TASAVVUF-ŞERİAT
Günümüzde
toplumun bir kesimi tarafından farklı algılansa da Şeriat İslam hukuku
demektir. Şeriat kişi, din ve toplum hayatının tamamıdır. Doğal olarak bir
olguya İslam dinine aykırı demek için onun şeriata aykırı olduğunu ispatlamak
gerekir. Bunun en basit yolu adı geçen olgunun Kur’an ve sünnet’e aykırı olması
gerekir. Kur’an-ı Kerim dinimizin temelidir. Kur’an-ı Kerim’de imalı olarak
bile geçmeyen şeyler zaten İslam dışıdır. Ama şöyle bir gerçek vardır; Kur-an’ı
Kerim bir ansiklopedi değildir. Dolayısıyla her konu hakkında hüküm ayetleri
bulunmayabilir.
Ulema
tarafından ayetler iki sınıfta değerlendirilir. Muhkem (anlam yönünden
başka bir ihtimal taşımayan açık mânalı nas) ve müteşabih (mâna yönünden
birden fazla ihtimal taşıdığından anlaşılmasında güçlük bulunan lafız veya sözü
ifade eder. Müteşâbih âyette yer alan bir lafız konumuna göre başka âyetlerde
farklı mânalara gelebilir, ancak her birinin kastedilebilir olması açısından
anlamlar birbirine benzer, bundan dolayı hangi mânanın kastedildiği açıkça bilinemez.)
ayetler. Bu sebepten müteşabih ayetlerin te’vil ( naslarda geçen bir lafzı bir delile
dayanarak aslî mânasından alıp taşıdığı muhtemel mânalardan birine nakletmek) edilmesi gerekir. Müteşabih ayetlerin tevili
önce Peygamber Efendimizin (sav) hadis ve sünnetleri esas alınarak yapılma
zorunluluğu vardır. Aksi takdirde Allah (cc) korusun iman tehlikeye
girebilir.
İslam
dininin temel gayesinin, ideal insan yetiştirmek olduğu konusunda herkesin
ittifak edeceğine inanıyoruz. Kutsal kitabımız bizleri yani ümmet-i Muhammed’i
bazı özellikleriyle öne çıkartmıştır. Mesela Bakara suresi 143. Ayette ümmetin
önemli bir özelliği zikredilirken: (“İşte böylece, siz insanlara şahit
olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet
yaptık.”) Al-i İmran suresi
110. Ayette (“Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı
ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a
inanırsınız.”) ifadeleriyle ümmet-i Muhammed’in üstün özellikleri
belirtilmiştir. Ayetlerden anlıyoruz ki aynı zamanda ümmet-i Muhammed’den
beklenen şeyler vardır. Allah’a (cc) inanmak, aşırılıklardan kaçınmak, iyiliği
emretmek, kötülükten alıkoymak. Bu ayetler bir bakıma İslam dininin de
hülasasıdır. Ahkam-ı İslamiye bu ayetlerde bildirilmiştir dersek yanılmış
olmayız sanırım. Çünkü iman itaati gerektirir. Bu da kulluk demektir. Bütün
semavi dinlerde hiç şüphesiz en büyük manevi makam “Kulluk” makamıdır.
İslam dininin birinci şartı olan Kelime-i Şehadet’le önce
peygamberimizin (sav) kulluğuna sonra resullüğüne şahitlik ederek Müslüman
oluruz. Şahitlik edenin en büyük özelliği ise yalan söylememesi ve güvenilir
olmasıdır.
Bir
olgunun İslam dinine uygunluğuna karar vermek için ikinci olarak sünnet’e başvurulur.
Yani Peygamber Efendimizin (sav) sözleri ve yaşayışı ikinci kriterimizdir.
