Muhasibi Ve Er Riaye Li Hukukillah
MUHASİBİ ve er-RİÂYE Lİ-HUKÛKİLLAH
el-Müntehabat adlı eserde “
nefsin ayıpları konusunda ilk tahlilleri yapan kişi” olarak vasfedilen
Abû Abdillah Haris b. Esed el-Anazi (Muhasibi) döneminin en seçkin sufi ve
alimlerinden birisi olup, o dönemin fikri gelişmelerin merkezlerinden Basra’da
doğdu Bağdat’ta yetişti. İmam Şâfiî’nin öğrencisi olduğu
nakledilmektedir.
İbn Küllâb
ve Ebü’l-Abbas el-Kalânisî ile birlikte Ehl-i sünnet kelâmının kurucularından
sayılan Muhâsibî çalışmalarında Ehl-i sünnet akîdesine karşı zararlı kabul
ettiği bütün akımların bid‘at olduğunu ortaya koymuş, çeşitli vesilelerle
Mu‘tezilî, Râfizî, Mürciî ve Hâricîler’i eleştirmiş, özellikle Mu‘tezile ile
olan tartışmalarında onların akılcı metodunu kullanmıştır.
Kelâm,
hadis, fıkıh ve tasavvufta otorite olan Muhasibi, lakabını derûnî hayatında
kendi nefsini devamlı hesaba çekmesi ve kontrol altında tutması sebebiyle
almıştır. İbn Mülekkan da onun nefis muhasebesi hakkında şöyle söylediğini
aktarır: “ Muhabbet demek, her şeyinle Mahbûb (Allah)’a
yönelmen, sonra O’nu kendi nefsine, ailene ve malına tercih etmen, en sonunda
da O’na olan muhabbetinin her zaman kusurlu olduğunu bilmen demektir.” Nitekim Macit
Fahri de‚ onun tasavvufu nefis muhasebesinin ve Mahbub yolunda
en ağır sıkıntılara katlanmaya hazır olma şeklinde iki temel rükne dayanır.”
Cümleleriyle bu
durumu teyit etmektedir. Aynı zamanda
Şeyh
Abdullah b. Halif’in‚ “Pirlerimizden şu beş kişiyi
kendinize örnek alıp hallerine uyunuz.‛ diye takdir ettiği beş pirden biri olan
Muhasibî, baba mirasını zühd ve veraı’ndan veya fıkhî bir saikle reddetmiştir.
Muhasibî,
hayatı boyunca ilk önce farz ve vacip gibi fıkhın gerektirdiği zahiri amellere
riayete, daha sonra nafile, zühd ve vera’a müteallik ibadetlere eğilmiş, sadece
iç murakabe ve ihlâsla kalıp ibadetler hususunda gevşeklik göstermemiş, her
ikisini de bir bütünün ayrılmaz parçaları olarak telakki etmiştir. Muhasibî
zahir ilimlerine derinlemesine vakıf olmakla birlikte, her şeyden önce sistemci
bir sûfî idi. Tasavvuf tarihinde hemen tamamı Ehl-i Sünnet’ten olan bin kadar
sûfî içerisinde onun yeri bu yüzden oldukça farklıdır.
Muhâsibî
sûfîlerin şathiye türündeki ifadelerinden uzak durmayı tercih etmiş ve Ebû
Hamza el-Bağdâdî gibi şathiyyâta meyilli talebelerine sert uyarılarda
bulunmuştur. İbn Hafîf şeriatla tasavvufu birleştiren beş şeyh arasında Muhâsibî’nin
adını da sayar.
Muhâsibî’nin
tasavvufî düşüncesinin temel kavramları zühd, nefis muhasebesi ve havf ile recâ
şeklinde özetlenebilir. Nefsin sürekli muhasebe altında tutulması gerektiğini
söyleyen Muhâsibî nefsin kendisinden çok nitelikleri üzerinde durmayı tercih
etmiştir.
Ancak
o, Ehl-i Sünnet anlayışına kendine özgü bir yorum getirmektedir. O dönemin
resmi devlet mezhebi durumunda olan Mutezile’ye olduğu gibi Ahmed b. Hanbel (ö.
