Tema
Üye Ol Giriş Yap
Anasayfa Şiir Deneme Hikaye Makale Serbest Kürsü Yazarlar Forum Sohbet Online Üyeler
(0 oy)

Muhasibi Ve Er Riaye Li Hukukillah

MUHASİBİ ve er-RİÂYE Lİ-HUKÛKİLLAH

 

el-Müntehabat adlı eserde “ nefsin ayıpları konusunda ilk tahlilleri yapan kişi” olarak vasfedilen Abû Abdillah Haris b. Esed el-Anazi (Muhasibi) döneminin en seçkin sufi ve alimlerinden birisi olup, o dönemin fikri gelişmelerin merkezlerinden Basra’da doğdu Bağdat’ta yetişti.  İmam Şâfiî’nin öğrencisi olduğu nakledilmektedir.

İbn Küllâb ve Ebü’l-Abbas el-Kalânisî ile birlikte Ehl-i sünnet kelâmının kurucularından sayılan Muhâsibî çalışmalarında Ehl-i sünnet akîdesine karşı zararlı kabul ettiği bütün akımların bid‘at olduğunu ortaya koymuş, çeşitli vesilelerle Mu‘tezilî, Râfizî, Mürciî ve Hâricîler’i eleştirmiş, özellikle Mu‘tezile ile olan tartışmalarında onların akılcı metodunu kullanmıştır.

Kelâm, hadis, fıkıh ve tasavvufta otorite olan Muhasibi, lakabını derûnî hayatında kendi nefsini devamlı hesaba çekmesi ve kontrol altında tutması sebebiyle almıştır. İbn Mülekkan da onun nefis muhasebesi hakkında şöyle söylediğini aktarır: Muhabbet demek, her şeyinle Mahbûb (Allah)’a yönelmen, sonra O’nu kendi nefsine, ailene ve malına tercih etmen, en sonunda da O’na olan muhabbetinin her zaman kusurlu olduğunu bilmen demektir.” Nitekim Macit Fahri de‚ onun tasavvufu nefis muhasebesinin ve Mahbub yolunda en ağır sıkıntılara katlanmaya hazır olma şeklinde iki temel rükne dayanır.” Cümleleriyle bu durumu teyit etmektedir. Aynı zamanda Şeyh Abdullah b. Halif’in‚ “Pirlerimizden şu beş kişiyi kendinize örnek alıp hallerine uyunuz.‛ diye takdir ettiği beş pirden biri olan Muhasibî, baba mirasını zühd ve veraı’ndan veya fıkhî bir saikle reddetmiştir.   

Muhasibî, hayatı boyunca ilk önce farz ve vacip gibi fıkhın gerektirdiği zahiri amellere riayete, daha sonra nafile, zühd ve vera’a müteallik ibadetlere eğilmiş, sadece iç murakabe ve ihlâsla kalıp ibadetler hususunda gevşeklik göstermemiş, her ikisini de bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak telakki etmiştir. Muhasibî zahir ilimlerine derinlemesine vakıf olmakla birlikte, her şeyden önce sistemci bir sûfî idi. Tasavvuf tarihinde hemen tamamı Ehl-i Sünnet’ten olan bin kadar sûfî içerisinde onun yeri bu yüzden oldukça farklıdır.

Muhâsibî sûfîlerin şathiye türündeki ifadelerinden uzak durmayı tercih etmiş ve Ebû Hamza el-Bağdâdî gibi şathiyyâta meyilli talebelerine sert uyarılarda bulunmuştur. İbn Hafîf şeriatla tasavvufu birleştiren beş şeyh arasında Muhâsibî’nin adını da sayar.

Muhâsibî’nin tasavvufî düşüncesinin temel kavramları zühd, nefis muhasebesi ve havf ile recâ şeklinde özetlenebilir. Nefsin sürekli muhasebe altında tutulması gerektiğini söyleyen Muhâsibî nefsin kendisinden çok nitelikleri üzerinde durmayı tercih etmiştir.