Sünnet bir Müslüman için en önemli kriterdir. Sünnet aynı zamanda Kur’an-ı
Kerim’in de tefsiridir. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) Allah-ü Teala’dan (cc)
sonra İslam dinindeki ikinci kural koyucudur. O’nun (sav) konuştuğu her şey vahiy
kaynaklıdır. Bu husus Necm suresinde açıkça belirtilir: (“Battığı
sırada yıldıza andolsun ki bu arkadaşınız ne sapıtmış ne de eğri yola
gitmiştir. 1-2 Kişisel
arzularına göre de konuşmamaktadır. 3 O
(size okuduğu), kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir. 4 Onu,
çok güçlü, üstün niteliklerle donatılmış biri (Cebrâil) öğretti….5-7 Böylece
Allah, kuluna vahyini iletti. 10 Şimdi
siz şüpheye düşüp gördükleri hakkında onunla tartışmaya mı kalkışıyorsunuz?. …Onlar
(putperestler) sadece kuruntularına ve kişisel arzularına uyuyorlar. Oysa şimdi
onlara rablerinden bir yol gösterici gelmiş bulunmaktadır. 23 )
Aynı
şekilde Nisa suresinde Allah-ü Teala (cc) kendisine itaati Resulullah’a (sav)
itaatle birlikte anarken (Resûlullah’a
itaat eden Allah’a itaat etmiş olur, yüz çevirenlere gelince seni onlara bekçi
olarak göndermedik. Nisa 80), Enfal suresinde de (Ey iman edenler! Allah ve resulüne itaat edin,
söylediklerini işittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin. Enfal
20) Allah Resulü (sav) ne itaat, kesin
bir ifadeyle dile getirilir. Ahzab suresinde ise Peygamber Efendimizin (sav) İslam
dininde otorite olduğu kesin olarak bildirilmiştir. (Allah ve resulü herhangi bir
konuda hüküm verdiklerinde artık mümin bir erkek veya kadın için işlerinde
tercih hakları yoktur. Allah’ın ve resulünün emrine itaat etmeyenler doğru
yoldan açıkça sapmışlardır. Ahzab 36)
Peygamber
Efendimizin (sav) dinde otorite olmasının başka bir delili ise Nisa suresinin
65. Ayetidir.(“
Hayır, rabbine andolsun ki, aralarında çıkan
anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde
hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça
iman etmiş olmazlar. Nisa 65)
İslam dininin ideal insan
yetiştirmedeki temel kriteri hiç şüphesiz” Güzel Ahlak” tır. Allah-ü Teala
Kur-an’ı Kerim’in pek çok ayetinde bu hususu özellikle belirtmektedir. Ahlak
Kur’an-ı Kerimde kelime olarak geçmez.
Ancak pek çok âyette yer alan amel teriminin alanı ahlâkî davranışları
da içine alacak şekilde geniş tutulmuş olup, bunun yanında bir (birr), takvâ,
hidâyet, sırât-ı müstakım, sıdk, amel-i sâlih, hayır, mâruf, ihsan, hasene ve
istikamet gibi iyi ahlaklılık, ism, dalâl, fahşâ, münker, bağy, seyyie, hevâ,
israf, fısk, fücûr, hatîe, zulüm gibi kötü ahlâklılık ile aynı veya yakın anlam
ifade eden birçok terim geçmektedir.
Allah-ü Teala (cc) Kalem
suresinde Peygamber Efendimizin (sav) ahlakını ön plana çıkarır. (“ Sen elbette üstün bir ahlâka sahipsin. Kalem 4) Peygamber Efendimizi (sav) en iyi tanıyan Hz. Aişe
(ra) validemiz kendisine Resulullah (sav) ı soranlara (“Nebiyy-i Muhterem (sav)’in ahlâkı Kur’an
idi. (Müslim, Müsâfirîn 139. Ayrıca bk. Nesâî, Kıyâmü’l-leyl
2) şeklinde cevap vererek bu hususu teyid etmiştir. https://www.
islamveihsan.com/peygamberimizin-ahlaki-kurandi-hadisi.html Bu rivayetten, Peygamber Efendimiz (sav) meşhur
hadis-i şeriflerinde (“Ben güzel ahlâkı
tamamlamak üzere gönderildim.” buyurmuştur. (Muvatta’, Hüsnü’l-Huluk, 8
https://www.islamveihsan.com/ben-guzel-ahlaki-tamamlamak-uzere-gonderildim.html)
ve yaşayışından İslam dininin ideal insan kriterinin “Güzel Ahlak” olduğunu da
öğrenmiş oluyoruz.
