın bu tavrı bağlı olduğu tasavvuf
ekolü itibarıyla da ilginçtir. Yukarı kısımlarda yazdığım gibi Ehl-i Sünnet
tasavvufu öz itibarıyla muhaliftir, İslam’ı yaşama adına pek çok eziyete maruz
kalsa da-İmamı Rabbani gibi) tarihinin hiçbir döneminde Necip Fazıl benzeri bir
muhalefet sergilememiştir. Ne yaşadığı döneme nede tarihe karşı. Bağlı olduğu
Seyyid Abdülhakim Arvasi’nin de Necip Fazıl benzeri bir muhalefeti olduğunu
duymadığım gibi okumadım.
Necip
Fazıl’ın aşağılamalarından Kanuni Mirasyedi, saltanat dönemi de çöküşün
başlangıcı olarak nasibini alır. Kanuni dönemini eleştirirken aynı zamanda
karşı çıktığı Resmi tarihle de bir şekilde örtüşmekte olan Necip Fazıl Derin
Tarih dergisinin ilgili sayısında, Orhan Okay’ın ifadesiyle gerek yakın tarih
olayları gerekse kişiler hakkında yanlış, kırıcı, zaman zaman birbiriyle
çelişen olumlu, olumsuz değer yargıları olan (Derin Tarih 2016 Mayıs) ve
kendisine Üstad diye hitap etmeyenlere kızacak kadar da ego sahibidir. (B.İbrahimhakkıoğlu,Derin
Tarih)Eleştirileriyle Yalan Söyleyen Tarih gibi bir tez onun sayesinde
vücut bulmuş ve halen de yaşamaktadır.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.