855)’in temsil ettiği Ehl-i Sünnet’e de karşı bazı fikirleri vardı. O, her
ikisinin de vusûle kâfi gelemeyeceğini düşünüyordu. Ancak onun, hakiki marifet,
hakiki kulluk, sonsuz ihlâs, bütün varlığını kuşatacak bir takva anlayışı ve
dinin bütün külliyatı ve cüz’iyyatı ile birlikte gaye ve vesileleriyle iyice
öğrenilmesi yolunu ihdas ederek başlattığı sûfiyane irşad, Bağdat’ta herhalde
devletin payitahtında kelam meselelerine kadar uzanınca İbn Hanbel’le çatışmaya
girdi. Esasen İbn Hanbel’in Muhasibî’den farklı bir düşüncesi yoktu. Ancak
Mutezile’yi onların görüşleriyle eleştirmek için görüşlerini ayrıntılı
anlatması, İbn Hanbel’in tepkini çekmiştir. İmam Hanbel’e göre Muhasibî’nin
Mutezile’ye reddiye yazarken onlara ait görüşlere uzun uzadıya yer verip -
ister istemez- böyle bid’atçi fikirlerin ümmet arasında yayılmasına yardım
ettiğini gösteriyordu.
Bu
sürtüşme İbn Hanbel lehine sonuçlanınca gözden düşen, kitapları yasaklanan
Muhasibî, halkın bu zata olan aşırı bağlılığından çekinerek bir yere gizlenmiş,
tek kuruşa muhtaç durumda vefat ettiğinde cenazesine sadece dört kişi
katılmıştı.
Muhasibî,
Gazzâlî’nin manevi hocasıdır. er-Riâye, onun İhyau Ulumi’d-Din’inin adeta
orijinalidir. Gerçekten de ikisini karşılaştırdığımızda, İhya’nın neredeyse er-Riâye’nin tefsiri mahiyetinde olduğu
düşüncesine kapılırız. Üstelik İhya’nın pek çok yerinde, Muhasibî’ye açık
referanslar yapılmaksızın, er-Riâye’den aynen
iktibaslara da rastlayabilmekteyiz. Bu konuda müstakil bir araştırma yapılırsa,
iki mutasavvıf ve iki eseri arasındaki şekil ve muhteva benzerliği daha etraflı
ve daha net görülebilir.
er-Riâye, ilk önce
Allah’ın hukukuna riayet etmenin ne demek olduğunu felsefi denebilecek derin
tahlillerle izah etmektedir. Muhasibî, Allah’ın hukukundan neyi kastettiğini
teker teker açıklar.
Tasavvuf
tarihi içinde Muhasibî’nin yeri, öteki sûfî-mutasavvıflardan oldukça farklıdır.
O, öteki sûfî ve mutasavvıflardan sadece birisi değildir. Kendisinden birkaç
yüz yıl sonra kaleme alınacak olan tasavvuf klasiklerinin ilk ve en sistemli
örneğini o, otuz küsura yaklaşan eserleriyle ve belki de sadece er-Riâye gibi sistemli eseriyle vermiş
bulunmaktadır.
Mutasavvıfımız,
ahlakı ve dolayısıyla dindarlığı bilgi ve akla dayanmaktadır. Muhasibî şöyle
diyerek bu görüşünü temellendirmeye çalışır: O halde kul
karşılaştığı herhangi bir dürtünün ne olduğunu anlayabilecek şekilde, bu
dürtülere delalet eden motivasyonu bilmek suretiyle dikkatli ve teennili
davranmak zorundadır. Böyle yaptığı takdirde Kitap ve Sünnet’i kendisine
kılavuz edinmiş olur. Ancak aklıyla istikrarlı davranmaz ve ilmi de kendisine
kılavuz edinmezse, ne kendine faydalı olanı ne de zararlı olanı ayırt edebilir.
Bazı hakîmler: ‘Eğer aklın tutkuya üstün gelmesini istiyorsan sonucunu
kestirinceye kadar önemli bir işe girişme.’ demişlerdir.‛
Din,
Muhasibî’nin sadece ilgi alanlarından biri değildir. Aynı zamanda insanın
varlık bütünlüğünü anlamlandıran bir süreçtir.