Yukarıdaki
ayet ve hadislerden ve bir önceki bölümden Ümmet-i Muhammed’in bazı üstün özelliklerini
öğrenmiş bulunuyoruz. Bunların arasında en belirgin özellik ise şüphesiz sahih
bir imana ve tevhid inancına Kıyamet’e kadar sahip çıkacak olmasıdır. Bu
özelliklerinden dolayı Ümmet-i Muhammed, Yüce Rabbimiz (cc) tarafından “hayırlı
ümmet” olarak seçilmiştir.
Ümmeti-i
Muhammed’in özellikleri için birincil kaynağımız Kur’an-ı Kerim ikincil
kaynağımız ise elbetteki Hadis-i şerifler ve sünnettir. Çünkü İslam dininin
ideal insan insanlardan oluşan ilk toplumu Hz. Peygamber (sav) tarafından
yetiştirildi. Ve bu insanlar yine Peygamber Efendimiz (sav) tarafından
“insanların en hayırlıları” olarak tanımlandılar.
Yukarıdaki
ayet ve hadisleri çoğaltmamız mümkündür. Daha önce belirttiğimiz üzere Asr-ı
saadet ve sahabe döneminde isim olarak tasavvuf yoktu. Ama yaşayış olarak
vardı. Hiçbir Müslüman gerek Peygamber Efendimizin (sav) gerekse sahabelerin
Şeriat’a aykırı bir yaşam sürdüğünü iddia edemez. Peygamber Efendimizin (sav)
ve Ashab-ı Kiram’ın tam bir zühd hayatı yaşadıklarını biliyoruz. Zühd hayatı
tabiin döneminden itibaren bireysel Sufilik adıyla hayatımıza girerken, bir
süre sonra kurumsallaşarak Tarikat adıyla misyonuna devam ederek günümüze kadar
geldi.
Burada
altını çizmemiz gereken başka bir husus daha vardır. Ehl-i Sünnet tasavvufu
hakkında üçüncü kişilerin yani tecrübi bir ilim ve yaşayış olarak
yaşamayanların tasavvuf hakkında konuşmaları en basit ifadeyle ‘Hariçten gazel okumaktır.’ Tecrübi bir
ilim ve yaşam tarzı olan tasavvuf kitaplardan öğrenilmez.
Gerek
tasavvuf klasiği olarak kabul edilen kitaplarda gerekse sonraki dönem
metinlerinde sufiler ısrarla Tasavvufun İslam dışı olmadığını söylemelerine
rağmen tasavvuf karşıtları da aynı ısrarla tasavvufun İslam dışı olduğu
iddialarına yinelerler. Hatta daha ileri giderek sufileri şirk’le bile
suçlamaktan çekinmezler. İşin ilginç yanı, bilhassa günümüzde iddia
sahiplerinin tamamı ilahiyatçı da değildir. Her meslek ve sosyal gurup mensubu
kendisinde tasavvufu/sufileri eleştirme hakkı bulmaktadır. “ Ağzı olan konuşuyor” darbı meseli tam olarak bunun için söylenmiş
gibi duruyor.