Ancak o, Ehl-i Sünnet anlayışına kendine özgü bir yorum getirmektedir. O dönemin resmi devlet mezhebi durumunda olan Mutezile’ye olduğu gibi Ahmed b. Hanbel (ö. 855)’in temsil ettiği Ehl-i Sünnet’e de karşı bazı fikirleri vardı. O, her ikisinin de vusûle kâfi gelemeyeceğini düşünüyordu. Ancak onun, hakiki marifet, hakiki kulluk, sonsuz ihlâs, bütün varlığını kuşatacak bir takva anlayışı ve dinin bütün külliyatı ve cüz’iyyatı ile birlikte gaye ve vesileleriyle iyice öğrenilmesi yolunu ihdas ederek başlattığı sûfiyane irşad, Bağdat’ta herhalde devletin payitahtında kelam meselelerine kadar uzanınca İbn Hanbel’le çatışmaya girdi. Esasen İbn Hanbel’in Muhasibî’den farklı bir düşüncesi yoktu. Ancak Mutezile’yi onların görüşleriyle eleştirmek için görüşlerini ayrıntılı anlatması, İbn Hanbel’in tepkini çekmiştir. İmam Hanbel’e göre Muhasibî’nin Mutezile’ye reddiye yazarken onlara ait görüşlere uzun uzadıya yer verip - ister istemez- böyle bid’atçi fikirlerin ümmet arasında yayılmasına yardım ettiğini gösteriyordu.

Bu sürtüşme İbn Hanbel lehine sonuçlanınca gözden düşen, kitapları yasaklanan Muhasibî, halkın bu zata olan aşırı bağlılığından çekinerek bir yere gizlenmiş, tek kuruşa muhtaç durumda vefat ettiğinde cenazesine sadece dört kişi katılmıştı.

Muhasibî, Gazzâlî’nin manevi hocasıdır. er-Riâye, onun İhyau Ulumi’d-Din’inin adeta orijinalidir. Gerçekten de ikisini karşılaştırdığımızda, İhya’nın neredeyse er-Riâye’nin tefsiri mahiyetinde olduğu düşüncesine kapılırız. Üstelik İhya’nın pek çok yerinde, Muhasibî’ye açık referanslar yapılmaksızın, er-Riâye’den aynen iktibaslara da rastlayabilmekteyiz. Bu konuda müstakil bir araştırma yapılırsa, iki mutasavvıf ve iki eseri arasındaki şekil ve muhteva benzerliği daha etraflı ve daha net görülebilir.

er-Riâye, ilk önce Allah’ın hukukuna riayet etmenin ne demek olduğunu felsefi denebilecek derin tahlillerle izah etmektedir. Muhasibî, Allah’ın hukukundan neyi kastettiğini teker teker açıklar.

Tasavvuf tarihi içinde Muhasibî’nin yeri, öteki sûfî-mutasavvıflardan oldukça farklıdır. O, öteki sûfî ve mutasavvıflardan sadece birisi değildir. Kendisinden birkaç yüz yıl sonra kaleme alınacak olan tasavvuf klasiklerinin ilk ve en sistemli örneğini o, otuz küsura yaklaşan eserleriyle ve belki de sadece er-Riâye gibi sistemli eseriyle vermiş bulunmaktadır.

Mutasavvıfımız, ahlakı ve dolayısıyla dindarlığı bilgi ve akla dayanmaktadır. Muhasibî şöyle diyerek bu görüşünü temellendirmeye çalışır: O halde kul karşılaştığı herhangi bir dürtünün ne olduğunu anlayabilecek şekilde, bu dürtülere delalet eden motivasyonu bilmek suretiyle dikkatli ve teennili davranmak zorundadır. Böyle yaptığı takdirde Kitap ve Sünnet’i kendisine kılavuz edinmiş olur. Ancak aklıyla istikrarlı davranmaz ve ilmi de kendisine kılavuz edinmezse, ne kendine faydalı olanı ne de zararlı olanı ayırt edebilir. Bazı hakîmler: ‘Eğer aklın tutkuya üstün gelmesini istiyorsan sonucunu kestirinceye kadar önemli bir işe girişme.’ demişlerdir.‛

Din, Muhasibî’nin sadece ilgi alanlarından biri değildir. Aynı zamanda insanın varlık bütünlüğünü anlamlandıran bir süreçtir.  Riyâ konusunda ilk sûfîler üzerinde derin etkiler bırakan yaklaşımları Muhâsibî’de melâmetî damarın varlığına işaret etmektedir. Onun gençlik çağlarında oldukça katı bir zühd anlayışına sahip bulunduğu belirtilmektedir. Bu dönemde yazdığı en-Neṣâʾiḥu’d-dîniyye’de mal edinmeyi büyük bir fitne olarak görerek mala karşı açık tavır almış, daha sonra yazdığı Kitâbü’l-Mesâʾil fi’z-zühd ve Kitâbü’l-Mekâsib’de ise malın kendisinin değil kalpteki mal sevgisinin insan için tehlikeli sayılacağını söylemiş, bu hataya düşülmemesi şartıyla mal sahibi olmakta bir sakınca görmemiştir.

