
...
O pencereyle yaşamak, hayatta kalmanın en sancılı şekliydi.
İzleyip dokunamamak. Bilip değiştirememek. Var olup görünmemek.
Belki de ruhunun gizli odalarına açılan tek kapı. O pencere, aynadan farklı olarak, sadece görüneni değil, içsel dünyamın sınırlarını da gösteriyordu.
Karanlık görünmez bir açık yara, seçimlerini, ilişkilerini, sesini ve hatta kim olduğuyla alakalı fikirlerini şekillendiriyordu.
Bilinçli hale getirilmeyen şeyler, kader olarak tekrarlanmaya devam ediyordu. Hassas ruhları etkisi altına alan kader, anneyle ilgili görülmeyen, hissedilmeyen veya yüzleşilmeyen şeyleri tamamen etkiliyordu.
Yaşadığı şehri, konuştuğu dili, çalışmakta olduğu işi değiştirmiş olsa bile, eş ve çocuklarıyla düzenli bir hayatı olsa bile, içerideki anne imajı kendi sezgilerinden daha yüksek sesle konuşuyor, hissediş ve davranışlarını beliriyorsa gerçek konuşması gereken anne değil, kendi içinde oluşturduğu anne imajıydı. Ama bunu da anlayabilecek bir bilinç taşımıyordu.
Ayna sabitti, değişmez bir gerçeklik sunardı. Oysa iç pencere, zamanla değişen, kırılan, yeniden tamir edilen, bazen puslanan bazen berraklaşan bir manzaralar sunardı. Hayatın durmadan değişen düşler dünyası sunduğu gibi… Okunan okul, yaşanan şehir, ekilen tarlalar, evdeki eşyalar, binilen arabalar birer birer değişiyordu. Giyilen elbiseler, kullanılan kelimeler, yüzdeki gülümsemeler, yenilen yemekler, gezilen arkadaşlar, hoşlanılan renkler ve zevkler hepsi bir bir değişiyordu. Zihin yaşananları sözelleştiriyor, yaşanılanların arasına giriyordu.
Orada, geçmişin hayaletleri dolaşır, geleceğin umutları titrer ve en önemlisi kendisiyle yüzleşmemin derinliği gizlenirdi. Bazen aynaya bakmak, sadece var olduğunu hatırlatırdı. Ama o iç pencereye bakmak, “Ben kimim?” sorusunu defalarca sormak, kendi karanlığında yolumu bulmaya çalışmak demekti. Ve bu, çok daha cesaret, çok daha sabır gerektiriyordu. İşte o yüzden, kelimelerle yüzleşmek, aynaya bakmaktan daha zordu. Çünkü kelimeler, iç pencerenin camına vurmuş birer dokunuş, ruhun kırılganlığını ve gücünü aynı anda ortaya çıkaran aynalardı.
Lena hemşire, kapıyı hafifçe aralayıp içeriye girdiğinde, odada yorgun ama dimdik bir duruşu vardı. Yabancı olduğu belli olan kadın, biraz solgun, biraz da içe kapanıktı. Gözlerindeki hüzün, kelimelerden çok daha fazlasını anlatıyordu.
İnce ve narin elleri, serumun ritmine uyum sağlıyor, ancak vücudu yılların yükünü taşıyor gibiydi. Teninde soluk bir ton vardı,
Polonya’nın soğuk kış günlerinden mi, yoksa hastalığın getirdiği yorgunluktan mı emin olunmazdı. Saçları, eskiden parlak ve canlıymış gibi, şimdi mat ve hafif dağınıktı. Yüzündeki çizgiler, acı ve kayıpların izlerini saklıyor, ama aynı zamanda içinde bir direnç ve yılmazlık da barındırıyordu.
Lena, bu kadının gözlerine bakarken, derinlerde bir yerde sakladığı o sessiz savaşın farkındaydı.
Vedia… adını hatırlamaya çalıştı kendi kendine.
Farklı bir ülkeden, farklı bir hayatın yükünü taşıyan bu kadın, burada yalnızdı; ama bir o kadar da güçlü kalabilmek için kendisiyle savaşıyordu.
Hemşire, nazikçe yaklaştı.
Vedia’nın elini tuttu ve tatlı bir Polonyaca ile, “Wszystko będzie dobrze” — “Her şey yoluna girecek” — dedi.
Lena nazikçe elini tutarken, kadın hafifçe gözlerini kaldırdı ve zor da olsa bir sesle, “Umarım…” dedi.
...
Devamı Var
...