Tasavvuf
karşıtlarının iddia ve ithamları bazı bakımlardan mantıksız. Sebebine gelirsek,
Ehl-i sünnet tasavvufunun kaynaklarını incelediğimiz zaman, sufilerin özellikle
dile getirdiği gibi tasavvufun da asıl ve en önemli kaynağının Kur’ân ve Sünnet
olduğu fikri daha mantıklı durmaktadır. Düz bir mantıkla düşünürsek, sufilik
Asr-ı saadet’teki zühd hayatının devamı olduğuna göre Ehl-i sünnet tasavvufunun
Kur’an ve Sünnet menşeli olduğu fikri son derece mantıklıdır. Sufilerin dayanak
noktaları elbette ki Asr-ı saadet, sahabe ve tabiin dönemindeki zühd hayatı
olmuştur. Elbette ki bunu anlamanın en kolay yolu tasavvuf tarihinde iz bırakan
sufilerin sözleri ve kitaplarındaki tariflerdir.
Esasları Kur’an-ı
Kerim’e dayalı Peygamber Efendimizin (sav) insanlığa bildirdiği İslam dininin
dini, ahlâkî ve hukûkî hükümler bütününe şeriat adı verilir. Bu bakımdan İslam
= Şeriat’tır. Her sufinin kendi özel bir tarifi olmakla birlikte tasavvuf ise, terim
olarak İslâm’ın zâhir ve bâtın hükümleri çerçevesinde yaşanan mânevî ve derunî
hayat tarzını ifade eder ki tamamen İslam dinini merkezine alan bir
disiplindir.
Konumuza devam etmeden sufi
kavramını açıklamamız gerekirse ki çalışmamıza esas kabul ettiğimiz sufi
kavramının karşılığı muhib veya müntesip değildir. Sahih kaynakları
incelediğimiz zaman Sufi’nin karşılığının seyr-ü sülukunu (tasavvuf eğitimini)
tamamlamış kişiler olduğunu anlayabiliyoruz. Yani Kamil Mürşid=Sufi=Şeyh’dir.
Tasavvuf
hakkında ehil ve objektif akademisyenlerin görüşleri bizim için önemlidir. Ehl-i
sünnet tasavvufunun İslamiliği hakkında günümüz akademisyenlerinin görüşlerine
gelirsek;
Eski İstanbl müftüsü Hasan Kamil Yılmaz Din ve Hayat
dergisinin 37. Sayısındaki Tasavufun İslamiliği konulu yazısında bir ilim ya da müessesenin İslamiliğini ya da Kitap ve
sünnetteki yerini tesbitinin 1- O ilim ya da müessesenin adının İslamiliğine
bakılarak, 2- Muhtevasını ve kavramlarını İslami açıdan değerlendirerek, 3-
Kurucu ve mensuplarının kendilerini dini açıdan nasıl konumlandırdığını
inceleyerek karar verileceğini belirtir. Buna göre tasavvuf veya sufilik gerek
isim gerekse muhteva ve kavramları olarak gayr-i isami olarak
nitelendirilemez.
Yılmaz yazısında muhteva bakımından,
tasavvufun tahalluk ve tahakkuk boyutu olduğunu, Tahalluk’un tasavvufun halka bakan,
hulk/ahlak cihetini, Tahakkuk’un ise Hakk’a bakan, tevhid, vahdet,
marifet/bilgi ve aşk ile ilgili boyutu olduğunu belirtir.
Tahalluk boyutu Allah’a kulluk ve
Allah’ın yaratıklarıyla ilişkisi ve ahlak konularını kapsar. Burada takva,
tezkiye, ihsan ve ihlas hem Kur’an’ın hem tasavvufun insanın gönül dünyasına
yerleştirmeyi gerekli gördüğü önemli kavram ve değerlerdir. Bu değerlerin
İslami olmadığı iddia edilemez. Çünkü Kur’an’ın
Allah ile ilişkilerde temel şart olarak gorduğu tez kiye, takva, ihsan ve huşu
gibi vasıflar tasavvufun temel değerleri olduğuna gore tasavvuf ya da irfan
geleneğinin asıl kaynağı Kur’an’dır.