Riyâ
konusunda ilk sûfîler üzerinde derin etkiler bırakan yaklaşımları Muhâsibî’de
melâmetî damarın varlığına işaret etmektedir. Onun gençlik çağlarında oldukça
katı bir zühd anlayışına sahip bulunduğu belirtilmektedir. Bu dönemde
yazdığı en-Neṣâʾiḥu’d-dîniyye’de mal edinmeyi büyük bir fitne
olarak görerek mala karşı açık tavır almış, daha sonra yazdığı Kitâbü’l-Mesâʾil
fi’z-zühd ve Kitâbü’l-Mekâsib’de ise malın kendisinin
değil kalpteki mal sevgisinin insan için tehlikeli sayılacağını söylemiş, bu
hataya düşülmemesi şartıyla mal sahibi olmakta bir sakınca görmemiştir.
Muhasibî, tipik riyakâr portresi çizerek
süblimasyona yalın bir örnek vermektedir: Riyada din ve dünyayı
birleştirerek davranışta bulunan kimseler vardır. (Bu tip insanlar) ihtiyacı
için hızla yürür, hızla konuşur. Yalnız başına kaldığında eski haline geri
döner. Bu durum şu adamınkine benzer: Bir ihtiyacı için hızlıca yürür. Veya
oturur, kalkar, döner. Kendisini vakarlı, huşu ve sekinet ehli bir insan olarak
görmelerini istediği din ve dünya ehlinden bazıları onu gördükleri zaman,
kendisine yürüyüşünde ‘hafif meşrepli adam’ dememeleri için, yürüyüşünde edalı
ve oturaklı bir tutum takınır, başını eğer ve hatalı bir kul olduğu görüntüsünü
vermeye çalışır. Yine aynı şekilde, tez canlı davranışlardan kaçınır. Daha önce
hiç vaki olmadığı şekilde huşulu bir edayla konuşur. Ancak ne Allah’ın
azametini ne de ahireti anmak onda herhangi bir korku ve ürperti meydana
getirir. Onun korku ve ürpertisi, yalnız bu durumundan haberdar olanlar
içindir.
Muhasibi’ye
göre akıl, ilim, düşünce ve kalbin en tehlikeli hastalıkları riya, kibir,
hased, böbürlenme, gurur, dünya sevgisi, soy-sopla övünme vs. dir. Bunlardan
din ve dinî duygu çıkmaz. Uzun süre kamufle de edilemezler. Uzun ömürlü
olmalarının tek nedeni nefis muhasebesini bırakmaktır. Oysa Allah’ı ve O’nun
haklarına riayeti isteyen (mürid) insanın en esaslı görevi, sürekli nefis
muhasebesi yapmaktır.
(Haris şöyle demiştir): Allah‟ın haklarını gözetmek ve onları
gerçekleştirmek konusunda sorduğun soruya gelince, bu, devrinde yaşayan
insanların çoğunun yitirdikleri olağanüstü bir durum hakkında soruyorsun,
demektir. Bu, Allah‟ın peygamberler ve sevdiklerini sorumlu tuttuğu bir iştir.
Çünkü onlar, O‟na (cc) verdikleri sözü tutmuş, talimatını ciddiye almışlardır.
Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Fatıma, yani Hz. Peygamberin kızının bizzat
rivayetine göre bu konuda peygamberimiz şöyle demiştir: Korktukları her şeyden
emin bulundukları zamanda büyük hükümranlık onlarındır. Ulaşmayı istedikleri ve
emellerinin ulaşmadığı her şeyde başarılı olmuşlardır. Allah‟ın onlara, kendi
yüzünü (vechini) göstermeyi vaat ettiği doğruluk makamında bulunmaktadırlar.
Allah orada onlara kendinin temaşası ve hoşnutluğu gibi en büyük ikramını
ulaştırır. Çünkü onlar, uhdelerine verilen, kendilerinden gözetmeleri istenen,
kısacası Allah‟ın gerçekleştirilmesini istediği her şeyi korumuşlardır.
Kuşkusuz Allah, Hz. Peygamberin - Hepiniz
çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz buyurduğu gibi,
ahdinin ve hakkının gözetilmesini emretmiştir.
- Yorumlar 0
- Yorum Yaz
- Tebrikler
- Beğenenler
- Popüler Yazıları
Yorum yazmak için giriş yapın.