Bir sözcüktü sökün eden belki de en
irisi düşlerin ve şaşalı yalnızlık kalabalığın şaşı bakışlarında akıp giden
hüzne riayet eden imleç belki de bir noktalama işareti gibi derinden usul usul
teskin eden.
Sıradandı gün.
Sıradandı sözcükler.
Sıra dışı kibrinde yalnızlığın
balyalarca ayraç hüküm veren.
En köşeli parantezin sağındaydım
belki de solumda tutarsız bir nefes alıp veriş hem aşkın da geri dönümü olmalı
mıydı sahi?
Düşlerdi kursağımda kalan dünün
mirası.
Bense mirasçısıydı atalarımın ve
şekli şemaili olmayan bir yorgunluk dillendiriyordum uykusuz günün gecesine
sarkan ellerimle ninniler söylediğim ve umudun b/eşiğinde tıngır mıngır
sallandığım günlere nazire yaparcasına.
Bakaya kalmıştı ömür.
Bekası neydi sahi hüznün?
Belli ki bir hayalin ürünüydü
içimdeki şaklaban çocuk ve neşeli zamanlarımın da meali hatıralarım.
Yüz görümü tutukluluğum.
Güz dönümü yorgunluğum.
Yalın ayak yürümeyi de hiç sevmezken.
İskarpinlerim bakımlı ve boyalı
saçlarım örgülü bense hep görgülü.
Latife yapıyordu mevsim ve elimin
tersiyle vuruyordum içimdeki çelimsiz rüzgâra sonra da dağlar tepeler aşıyordum
her gözlerimi kapadığımda bir huri; her kulağımı kapadığımda notaları olmayan
bir şarkıyla eşleşiyordum.
Canıma tak eden neydi sahi?
Yüreğin sönen ferinde taşan bir
mevsim mi?
Mevsimsiz bir yorgunluk belki de: en
çok hayali aşkların müptelası içimdeki kahinle yıldız avına çıktığımız ama en
çok da yıldızlara kızgın mehtabın esaretinde yanıp sönen bir ışık gibi kimi
zaman yüreğin yuhalandığı.
Gökten zembille inmiştim hem.
Göğe çimdik atıp sormuştum buluta:
-Canın yandı mı?
Cevabını alamasam da biliyordum ki;
ben zaten rüzgarın teninde dolaşan dolunaydım.
Sonra da çapak çapak gözleri
karanlığın ve içimi muştulayan:
-Rengin ne?
Diye sormuştum da ansızın çıkan gök
kuşağına konmuştum çapkın kanatlarımda seğiren kalp gözümde açan tomurcuklar
misali sonra da solmuştum.
Bilmiyordum aşkın rengini.
Bilmesem de aşkın şiarını çocuk
aklımla tahmin ediyordum ki; en şaşalı duygu.
Göğe takılı gözlerim; aşka yanık
sözlerim aslında satırların dokunulmazlığında aşkı bilmesem de içimde
taşıyordum heybesini.
Gözlediğim kadar yolunu.
Özlediğim kadar asla sahip
olamayacağım bir ruhu.
Ne görmüştüm henüz ve neyi görecektim
hem ben değil miydim kefal gibi atlayan aşka ve pınar gözlerinde ümidin doğan yeni
aya hürmet eden sıradan bir yıldızın özlemi taşarken anbean ruhumda.
Bir rica idim sunulan bazense reddi
güç kabulü güç.
Refüze edilen varlığım belki de
hiçliğime henüz vakıf olamadığım.
Perakende düşler sokağında yaşıyordum
hep ama toptan seviyordum ben insanları ve asla da beklemiyordum karşılığını.
Sözcüklerim yakamozdu bense dolunay.
Yalnızlığım deniz mavisiydi ruhumsa sıra
dışı bir kırmızı.
Ne cafcaflıydım ne sıradan.
Ne yalnızlığımdı tarumar edilen ne de
kalabalıkların sevincini yaşıyordum ve yere göğe sığmıyor taşıyordum kendimden
ve kırdığım bentlerden geçip okyanuslara varıyordum.
Bir nidada unutulmuşluğum aslında
fısıltıların renginde beyaza atılan her çalımda masum bir rakımda saklıydı
içimdeki çocukça sevinç ve çocukça aşk.
Yalın sözcüklerdi bozkırım.
Yeşeren umuttu boca ettiğim bol
keseden bir zamanlar.
Ve ırgat ruhun geçit vermediği
duygular.
Körelen minnet duygusu insanların ve
sönen vefası evrenin aslında hayatın evreleri idi her biri en çok da arı
kovanına çomak sokan bir şiirden de fazlası taşkınlığıma mahal veren duygular
elbet kehribar sarısı idi papatyalar serili ruhumun firarı ile bir cennete
düşmenin arzusu üstelik ölüm öncesi hala dünyadan bir şeyler umut ettiğim.
Nihayetinde dilime dolanan bir sözcük
boyumdan büyük laflar ettiğim zamanlardan kalan elimde son hediye:
Ruhum çömelmişti ve ben hala çömez
bir âşıktım ve sadece sundum niyazımı gök kubbeye ve o gün bu gündür yıldız
tozlarımı serpe serpe kayıyorum bir boydan diğerine gökyüzünün bazen ş/akıyorum
bazen susuyorum ve hala aşkın neye denk düştüğünü fısıldamadı bana evren belki
de onlar bilmiyorlardır aşkın ta kendisi olduğumu üstelik aşksız bir ömrü
neyleyim en çok da kendimsiz bir dünyanın sıradan ve eksik olacağının
bilincinde ve hala aşkı arıyorum anbean kendimi sevdiğim…