   Muhasibî, tipik riyakâr portresi çizerek süblimasyona yalın bir örnek vermektedir: Riyada din ve dünyayı birleştirerek davranışta bulunan kimseler vardır. (Bu tip insanlar) ihtiyacı için hızla yürür, hızla konuşur. Yalnız başına kaldığında eski haline geri döner. Bu durum şu adamınkine benzer: Bir ihtiyacı için hızlıca yürür. Veya oturur, kalkar, döner. Kendisini vakarlı, huşu ve sekinet ehli bir insan olarak görmelerini istediği din ve dünya ehlinden bazıları onu gördükleri zaman, kendisine yürüyüşünde ‘hafif meşrepli adam’ dememeleri için, yürüyüşünde edalı ve oturaklı bir tutum takınır, başını eğer ve hatalı bir kul olduğu görüntüsünü vermeye çalışır. Yine aynı şekilde, tez canlı davranışlardan kaçınır. Daha önce hiç vaki olmadığı şekilde huşulu bir edayla konuşur. Ancak ne Allah’ın azametini ne de ahireti anmak onda herhangi bir korku ve ürperti meydana getirir. Onun korku ve ürpertisi, yalnız bu durumundan haberdar olanlar içindir.

Muhasibi’ye göre akıl, ilim, düşünce ve kalbin en tehlikeli hastalıkları riya, kibir, hased, böbürlenme, gurur, dünya sevgisi, soy-sopla övünme vs. dir. Bunlardan din ve dinî duygu çıkmaz. Uzun süre kamufle de edilemezler. Uzun ömürlü olmalarının tek nedeni nefis muhasebesini bırakmaktır. Oysa Allah’ı ve O’nun haklarına riayeti isteyen (mürid) insanın en esaslı görevi, sürekli nefis muhasebesi yapmaktır.

            (Haris şöyle demiştir): Allah‟ın haklarını gözetmek ve onları gerçekleştirmek konusunda sorduğun soruya gelince, bu, devrinde yaşayan insanların çoğunun yitirdikleri olağanüstü bir durum hakkında soruyorsun, demektir. Bu, Allah‟ın peygamberler ve sevdiklerini sorumlu tuttuğu bir iştir. Çünkü onlar, O‟na (cc) verdikleri sözü tutmuş, talimatını ciddiye almışlardır. Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Fatıma, yani Hz. Peygamberin kızının bizzat rivayetine göre bu konuda peygamberimiz şöyle demiştir: Korktukları her şeyden emin bulundukları zamanda büyük hükümranlık onlarındır. Ulaşmayı istedikleri ve emellerinin ulaşmadığı her şeyde başarılı olmuşlardır. Allah‟ın onlara, kendi yüzünü (vechini) göstermeyi vaat ettiği doğruluk makamında bulunmaktadırlar. Allah orada onlara kendinin temaşası ve hoşnutluğu gibi en büyük ikramını ulaştırır. Çünkü onlar, uhdelerine verilen, kendilerinden gözetmeleri istenen, kısacası Allah‟ın gerçekleştirilmesini istediği her şeyi korumuşlardır. Kuşkusuz Allah, Hz. Peygamberin - Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz buyurduğu gibi, ahdinin ve hakkının gözetilmesini emretmiştir.

 Şahin FİLİZ Prof. Dr. Akdeniz Üniversitesi TASAVVUF KLASİKLERİ Editor Prof. Dr. Ethem CEBECİOĞLU Ankara, 2010 Erkam Yayınları ZAFER ERGİNLİ DİA

Sitede Önceki / Sonraki
Yazarın Önceki / Sonraki
Oylama
0 (0 oy)
  • Yorumlar 0
  • Yorum Yaz
  • Tebrikler
  • Beğenenler
  • Popüler Yazıları
Yükleniyor...

Yorum yazmak için giriş yapın.

edebiyatevi.com

Muhasibi Ve Er Riaye Li Hukukillah

Mustafa ESER Mustafa ESER