Son olarak kurucu ve mensuplarının kendilerini İslami bakımdan tamamen şer’i sınırlar içinde konumlandırdıklarını
kaynaklardan biliyoruz. Sufilerin yaptıkları tasavvuf tariflerinde ve
yaşayışlarında gayr-i İslami bir durum olmadığı muteber kaynakların tamamında
açık net bellidir. Yine tasavvuf tariflerinde ahlakın ön plana çıkarıldığını
biliyoruz. H.Kamil Yılmaz Din veHayat dergisi
sayı: 37 2019
Cavit
Sunar İslam Tasavvuf Tarihi isimli kitabında Tasavvuf’u “Tasavvuf, Hak'kın
zâtından, dolayısıyla, isimlerinden ve sıfatlarından ve bunların
tecellilerinden söz eden, bundan ötürü de ilmin hakikatlarını açıklayan ve bu
hakikatların da tek bir hakikata dayandığını bildiren bir ilimdir ki bu ilim,
Şeriat'ın zübdesidir; ve Şeriat'ın zübdesi olmakla da bir taraftan tamamıyla
Şeriat'a uygunluktan, diğer taraftan da nefsi tezkiye ve Ahlâk' ı tasfiyeden
ibarettir. Esas’ta, Peygamberlerden ve onların getirdikleri Kutsal Kitap'lardan
maksat da bundan başka değildir.”
şeklinde tanımlar. (Kitap C. Sunar’ın ders notlarından
oluşmaktadır.)Prof. Dr. Cavit SUNAR ANA HATLARIYLE İSLAM TASAVVUFU TARİHİ
1978
Yine başka bir akademisyen Profesör Mehmet Halil Oryan’ın
İlim ve Tasavvuf sitesinde bulunan Tasavvuf ve Şeriat isimli makalesinde
konumuzla ilgili tespitleri şu şekildedir: Tasavvuf, İslam’ın
çizmiş olduğu sınırlarla kayıtlanmıştır. Bu sınırlar şeriat tarafından
belirlenmiştir. Mutasavvıflar, diğer İslâmî disiplinlerde olduğu gibi
tasavvufun da asıl ve en önemli kaynağının Kur’ân ve Sünnet olduğunu ve bu iki
temel kaynağın kendi ilimleri için bir meşrûiyet kaynağı olduğunu dile
getirmişlerdir. Tasavvufun İslâmî bir ilim olduğu ve tasavvuftaki “hakikat”
anlayışının şeriatın genel hükümleri ile çatışmayan meşrû bir temel üzerine
bina edildiği ilk tasavvuf kaynaklarında Kur’ân’dan ve Sünnet’ten referanslar
gösterilerek savunulmuştur. http://
www. ilimvetasavvuf. com/ Tasavvuf %20 ve% 20%C5%9Eeriat.htm
Başka
bir akademisyenimiz, Ankara Hacı Bayram Veli üniversitesinden öğretim görevlisi
Mahmud Esad Erkaya III. Farabi kongresine sunduğu bildirisinde “ Tasavvufun
İslamın çizmiş olduğu sınırlarla kayıtlı olduğunu” belirtmektedir.
Alıntı yapacağımız yabancı bir
akademisyen ise İsrail Haifa üniversitesi Orta Doğu Tarihi Bölümü’nün kıdemli öğretim üyesi Itzchak
Weismann olup, yazmış olduğu Nakşibendilik kitabında tarikatın Sunni-Ehl-i
sünnet tutumunu şu ifadelerle belirtir: “Nakşibendî
geleneği içinde üretilen çok sayıda eserin tetkiki, bu geleneğe mensup
şeyhlerin temel gayretlerinin, tasavvufi öğreti ve pratiklerinin İslam’ın
yasası olan Şeriat ile sürekli uyum içerisinde olduğunu bize göstermektedir. Siyasi
ve sosyal faaliyet çağrıları onların bakış açısından böylece ehl-i sünnet içerisine
oturtulmuş olmaktadır. Tasavvuf ile ehl-i sünnet itikadı arasındaki temel
uygunluk, asırlar boyunca Şazelî, Halveti ve diğer pek çok tarikatlarca
tarihlerinin belirli dönemlerinde cemaat tavrı olarak sergilenmiştir.
11.yüzyılın meşhur âlim ve sufısi, Ebu Hamid Gazzali’nin de aralarında olduğu
pek çok müslüman düşünür tarafından da altı çizilerek vurgu yapılır hale
gelmiştir. Fakat hiç bir tarikat bu iki temel kaideye Nakşibendî şeyhlerinin
gösterdiği tutarlılık ve süreklilikte vurgu yapmamıştır. Nakşibendilik
Dünya çapında bir sufi geleneğin Sunni tutum ve faal tavrı Itzchak Weismann
Mütercim İrfan Kelkitli Litera Yayıncılık 2015
Cavid Sunar, Halil Oryan ve M.Esad Erkaya benzeri
yerli ve İ.Weismann gibi yabancı akademisyenlerin sayısını çoğaltmak ve sayısız
alıntı yapmak mümkün. Daha önce belirttiğimiz üzere tasavvuf tecrübi bir ilim.
Bu ilimden nasibi olanların veya en azından kalbi bir yakınlık hissedenlerin bu
ilmi ve mutasavvıfları şeriat dışı olarak nitelendirmeleri mümkün değil. Zaten
yaşayanların da gerek yaşayışlarıyla gerekse tavsiyeleriyle şeriata vurgu
yaptıklarını biliyoruz.
TASAVVUFUN İSLAMİLİĞİ MESELESİ PROF.DR.HASAN Kamil YILMAZ İSTANBUL MÜFTÜSÜ DİN VE HAYAT TDV-İSTANBUL MÜFTÜLÜĞÜ DERGİSİ YIL:12 SAYI:37
https://www.
islamveihsan.com/peygamberimizin-ahlaki-kurandi-hadisi.html
(Muvatta’,
Hüsnü’l-Huluk, 8 https://www.islamveihsan.com/ben-guzel-ahlaki-tamamlamak-uzere-gonderildim.html
Prof. Dr. Cavit SUNAR ANA
HATLARIYLE İSLAM TASAVVUFU TARİHİ 1978 (Kitap C.
Sunar’ın ders notlarından oluşmaktadır.)
http:// www.
ilimvetasavvuf. com/ Tasavvuf %20 ve% 20%C5%9Eeriat.htm
Nakşibendilik Dünya
çapında bir sufi geleneğin Sunni tutum ve faal tavrı Itzchak Weismann Mütercim
İrfan Kelkitli Litera Yayıncılık 2015
https://www.
islamveihsan.com/peygamberimizin-ahlaki-kurandi-hadisi.html
DİA
DİB sitesindeki
Kur’an meali
III. ULUSLARARASI AL- FARABİ SOSYAL BİLİMLER
KONGRESİ 9-11 Kasım 2018, Ankara TASAVVUF KLASİKLERİNDE TASAVVUF VE ŞERİAT Dr.
Öğr. Üyesi Mahmud Esad ERKAYA Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi,
TASAVVUF VE ŞERİAT
İslam
tasavvufunun zühd hayatı, tasavvuf ve tarikat adıyla İslam toplumunun
gündeminde olması doğal olarak İslam tarihiyle eşittir. Yani 1400 yıldan fazla.
Bu tarihi süreç içinde sadece yaşayışıyla tanınan sufiler olduğu gibi hem
yaşayışıyla hem de yazdıkları eserlerle tanınan ve otorite kabul edilen sufiler
de vardır. İslam tasavvufunun İslamiliği ile ilgili net bir kanaate ulaşmak
için kaynaklara tasavvuf klasikleri olarak geçen eserler hakkında da kısaca
bilgi vermek faydalı olacaktır. Öncelikle şu belirtmek gerekirse; Tasavvufa
dair eser yazanların hemen hemen hepsi aynı zamanda sufidir. Yani yaşayarak
öğrendiklerini yazıya geçirmiş insanlardır. Bu yüzden tasavvuf hakkında
yazdıkları elbette ki net bilgi olarak kabul edilmek zorundadır.
Tasavvuf,
tarihi boyunca lehte ve aleyhte pek çok kitaba konu olmuştur. Sufilerin
yazdıkları, günümüzde klasik ve kaynak olarak kabul edilen pek çok kitap
bulunmaktadır.
Burada
sufilerin yazdıkları daha sora Mektubat ismiyle kitaplaştırılan mektuplar
hakkında kısaca bir değerlendirme yapıp konumuza tasavvuf klasikleri ile devam
edeceğiz inşallah.
Sufilerin
kitap yazmaya meraklı ve hevesli oldukları söylenemez. Birebir eğitim (seyr-ü
süluk) ve yaşayarak öğrendikleri tasavvufu yine birebir eğitim ve yaşayarak
anlatmayı tercih etmişlerdir diyebiliriz. Bilhassa ilk sufiler hakkındaki
bilgilere ya onları sevenlerden veya karşı olanlardan ulaşabiliyoruz. Kitap
yazmak gibi bir ilgi alanları olmayan sufilerin en çok kullandıkları metot ise
mektuptur. Pek çok sufinin Mektubat ismiyle derlenmiş ve yayınlanmış mektupları
bulunmaktadır.
Sufilerin
mektuplarını iki sınıf olarak değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Mesela
İmam-ı Rabbani (ks) nin şeyhine yazdığı mektupların içeriği ile talebelerine
yazdığı mektupların içeriği farklıdır. İmam-ı Rabbani (ks) şeyhine yazdığı
mektuplarda yaşadığı hallerden, makamlardan bahseder ki bize göre bu mektupları
herkesin okuması sakıncalıdır. Talebelerine yazdığı mektuplarda ise sık sık
şeriata vurgu yapmaktadır. Bütün
sufilerin özellikle Nakşibendi şeyhlerinin yazmış oldukları kitap ve mektuplar
bu minvaldedir. Çünkü tasavvuf bir gelenektir. Ve mürid yaşadığı halleri,
keşiflerini mürşidine anlatmak zorundadır. Seyr-ü suluk’un özelliği budur.
İmam-ı Rabbani’(ks) nin şeyhine yazdığı mektupların bazı kişiler tarafından
menfi anlamda kullanıldığını görüyoruz.
Daha önce
defaatle belirttiğimiz üzere İslam tasavvufu ve sufiler hakkında net karar
verebilmek için sahih kaynaklara müracaat etmek durumundayız. Zühd hayatının
ardından sufi kimliği ile bilinen kişilerin sayısı arttı. Bunların arasında
tasavvufi yaşamla alakası olmayan, bu yolu kişisel menfaatleri için kullanan
kişiler olduğu gibi kulaktan duyma bilgi ve yaşam tarzlarıyla ümmetin
imanlarına zarar veren insanlarda vardı. İslam tasavvufuna zarar veren bu tür
insanların sayısının artması haliyle samimi sufileri de rahatsız etti. Hicri IV
yüzyıldan itibaren samimi sufiler telif eserler yazmaya başladılar. Amaçları
Ehl-i Sünnet tasavvufunun şeriatla sınırlı olduğunu ve sufilik adabını anlatmak
olan bu eserlere Tasavvuf klasikleri adı verilmektedir. İlerleyen süreçte
bilhassa Nakşibendi şeyhleri arasında bu tür risale tarzı eserler yaygınlık
kazandı. Sonrasında yazılan kitap, risale ve mektiplarda çoğunlukla bu eserler
referens alındı, hala da alınmaya devam ediyor.